Sınıftan kaçan şair

Orhan Veli Kanık, yaygın adıyla Orhan Veli 103 yaşında. Hâlâ genç, hâlâ yaşayan şairlerden biri. 14 Kasım 1950’de 36 yaşında, elim bir kaza sonucu yaşamını yitiren Orhan Veli’nin 13 Nisan doğum günüydü.

Google Haberlere Abone ol

Orhan Veli’nin (ve arkadaşları Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat) şiir yazmaya başladığı yıllarda modern Türkçe şiirde birbiriyle çekişen başlıca üç eğilim görülmektedir. Bu eğilimleri şöyle sıralayabiliriz: “Saf şiir” (en bilinen ismiyle Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba vb.); “Cumhuriyetçi Kemalist” görüşlere ve yeni rejimin değerlerine bağlı, ona eklemlenmeyi öngören anlayış (temsil eden isimler Ahmet Kudsi Tecer, Orhan Şaik Gökyay, Behçet Kemal Çağlar vb.) ve Nâzım Hikmet’in başlattığı “serbest nazım” ya da özgür koşuk diye tanımlanan anlayış. (Nâzım’ın şiir anlayışını o yıllarda temsil eden isimler Hasan İzzetin Dinamo ve İlhami Bekir Tez’dir.)

“Saf şiiri” savunanlar, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in etkisinde Fransız şiiriyle de temas halinde, şiirde imge ve müziğe önem veren, anlamı önemsiz sayan bir eğilimi benimsemekteydiler. Ahmet Haşim’in “müziksel dalgalanma”, Yahya Kemal’in “deruni ahenk” olarak tanımladığı anlayışa bağlıydılar. 1930 - 40 yılları arasında yazılan şiire Ahmet Haşim ve Yahya Kemal anlayışı hâkimdi. Dönemin ana şiir damarlarından bir diğerini de cumhuriyet projesine bağlı, Kemalist ilkeler doğrultusunda halk sanatından ve anonim kaynaklardan beslenmeyi benimseyen anlayış oluşturuyordu.

Modernleşme sürecinde ve yeni rejimin biçimlendirdiği ortamda bu iki şiir anlayışının, şiir damarının yanında bir başka kanal daha vardı. O da toplumsal, siyasal sorunları, çelişkileri, çatışmaları şiirin konusu yapan ve ezilen sınıfın, emekçilerin çıkarlarını dillendiren yaklaşımı temsil eden serbest nazım ya da özgür koşuk adıyla anılan şiir anlayışıydı… Serbest nazım ya da özgür koşuk tarzının Nâzım Hikmet’le birlikte Ercüment Behzat Lav, Mümtaz Zeki Taşkın gibi temsilcileri de vardır. Ancak bu iki isim, belki de yapıtlarının şiirsel içeriğinin toplumsal sorunlarla olan zayıf teması nedeniyle Nâzım Hikmet’in ulaştığı etkiye ulaşamaz…

Nâzım Hikmet şiiri 1930’lu yıllarda birçok genç şairi etkisine alır. Ama içlerinden yalnızca İlhami Bekir Tez’le Hasan İzzettin Dinamo’nun kalıcı olduğu bu genç şairlerin “toplumcu” çizgide bir şiir geliştirebildikleri söylenemez. Kuşkusuz bunda dönemin baskıcı siyasal koşullarının da payı büyüktür. Nâzım Hikmet’in savunduğu anlamda serbest nazım tarzındaki şiir anlayışıyla gençler tarafından asıl bağlantı 1940’larda kurulur. “1940 Kuşağı” adıyla anılan Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, A. Kadir, Enver Gökçe, Ömer Faruk Toprak, Arif Damar, Ahmed Arif, Attilâ İlhan, Şükran Kurdakul gibi adlar bu süreçte “toplumcu” şiir anlayışının temsilcileri olurlar.

