Bir insanlık emekçisi

İmgeden emanetini şiire, tarihten aldığını felsefeye, edebiyattan beslendiğini görsel sanatlara ve politikaya, sanki kimse susuz kalmasın diyerek sabırla taşıyan sağlam bir bilgi değirmeniydi Berger. İnsanlık emekçisiydi.

John Berger’ı nasıl bilirdiniz? Sanki, kültürün İsviçre çakısıdır. Google’ın hiç yapamayacağını yapabilmiştir, bize kısır ve uyuşturucu neticelerle değil, yeni soru işaretleriyle, olanak olanak kucak açan olmuştur.

Her dalından sanat ve kültür yeşeren, (ressam, şair, eleştirmen, dramaturg, romancı, senarist, çizer, belgeselci ve denemeci) çınar Berger ile ilgili bir yazı yazmak, insan aklına Nobel’i almayı reddeden Varoluşçu Fransız felsefeci Jean-Paul Sartre’ın “Her seçiş bir vazgeçiştir,” sözünü getirir. Çünkü imgeler, hele ki şu serçe hevesli Twitter / tevatür çağında anlamla, kelimelerse zamanla vahşice yarışır ve onları (bir yapıştırıcı gibi, kurumadan önce) dikkatle tercih etmeniz gerekir.

Dünyaya, üzerindeki İnsanlığa ve onun ölüme, narsisizme ve yıkıma karşı verdiği yaratıcı, sevgi ile yüklü ölümsüzlük mücadelesine empati ve şefkatle yaklaşan enternasyonal bilge Berger’a İsviçre çakısı demem gelişigüzel değil.

İngiltere vatandaşı olduğu halde, İsviçre sınırına yakın, Fransız Alpleri eteğindeki Mieussy komününde, sakin, huzurlu, yaklaşık iki bin nüfuslu Fransız köyü Quincy’de, 2013’te yitirdiği aşkı, yaşam ve üretim ortağı, ikinci eşi, Yves’in annesi Amerikalı Beverly Bancroft ile yaşamayı seçen, çok sevdiğim Fransız eski otomobili Citroen 2 CV kullanan aydınla, telefonda iki ayrı söyleşi yapma fırsatı bulmuştum. (Berger’in ilk evliliği Pat Marriott ile, ikincisi ise Anya Bostock ile olmuştu ve bu iki evlilikten başka evlatları bulunan yazar daha sonra boşanmıştı.)

O iki söyleşi 17 yıllık sanat gazeteciliği ve eleştirmenliği maceramın en önemli birkaç canlı sınavı arasındaydı. Biri BirGün, diğeri ise Sabah gazetesi için çalıştığım günlere rastlıyordu. Berger’ın sesindeki kar tazeliği, yaşamayı seçtiği (karşı-küresel) Fransız köyünde dede sabrıyla yanıtladığı sorularıma duyduğu diri meraka karışıyordu.

Berger dünya kültürü ve idealleri için tıpkı atmosfer kuşatıcılığında görünmez ama sınırsız duyarlıkta -incinebilir- bir varlıktı. Yazdıkları bazen geçmişin kanlı etinden çıkardığı kurşun çekirdeklerinin, bazen de tarihin taş yürekli belleğinde tomurcuklanmış papatyaların inadında oldu. Hem sır, hem sırdaş metinlerine maruz kalan biz çıplak gözlü okurlar üzerindeki metamorfoz gücü de, insanın daha tırnağına dokunmadan onu zirveye kucaklayacak şehvetin ten ılığı samimiyeti de, hep bundandı.

Hayata delici evrensellikteki bakışındaki (tıpkı hep röportajlara yolladığı, sevgili belgeselci ve fotoğrafçı dostu İsviçreli Jean Mohr’un çektiği, o çok sevdiği siyah beyaz portresi gibi) tevazu ne kadar yüksekse, metinlerindeki detay, nezaket ve erdem de o denli derine iniyordu. Hatta fotoğrafçılığa da ilgi duymuş, ancak Mohr’un kendisine armağan ettiği makineyi “Anın fotoğrafını çekmektense, ona (iyice) bakmayı tercih ettiğini söyleyerek,” iade etmişti. Tüm insanlara, doğaya, canlı cansız hatırata aynı bakışla, adilane ve dürüstlükle yaklaşabilmekti rüyası.

 

İngiltere’de yazıldığı Chelsea Sanat Okulu’nu İrlanda’da iki yıl süren İngiliz askerlik vazifesi nedeniyle askıya alıp, döndükten sonra ressamlıktan çok, politikaya ilgi duyduğunu fark etti. Komünizm ile o sıralarda tanıştı ve Marksist Macar sanat tarihçi Frederick Antal’ın metinlerine ilgi duyarak, Komünist Parti yayınlarına çeşitli metinler kaleme aldı. O sıralarda yükselen çağdaş sanata kanı ısınmayınca, New Statesman’da bunu eleştiren metinlerle yüklü bir 10 yıllık kariyer edindi.

Gördüğü ve içlerinde Jackson Pollock’un dahi yer aldığı bu aşırı fragmanlaşmış, soyutlanmış üretim anlayışı, sanatçının tarihteki rolü ve umutsuzluğunu yansıtıyordu. Buna, 28 Kasım 1987’de Berger’i köyünde ziyaret eden editör Gerald Marzorati’nin de yazdığı ve The New York Times’da yayımlandığı gibi, dönemin zengin koleksiyonerleri için sipariş edilmiş, varoluşçu bunalımla yüklü ‘yakışıklı’ resimler de dahildi.

