Frida Kahlo'nun estetize edilmiş çirkinliği!

Seçme şansımız ise elimizin altında bulunanlar ile sınırlı. Kadınlar ve trans bireyler öldürülüp dururken bu hoşgörü cemiyetine dehşetten kocaman açılmış gözler ile bakıyor kimilerimiz.

Nil Sakman

Olduğu haliyle dünyayı dikotomiler döndürüyor. Dile adım atmak, dilin içinde dönen bir yaşama katılmak böyle bir dünya algısının içselleştirilmesini zorunlu kılıyor. Bunu hep birlikte, yaşaya yaşaya öğrendik, öğreniyoruz. İyiliğin karşısına kötülüğü, güzelliğin karşısına çirkinliği, mantığın karşısına usa aykırı olanı koymadan ne medeniyetin ne de toplumun bir parçası olabiliyoruz. Aklımız, vicdanımız, insanlığımız sürekli bir gözetim, bitmeyen bir sorgulama altında. Mücadelenin sınırları ve usulü bile önceden belirlenmiş yasalarla işliyor. Kadın ya da erkek, penisli ya da penissiz, kıllı ya da kılsız, akıllı ya da aptal…binlerce dikotomik ve kendi içinde alt ve üst terim olmalarıyla hiyerarşiye tabii sözde ‘nitelik’ ile boğuşarak bir ömür geçiriyoruz.

‘Şimdiki haliyle dünyanın bir mücadele alanı olduğunu unuttuğumuzda ya da başka türlü bir dünya olasılığını dillendirmeye kalkıştığımızda bunun mutlaka bir bedeli oluyor. Ehlileşmek ile tüm olumsuzluklara rağmen bir tür kendiliğindenlik deneyimle imkanı arasında sürekli savrulup dursak, düşüp düşüp kalksak, ‘dünyayı sen mi kurtaracaksın’lara maruz kalsak da direnmeye devam ediyoruz. Biliyoruz: Olduğu haliyle dünyada ve insanlığın onu algılama ve deneyimleme biçiminde büyük bir terslik var. Ses, her şeye rağmen çıkmaya devam etmek zorunda. Aksi halde alacağımız ontolojik yara yaşam ile ölüm arasındaki farkı geçersiz kılacak. Varoluşun kendisi anlamsız bir tekrara düşecek.

‘İMGELER POMPALANIYOR’

Seçme şansımız ise elimizin altında bulunanlar ile sınırlı. Bununla da kalmıyor. Modernizm sonrası medeniyet ve toplum mühendisliği halihazırda varolan dünya algısının sunduğu benlik

iueuie.ac-6

iueuie.ac-6

teknolojilerinden sapacaksak, bu sapmanın ‘olurunu’, yani hangi ölçülerde bir sapmanın ‘toplumsal hoşgörünün’ sınırları içerisinde görülüp, hoş karşılanacağını da belirliyor. ‘Sevimli’ travestilerle, ‘şeker ve zeki’ homoseksüellerle, ‘azıcık cadaloz ama özünde iyi’ kedisever kızkurularıyla ‘yaşayabiliyor’ olmamızı kendimizi aşmak, Öteki’yi olduğu gibi kabullenmek sanmamız şöyle dursun, yaşadığımız coğrafyaya yüklediğimiz sözde batıni bir ‘hoşgörü’ söylemi de doğuştan gelen, verili ve ‘genetik’ bir dervişliğin hepimize sirayet ettiği yanılsamasını besleyip duruyor. Bu coğrafyanın ‘tatlı iç huzurundan’ söz ediyoruz. Anlayışlı bir halk imgesi pompolanıp duruyor.

‘PERSONAMIZ GÜNDEM DIŞINDA’

Kadınlar ve trans bireyler öldürülüp dururken bu hoşgörü cemiyetine dehşetten kocaman açılmış gözler ile bakıyor kimilerimiz. Frida Kahlo’nun kaşlarını ona has, estetize edilmiş bir çirkinlik olarak benimsiyoruz. Emily Dickinson’ın tuhaf ve devasa beyaz elbiseleri de Sevim Burak’ın teatral makyajı da nevi şahsına münhasır birer ‘hoşluk’ olmalarıyla belleğimizde. (Ah, ne güzeldiler! Bereket ölüler! Artık onları bir mezar mesafesinde sevebiliriz gönlümüzce.) Yine de kadınlık halleri, personaları ve bu personaların toplumsal sunumu üzerine düşüncelerimizde kendi varlık halimiz/hallerimiz, yani kendi personamız gündem dışında. Heteroseksüel kadın belki de en az kendi personasının sorunsalı üzerine düşünüyor.

Üstelik bedeni ve beden sunumu üzerine günlük yaşamda bu kadar kafa patlatırken. Söz konusu kafa patlatma ‘doğallığın’ benimsenmesini de dışarıda bırakmıyor. Doğallık da başlı başına bir emek, ölçüp biçme, tartma pratiği gerektiriyor. Kültürel biçimleniş, meslek seçimi vesaire ile bunların prototipleri ile basmakalıpları kendimizi uygun ölçüler içerisinde yeniden-üretmemizi kendi alanına içkin kodlar dahilinde dayatıyor. Yap ya da yapma’lar var. Yaparsan bir bedeli var’lar var.

Eğer bir sapma gerçekleşecekse bunun bir kıvamı, oluru, dile gelmemiş kuralları var. Neredeyse bir yasa gibi işleyen, toplumsal benlik sunumlarının niteliğini belirleyen, sapmanın kabul sınırlarını çizen de hemen her vakit olduğu gibi dışlanmış, komiğin ya da sevimlinin alanına itilmiş Öteki/Ötekiler. Onun hakkında fısıldananlar yeni gelenlere neyin yapılıp neyin yapılmaması gerektiğini de dikte ediyor.

Lafı fazla uzatmayacağım. Mesele büyük. Sadece doğallık söyleminin hiç de doğal olmadığını söyleyip Butler’dan bir alıntı ile bitireyim. Belki buradan başka türlü bir düşünme olasılığı üzerine düşünmeye başlarız. Şöyle diyor Butler:

“Toplumsal cinsiyetin parodik tekrarı aynı zamanda toplumsal cinsiyet kimliğinin inatçı bir derinlik ve iç töz olduğu görüşünün bir yanılsama olduğunu da açığa çıkarır. İncelikli ve siyaseten dayatılmış bir performansın sonucu olan toplumsal cinsiyet adeta bir ‘gösteri’dir; bölünmelere, kendisine dönük parodiye, özeleştiriye ve ‘doğalın’ abartılı bir şekilde sergilenmesine (ki bu abartının ta kendisi onun aslen fantazmatik olduğunu ortaya çıkarır) açık olan bir gösteridir.” (238-39, Cinsiyet Belası).

8 mart Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun vesaire…