Dönemin şiir ortamını ve Orhan Veli’nin şiire hangi koşullarda başladığını, “Garip” dalgasının bir başka ismi, modern Türkçe şiirin önemli şairlerinden ve Orhan Veli’nin de yakın arkadaşı Oktay Rifat, “Orhan Veli kalemi, Baudeleaire, Rimbaud, Verlaine gibi şairlerin şiir meselelerini Haşim’den sonra Cahit Sıtkı, Ahmet Muhip Dıranas ve başkalarının sanat piyasasına sürdükleri bir sırada ele almıştır” sözleriyle aktarıyor…

okt Oktay Rifat

Orhan Veli ve “Garip” çıkışını anlamak, yerli yerinde değerlendirmek için bu dönemi bilmek gerektiği kanısındayım. Nihayet modern Türkçe şiirin onsuz konuşulamadığı bir isimdir Orhan Veli. İlk şiiri 1936’da (1 Aralık) yayımlanır. Varlık dergisi ilk şiirlerini toplu olarak yayımlarken sunuşunda, “olgun bir sanat sahibi” ifadesine yer verir. Varlık’ta çıkan ilk şiirlerinden biri de “Oaristys” başlığını taşır. Şiirin ilk dörtlüğünü okuyalım:

Ey hatırası içimde yemin kadar büyük,

Ey bahçesinin hoş günlere açık kapısı

Hâlâ rüyalarıma giren ilk göz ağrısı,

Çocuk alınlarda duyulan sıcak öpücük.

İlk şiirlerinde “saf şiir” anlayışının etkisinde olan Orhan Veli’nin hem hece hem de aruz veznini çok iyi bildiğini belirtmek gerekir. Onunla ilgili değerlendirmelerde divan şiirini (eski şiiri) de çok iyi bildiği mutlaka dile getirilerek vurgulanır. Orhan Veli ve diğer “Garip” şairlerinin eski şiiri bilip bilmediği konusu özellikle Yahya Kemal tarafından işlenir. Buna karşılık Orhan Veli, Yahya Kemal’in onları küçümseyen, horlayan ve olumsuzlayan iddialarına yanıt vermek için “Efsane” başlıklı şiirini yazar. Hatta bir anekdotta anlatıldığına göre aralarında şöyle bir konuşma geçer: İki şair karşılaştıkları bir gün şuradan buradan konuştuktan sonra Yahya Kemal “Yeni şiirler var mı” diye sorar, Orhan Veli “Var” der ve “Efsane” adlı şiirini okur:

“Bir zamanlardı bu gam hanede bir dem vardı

Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı

O çağıltıyla beraber döğünürken def ü cenk

Bir güneş dalgalar üstünde doğar rengarenk

Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe

Rindler muğbeçeler mest bütün mecliste

Ve o haletle bütün kahkahalar nağmeleşir

Dilde Yahya Kemal'in şarkısı şehnameleşir

O gürültüyle sular çalkalanır çağlardı

Bir zamanlardı bu gamhanede bir dem vardı

Lakin artık o hayal alemi bir efsane

Ses sada yok bu değil sanki o devlethane”

Orhan Veli şiiri okuyup bitirdikten sonra Yahya Kemal, “Siz biraz daha gayret etseniz bizi de geçeceksiniz” der. Orhan Veli ise buna karşılık, “Aman efendim, biz bunu alay olsun diye yazıyoruz” yanıtını verir. Orhan Veli’nin alay etmek için yazdığı bir başka dizeyi de hatırlatmak istiyorum yeri gelmişken: Ahmet Haşim’in “bu dem göllerde kamış olsam” dizesine nazire olarak Orhan Veli, “rakı şişesinde balık olsam” dizelerini yazar.