İmgeden emanetini şiire, tarihten aldığını felsefeye, edebiyattan beslendiğini görsel sanatlara ve politikaya, sanki kimse susuz kalmasın diyerek sabırla taşıyan sağlam bir bilgi değirmeniydi Berger. İnsanlık emekçisiydi. Bejan Matur’dan Nâzım Hikmet’e, Sait Faik’ten Rumî’ye, Latife Tekin’den Emine Sevgi Özdamar ve Selçuk Demirel’e bir çok yazar, şair ve sanatçıyla ister metinleri, ister doslukları üzerinden unutulmaz bağlar kurdu. Coğrafî ve siyasî sınırları da bu yüzden kolayca aşabildi. Üzerinde çalıştığı dallarda, ister kuşakdaşı olsun, ister olmasın bir çok dostu, yoldaşı oldu. Aynı “Dünya Görüşü”ydü çünkü, onun hepimizde buluşturduğu.

Sartre’ın “Her seçiş, bir vazgeçiştir,” sözünü tekrar hatırlayalım. Çünkü 1972’de Man Booker Edebiyat Ödülü’nü kazandığı -bir nevî modern Don Juan hikâyesi- dördüncü romanı “G.” ile Berger, bu ödülün getirdiği para armağanının yarısını, ödüle destek veren sponsor kurumun Karayipler’deki emekçi sömürüsünü eleştirdiği için, “Kara Panterler” örgütüne bağış yoluyla aktardı.

Yine aynı yıl yarımşar saatten dört bölüm halinde BBC imzasıyla çekilen “Görme Biçimleri” sanat belgeseline getirdiği gayrıresmî ve insancıl, çokkatmanlı ‘okuma’ biçimiyle herkesin (gönül) gözünü fethetti. Kitabı, sırf ABD’de 1972’de 250 binin üzerinde okura ulaştı.

Yaşamının son yıllarını Paris’te geçiren Berger, “Bir Zamanlar Europa’da” gibi kitaplarında emekçi ve köylülerin yaşamını duyarlı ve belgeci bir dille hikâye ederken, Mohr ile hazırladıkları ve Avrupa’ya Türkiye ve Portekiz gibi ülkelerden köylü göçü üzerine ayrıca kitaplaşan “Yedinci Adam”, ya da sinemacı Alain Tanner ile erken 1970’lerde ortaya koydukları “2000 Yılında 25 Yılına Basacak Olan Yunus” gibi özgün, ancak kökleri olan projelere de imza attı.

Gözü ve dilindeki melezlikle, içerdiği yaratıcı saflık ve kardeşlik ülküsünden ötürü hep övünen biriydi. Biliyorum tekrara kaçacaklar, ancak “Şanslı Adam”, “Sanat ve Devrim”, “Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı”, “Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü”, “Fotokopiler”, “Düğüne”, “Kral” ve “A’dan X’e & John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar” ile, desenlerini fikirleriyle harmanladığı “Hoşbeş” isimli çok güzel kitaplar bıraktı geride. İrlandalı bir yazar onun için, “Kütüphanemde olmazsa, olmaz. Varsın başka yazar olmasın, o yoksa devrilir raflar,” bile demişti.

Ömrü ve kişiliğini küresel bir fenomen / nesne ile özdeşleştirecek olsaydım, bugün John Berger’i Pagan ayininde yobazlarca kundaklanmış İskenderiye Kütüphanesi’ne yakın bulurdum. Bilindiği gibi, Mısır’ın İskenderiye şehrinde bulunan ve bir çok bilim ve kültür dalını içinde barındıran bu kentteki kütüphanede, bir milyona yakın papirüs el yazmasının bulunduğu ileri sürülüyordu.

Bu ise antik Mısır’daki kütüphaneye müdür emri ile çevreden getirilen yeni kitapların kopyalanmak suretiyle çoğaltılmasıyla mümkün olmuştu. Öğrendiklerini bir kütüphaneci gibi biriktirirken bizlerle paylaşan Berger’in her bir kitabı, bu yüzden binlercesinin anahtarı oldu. Ve zaten bu yüzden de, John Berger arşivi, sevgili eşi Beverly’nin katkılarıyla 2009’da, British Library’e bağışlandı. Dahası, yakın zaman önce aktris Tilda Swinton’ın da yapımcılığıyla, “Quincy’de Mevsimler” isimli, temelinde Berger’ın yer aldığı bir belgesel çekildi ve Berlin Film Festivali programında yer buldu.

Kendisini, belki de bu metaforun bendeki etkisiyle olacak, 20 Ağustos 2008’de “A’dan X’e & John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar” isimli kitabı vesilesiyle dönemin Sabah gazetesi adına yaptığımız söyleşiden yaptığım şu iki alıntıyla anmak istiyorum:

“İslami korkular ve İslamcı köktencilik ve gün be gün yüzleştiğimiz şirket bazlı kapitalist tiranlar çağında sık sık unutulan bir şey var; İslam insanlığa aslında açgözlülük hakkında bir uyarıyla birlikte sunulmuş ve kimse bunun üzerinde düşünmüyor bugün. Bu bana çok ilgi çekici geliyor.
(…) Kelimelerin siyasiler, editörler, sözde entelektüeller ve medya tarafından bu denli taciz edildiği şu dönemde, şiir bize en derin hakikati anlatabilir.”