Asuman Susam: 'Cinsiyet belaydı!'

Kadınlar vardı, var; ama sosyal, ekonomik, politik, kültürel her alanda varoluşları taliydi. Eril şiddet iştahıyla dünyayı yiyordu.

Asuman Susam

Biz, dalga boyu feminizmlerle gözlerini dünyaya açmış bir kuşaktık. Kadın doğulmaz olunur’da uzunca oyalandık, özel olanın politikliğine çok kafa yorduk. ‘Kamusal alan- özel alan’ ilişkilerinden ‘bedenim benimdir’e kadar hırpalanarak, düşünerek, çalışarak, yaralanarak, düşüp kalkarak bir arada olmayı, hürlüğün eşitliğin yollarını açmayı denedik. Kendimize dokunurken birbirimize dokunmayı.

‘SINIR SİLİNİYORDU’

Önce kendi içimize bakmaya çalıştık. Ayna ayna güzel ayna, yabancımız değildi nasılsa. Birbirimize bakmayı da bildik sonra. Çoğumuz gördüklerimizden pek de memnun değildik. Bu iç bizim mi dedik. Bu iç kendi kendine mi oldu? Beğenmedik, söktük, yıktık… Evsiz kaldık, göçebeliği seçtik. Zordu kafa karıştırıyordu: Bir cinsiyet vardı bir de toplumsal cinsiyet… Haklar ve özgürlükler vardı. Beden ve ruh vardı. Kadın ve erkek… Sanki yalnız kadın yalnız erkek vardı. Bunlar dikotomik gel-gitlerdi. Hakikat neydi, var mıydı, ulaşılabilir miydi, mutlak mıydı? Tüm bunlar çok yorucuydu. Dünya kanımızla sulanıyordu, kökenle bağımızdı. Birbirimizi bildikçe kökleniyorduk, dolanıyordu bir el sarmaşık. Sınır siliniyordu. Beden.

Kadınlar vardı, var; ama sosyal, ekonomik, politik, kültürel her alanda varoluşları taliydi. Lacan’ın dediği de kafaya çok fena taktıklarımızdandı. Aslında kadın yoktu. Nasıl yoktu!? Yalnızca kadınlar mı gayler, lezbiyenler, translar… bir erkek vardı bir erk vardı başka bir şey yoktu. İşte o yüzden mücadele devam ediyordu. Haklar ve özgürlükler adına eşitlik yoktu. Olsaydı, olduğunda şeytanlaştırılan, düşmanlaştırılan, günah keçisi yapılan cadı gibi avlanan, kurban edilip kanı akıtılan kadınlar, LGBTİ’ler anayolun görünmezleri, hayaletleri olmazdı.

CİNSİYET BELAYDI

Cinsiyet kategorizasyondu, belaydı. Oysa öteki içimizdeki açıklık arzusuydu. Eril şiddet iştahıyla dünyayı yiyordu. Leviathan diyordu getirin, bana daha çok getirin onlardan. “Diğerleri” olan kadın2herkes, herkesliğine sarınıp, doğasına sığınıp mırıltıdan, iniltiden, fısıltıdan, çığlıktan, dırdırdan, kahkahadan, haykırışlardan, böğürtüden, uluyuşlardan kendine bir dil yapıyordu. “Diğerleri” olanlar babanın dilinden sınır dışı edilmiştiler, dilin sınırlarına çekilmiş sürgündüler.

Her şey dilse, “iktidar dışında bir yer yok”sa, cinsiyet doğal ve verili olandan başkaysa, bedenler de kurulmuşsa?.. Kimlikler… normlar, tekrarlar, alışkanlıklar, kabullerle kurulan ve kemikleşen benler… Tüm kimliklerin, benlerin başka oluşlara kapısı hep açıktı. Bu açıklık bir fark ediş kadardı. Bu epifaniydi. Bu, “bil” denilenden farklıydı.

Hiçbirimiz bir diğerinden daha gerçek değil. Bir erkek bir kadından, bir gayden, lezbiyenden daha değil. Bir erk’ek “diğerleri” olandan daha meşru, daha değerli daha güçlü, daha daha değil. Hepimiz eşit bir yaralanabilirliğin açıklığıyız. Kırılganlığımız, incinebilirliğimiz… Yüz yüzeliğimiz. Yüz şidddeti kapı dışarı eder. Başkalığımı; yüzüm sana seni hatırlatır. İncinebilirliğin, incinebilirliğim. Sen, bana düşmanlık eden, yoldaşlık da edebilirsin.

Tanımlar donduran, öldüren, kapatan bir güvensizlik alanı. Biz diğerleri olan herkes… Gözümüz değişmezlik, çelişmezlik ve saflıkta değil. Farklılıkları dışlamayan devamlılıklar, azınlık olarak diğer azınlıklara açık oluş, bakış açılarının çoğalması, birbirini kat etmesi, birbirleriyle farklılaşması… Sunturlu cümlelerle değil kekemece.  Arzumuz varoluşu efendilerin elinden ve onların tahakkümünden kurtarmak. İtaatsiz bir varoluşu neşeyle kurmak…farklı, başka türlü bir yaşama talebi şu istediklerimiz. Şimdi ne olduğunu efendinin dili söyler. Bedenini cinsiyetlendiren, kulağına kimliğini üfleyen, seni çağıran o heybetin sesi. Oluşmakta olanın şimdisinde saklı hayat. Biz o perdeyi, o dili yırtmaya geldik.