Orhan Veli Orhan Veli

Orhan Veli’nin, şiirin biçimsel öğeleri olan ölçüyü, uyağı bir kenara bıraktığı, biçemsel yönden de “edebi sanatlar”ı klişeleşmiş halleriyle kullanmaktan vazgeçtiği şiirleri 1937 yılından itibaren yayımlanmaya başlar. Yeri gelmişken belirtmek istiyorum. Bugün bakıldığında daha açık olarak görülüyor ki Orhan Veli ve “Garip” dalgasının diğer şairleri aslında, şiirin biçemsel öğelerinden vazgeçmemişlerdir. Yani şiirin imgesel dilinden büsbütün uzaklaşmamışlardır. Orhan Veli’ninkiler gibi diğer “Garipçiler”in şiirleri de sözcüğün her anlamında şiirdir. Şiirin en vazgeçilmez öğesi imgeyse “Garip” dalgasının bütün şairlerinin şiirinde mevcuttur. Farksa imgenin o güne kadarki kullanımını “Garip” şairlerinin değiştirmiş olmalarındadır. Aslında “gariplik” de buradan kaynaklanmaktadır.

Şiirin hem temasının hem de dilinin değişmesi; gündelik yaşamın küçük olaylarının, ayrıntıların sorunsallaştırılması yenidir. Sıradan diye tanımlanan ve aslında içinde bulunduğu ortamda kültürel, sosyal, ekonomik düzeyi bakımından ayırt edici özelliği olmayan insanların konu edildiği şiirlerin yazılması bir ilktir. Yeni bir dönem başlamıştır. Orhan Veli, arkadaşlarıyla birlikte başlayan bu yeni dönemin ve yönelimin düşünsel, şiirsel gerekçelerini önce Varlık dergisinde yayımlanan yazılarında (1939 ve 1940), sonra da geliştirerek yer verdiği “Garip”in önsözünde yazacaktır. Ama daha önce 1937 yılında Ulus gazetesinin bir soruşturmasında Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le birlikte verdikleri yanıtta, aslında “Garip” tasarımını açıklamıştır. Ona göre, “bugün ölmekte olan ve doğmakta olan bir şiir vardır.

Geri bir zevki temsil eden büyük üstatlarını yetiştirmiş”tir ve egemen anlayışın temsil ettiği şiirler artık samimiyetini, heyecanını tazeliğini ve bunlarla birlikte okuyucularını yitirmiştir. Yeni bir şeyler yapmak, yazmak gerekmektedir. “Garip”e yazdığı önsözde de yeni şiirin ilkelerini açıklar. Ölçüye, uyağa, edebi sanatlara, eski biçim ve biçeme, aşırı duygusallığa, süslemeciliğe, şairaneliğe karşı çıkar. Şiirin esas olarak hayat kavgası içindeki insanları ve yaşayışlarını konu edinmesini savunur.

Orhan Veli’nin “Garip” başkaldırısı, dönemin farklı açılardan egemen olan üç şiir anlayışını da hedef alır. Aslında bugün daha açık görülüyor ki “Garip” aynı zamanda bir tasfiye hareketidir. Hatta Yalçın Küçük bunun, Nâzım Hikmet’i silmek için dönemin iktidarınca desteklendiğini söylese de Ahmet Oktay bu iddiayı geçerli bulmaz ve bu görüşe katılmadığını belirtir.

“Garip” (1941), Orhan Veli’nin Melih Cevdet ve Oktay Rifat’la birlikte yayımladıkları ilk kitabıdır.

Kitaptaki şiirler Orhan Veli’nin tasarımının uygulaması olarak dikkat çeker. “Kitabe-i Sengi Mezar” başlıklı şiir de “Garip” anlayışının en tipik örneklerinden birini oluşturur. Şiirin ilk bölümü:

“Hiçbir şeyden çekmedi dünyada

Nasırdan çektiği kadar;

Hatta çirkin yaratıldığından bile

O kadar müteessir değildi;

Kundurası vurmadığı zamanlarda

Anmazdı ama Allah'ın adını,

Günahkâr da sayılmazdı.

nhhh Nazım Hikmet

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.”

“Garip” dalgası için kimileri “birinci yeni” ifadesini de kullanıyor, ancak bunun tartışmalı bir tanımlama olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü, evet, “Garip”, şiirde önemli bir tasfiye girişimidir. Ancak modern Türkçe şiirdeki ilk yenilikçi girişim değildir. Bu tanımlamanın, daha çok resmi ideolojinin Nâzım Hikmet’i inkâra yönelik yaklaşımını yansıttığı söylenebilir.

“Garip”ten önce modern Türkçe şiirin en büyük yeniliğini gerçekleştiren Nâzım Hikmet’tir. Bu yaklaşım Nâzım Hikmet’in “Putları yıkıyoruz” kavgasını yok saymaktadır. Eğer bir birinci yeni aranıyorsa Nâzım Hikmet’in “Putları yıkıyoruz” çıkışına ve “Güneşi İçenlerin Türküsü”yle modern Türkçe şiirde öncülük ederek gerçekleştirdiği devrime bakmak gerekir. “Garip, gariptir” demek ve konuyu değiştirmek istiyorum.

Orhan Veli’nin yayımlanan ikinci kitabı “Vazgeçemediğim”dir (1945). İkinci kitapta yer alan birçok şiir, şairin “Garip” anlayışından “sanki” uzaklaşmak istediği izlenimi vermektedir. Yönünü değiştirmiş gibidir. Önceki yapıtındakine göre bu kitabındaki şiirlerde daha az gülmece ve şaşırtmaca öğeleri yer almaktadır. Müziğe önem verildiği görülmektedir. Uyak kullanılmaktadır. Bunu kitaptaki “Değil” başlıklı şiirle örnekleyeceğim:

“Bilmem ki nasıl anlatsam;

Nasıl, nasıl, size derdimi!

Bir dert ki yürekler acısı,

Bir dert ki düşman başına.

Gönül yarası desem...

Değil!

Ekmek parası desem...

Değil!

Bir dert ki...

Dayanılır şey değil.”

“Değil” nakaratlarıyla birlikte “acısı, yarası, parası” sözcüklerindeki uyaklar dikkat çekmektedir. Orhan Veli’nin başlangıçta ilkelerine sıkı sıkıya sarıldığı “Garip” anlayışından farklı bir yöne girdiğini, üçüncü kitabında daha açık biçimde görüyoruz. “Destan Gibi” (1946) adıyla yayımlanan üçüncü kitabında, halk şiirinin ve kültürünün olanaklarını araştırmaya, kendi şiirine katmaya yönelmiştir.

“Siyah akar zonguldak’ın deresi

Yüz karası değil kömür karası

Böyle kazanılır ekmek parası”

Bu dizelerin de yer aldığı kitaptaki şiirlerle Orhan Veli’nin uyağı, duyguyu gerektiğinde kullanılabilir saymaya başladığını; ortalama toplum bireyini, gündelik yaşamın içindeki edimlerinin yanı sıra toplumsal, sınıfsal varoluşuyla da anlamaya yöneldiğini söyleyebiliriz. Ancak bu yönelimin dönemin resmi ideolojisinden ve popülizminden etkilendiğini de belirtelim. Bu nedenle örneğin Turgut Uyar tarafından “küçük burjuva” olarak adlandırılmıştır.

Uyar, Orhan Veli’nin üçüncü kitabındaki “Sakal” başlıklı şiirini anarak o “küçük burjuvanın şairidir, saydığı hünerler, zevkler, küçük burjuvanın, bir bakıma ‘kenar mahalle’ kentlisinin hünerleri, zevkleridir” diyerek eleştirir “Bir Şiirden” adıyla yayımlanan kitabında. Ancak bu tür adlandırmalara temkinli yaklaşmak gerekir. Sınıf sorununun siyasal boyutu olduğu kadar bir “life style”, zevk ve tarz sorunu olduğunu da hesaba katmak daha önemli. Onun, bir sosyal kesimin yaşama zevk ve tarzının yansıtılmasında önemli bir ideolojik işlevi olduğunu söylemek gerekir.

Orhan Veli’nin, “Yenisi” (1947) adıyla yayımlanan dördüncü kitabında, artık şiirinde anonim öğelere yer vermekten vazgeçtiği, bunda ısrarcı olmadığı, kentli bireyin günlük konuşma dilinin sözlüğünü kullanmaya, şiiriyle toplumsal ilişkiyi bu yoldan tesis etmeye yöneldiği görülür. “Tahattur” başlıklı şiir de bunun örneklerinden biridir:

“Alnımdaki bıçak yarası

Senin yüzünden;

Tabakam senin yadigârın;

‘İki elin kanda olsa gel’ diyor

Telgrafın;

Nasıl unuturum seni ben,

Vesikalı yârim?”

. .

Bu kitabın bir özelliği de Orhan Veli’nin artık “Garip anlayışından uzaklaştığını, başka bir tarafa yöneldiğini açıkça sergilemesidir. Hem toplumsal yergiyi hem de bireysel duyarlılığı gözettiği bir anlayışa yöneldiği söylenebilir.

Şairin yaşadığı süreçte yayımlanan son kitabı “Karşı”da (1949) da “Yenisi” kitabındaki anlayışı, şiir eğilimini sürdürdüğü söylenebilir. Kitabın bir başka özelliği ise şairin “Garip”ten hem biçim, biçem açısından hem de içerik düzeyinde tamamen koptuğunu göstermesidir. Bu vesileyle kitapta yer alan ve şarkı olarak da hatıramızda olan “Gün Olur” başlıklı şiiri hatırlayalım istiyorum:

“Gün olur, alır başımı giderim,

Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.

Şu ada senin, bu ada benim,

Yelkovan kuşlarının peşi sıra.

Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;

Çiçekler gürültüyle açar;

Gürültüyle çıkar duman topraktan.

Hele martılar, hele martılar,

Her bir tüylerinde ayrı telaş!..”

“Garip”ten kopuşunu 1949 yılında yayımlanan “Genç Şairden Beklenen” başlıklı yazısında “gayretimizin nasıl bir sebebe dayandığı anlaşılınca biz de biraz yumuşar gibi olduk” sözleriyle dile getirir.

Orhan Veli'nin ölümünün ardından daha önce yayımlanan kitaplarındaki tüm şiirlerinin yanı sıra ilk şiirlerinden 66 ve son şiirlerinden de 12’sinin yer aldığı “Bütün Şiirler”i (1951) yayımlanır.

Orhan Veli’nin şiirindeki iç gelişme ve değişmeyi şaşırtıcı bulan Ahmet Oktay “Vatan İçin” başlıklı şiirini anar:

“Neler yapmadık şu vatan için!

Kimimiz öldük;

Kimimiz nutuk söyledik.”

Bu dizelerdeki “müthiş siyasal yergiden”, onun “Bakakalırım giden geminin ardından/Atamam kendimi denize, dünya güzel/Serde erkeklik var, ağlayamam” dizelerindeki lirizme geçişine dikkat çeker.

Orhan Veli için Oktay Rifat, “Fransız şairlerinin birkaç nesillik macerasını kısacık ömründe yaşamış”tır diyor.

Ahmet Oktay onun, “küçük adam”dan çok “emekçi”ye yönelmek, onun şiirini yazmak istediğini belirtiyor… Bunu gerçekleştiremese bile hep bu kaygıyı taşıdığını vurguluyor. Bakışı duygusal olsa da emekçi halk kesimlerinin varlığına karşı ilgisiz kalmamış olduğuna dikkat çekiyor.

Benim yorumuma göre Orhan Veli, şiirin kravatını gevşeten, paltosunun düğmelerini açan, hatta ceketini çıkarıp omzuna alan şiirlerin şairidir. Yarım kalan şiir yürüyüşünün bir yanında “Süleyman Efendi” varsa, diğer tarafındaki de “Dalgacı Mahmut”tur… Bununla birlikte “Garip” ve sonrasında yöneldiği şiir anlayışına bakınca o sınıftan kaçan bir şairdir diye düşünüyorum. Kendi sınıfından kaçıp kalabalığa karışmak istemiştir. Halka, emekçi kesimin günlük hayatın içindeki anlarına, sosyal gerçekliğe yönelmesi, hatta şairaneliğe karşı çıkışı bile bunu göstermektedir… Şairanelik aslında bir üst sınıf zevkidir, tarzıdır.

“Orhan Veli’nin kavgası edebiyatımızın en büyük kavgasıdır, buna inanıyorum. Bu kavganın yurdumuzdaki bütün şiir köklerini büyük büyük ırgalayan bir işlevi oldu. Irmağın yatağını daha doğal bir vadiye indirdi. Şiire kasket giydirdi, sivilleştirdi onu...

Orhan Veli böyle, Türk şiirinin kavgasını kazandı. Kendi şiirinin kavgasını kaybetti. Öyle sanıyorum ki hepimizin onun serüveninden alacağımız büyük dersler var.” Bu sözler Cemal Süreya’nın.

Yaşamını şiir için kavgaya adamış şairi unutmadığımızı vurgulayıp saygıyla selamlayalım…

KISA… KISA…

Arkadaş Z. Özger ödülleri

Mayıs Yayınları’nca bu yıl yirmi ikincisi düzenlenen Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü Narin Yükler ve Fatih Kök’e verildi. Sina Akyol, Orhan Alkaya, Gökhan Arslan, Suat Çelebi ve Meryem Coşkunca’dan oluşan seçici kurul, 71 dosya arasında yaptığı değerlendirme sonucunda; ödülün “Aynadaki Çürüme” adlı dosyasıyla Narin Yükler ile “Ölümler ve Mandalina Kabuğu” adlı dosyasıyla Fatih Kök’e verilmesini oybirliğiyle kararlaştırdı.

Seçici kurul, ödül alan dosyaların yanı sıra Oğuzhan Aydın, Zeliha Cenkçi, Ahmet Gece, Zülal Demir ve Ferhat Döner’in adlarının anılmasını kararlaştırdı. Ödül kazanan dosyaların, ödül yönetmeliği gereğince 2017 yılı içinde, telif ücreti de ödenerek kitap olarak basılacağı açıklandı. Ödüller 6 Mayıs 2017 Pazar günü saat 19.00’da Buca Protestan Baptist Kilisesi’nde yapılacak törende verilecek…

ETKİNLİK… KUTLAMA… ANMA…

TYS’nin kabul etmiyoruz bildirisi

Evet,

Geleceği çaldınız!

Eşitlik yok

adalet yok

yasa yok

vicdan yok.

Yalan çok

hırsızlık çok

gözdağı çok

zorbalık çok.

Hileli oylamanıza da

yandaş Seçim Kurulunuza da

Olağanüstü Hal anayasanıza da

partili başkanınıza da

Hayır!

Kabul etmiyoruz!

İzmir TÜYAP kitap fuarı

TÜYAP 22. İzmir Kitap Fuarı başladı. 22-30 Nisan 2017 tarihleri arasında sürecek fuar Kültürpark - Uluslararası İzmir Fuar Alanı’nda okurların ve kitap severlerin ziyaretine açık olacak. Fuar süresince düzenlenen şiir temalı etkinlikler şunlar:

Ahmet Telli’nin katıldığı şiir dinleti etkinliği 22 Nisan Cumartesi günü saat 17.15’te Konferans Salonu I’de…

“1980'li Yıllar Şiiri ve W. B. Bayrıl Şiiri” başlıklı söyleşi 23 Nisan Pazar günü saat 11.00’de başlayacak. Fuar Konferans Salonu II’de düzenlenen etkinliğe katılan konuşmacılar W. B. Bayrıl, Mehmet Sadık Kırımlı, Pınar K. Üretmen, Barış Erdoğan, Dilek Özkan.

“50. Edebiyat Yılında Sina Akyol Şiiri” başlıklı söyleşi 23 Nisan Pazar günü saat 13.00’te Konferans Salonu I’de. Söyleşiye konuşmacı olarak Orhan Alkaya, Gökçenur Ç, Gültekin Emre, Haydar Ergülen, Emel Kaya katılıyor.

“Dünya ile Söyleşen Şair” başlıklı söyleşi 23 Nisan Pazar günü saat 17.30’da başlayacak. Konferans Salonu I’deki etkinliğe konuşmacı olarak Figen Yılmaz ve Ataol Behramoğlu katılıyor.

“T. Ayhan Çıkın Şiir ve Bilim Yolcusuydu” başlıklı söyleşi 24 Nisan Pazartesi günü saat 18.00 Konferans Salonu III’te. Söyleşiye Yöneten Ferzan Sarpkaya’nın yöneteceği söyleşiye konuşmacı olarak Muhammet Tokat, H. Cahit Çetin, Hamdi Topçu, Ferhat İşlek, Nevzat Çağlar Tüfekçi katılıyor.

TYS’nin düzenlediği “Genç Şairlerden Ustalara Mektup Var!” başlıklı şiir dinleti etkinliği 25 Nisan Salı günü saat 15.15’te başlayacak. Konferans Salonu III’teki etkinliği Hülya Deniz Ünal yönetecek. Etkinliğe Aslıhan Tüylüoğlu, Gülçin Sahilli, İlker İşgören, İmran Aydın Tali, Mehmet Sarsmaz, Neslihan Yalman, Salih Öztürk, Türker Özşekerli, Özlem Tezcan Dertsiz, Özgün Ergen, Özgür Balaban katılan şairler…

“100. Yaşında Cahit Külebi ve Şiiri” başlıklı panel 26 Nisan Çarşamba günü saat 19.00’daki etkinlik Konferans Salonu III’te. Yunus Koray’ın yöneteceği panele katılan konuşmacılar Hidayet Karakuş, Yusuf Alper, Efdal Sevinçli, Halim Yazıcı.

“Şiir ve Eleştiri” başlıklı söyleşi 27 Nisan Perşembe günü saat 19.00’da başlayacak. Kevser Atay’ın yöneteceği Konferans Salonu I’deki etkinliğin konuşmacıları Metin Cengiz, Gökhan Cengizhan.

Arslan Bayır’ın yöneteceği şiir dinletisi başlıklı etkinlik 28 Nisan Cuma günü saat 17.00’de başlayacak. Gökhan Cengizhan, Kevser Atay, Mazhar Alphan, Ahmet Çelik, Aslıhan Tüylüoğlu, Arslan Bayır, Nesrin Z. İnankul, Nebih Nafile, Melahat Babalık, Hatice Altunay, İbrahim Kiraz, İnayet Gökçe’nin katıldığı etkinlik Konferans Salonu III’te.

“İzmirli Şairlerden Direnç Şiirleri” başlıklı şiir dinletisi 28 Nisan Cuma günü saat 18.15’te Konferans Salonu III’te. Etkinliğe Asım Gönen, Bilsen Başaran, Bülent Güldal, Fergun Özelli, Hülya Deniz Ünal, Hüseyin Peker, İmran Aydın Tali, Mehmet Atal, Mehmet Sadık Kırımlı, Oğuz Tümbaş, Özge Sönmez, Özlem Tezcan Dertsiz, Recai Atalay katılıyor.

ŞİİR TARİHİNDEN TADIMLIK…

Hastalıkta ve sağlıkta hep şiir

“Canınız bunca yanarken şiiri düşünebiliyor musunuz” diye soran gazeteciye Ece Ayhan’ın yanıtı ilgi çekici ve düşündürücüdür:

“Bakın bir örnek vereyim. Vaktiyle ya herru ya merru diyerek Zürih'ten Türkiye'ye döndükten sonra menenjit oldum.Bir arkadaşla Boğaziçi köprüsünde gidiyoruz. Sultantepe'de balkonda otururken şiir ekseninde düşünürdüm, karşıya geçen motorlardaki balonculardan para alıyorlar mı diye. Tam köprüden geçiyoruz bir yandan kusuyorum menenjit yüzünden, bir yandan da baloncuları soruyorum arkadaşa. Yani dün ve bugün, hastalıkta ve sağlıkta hep şiir düşündüm ben.” (Filiz Aygündüz, 5 Eylül 1999, Milliyet)