Cem Uslu: Kapitalizm gerçeği parçalıyor

Oyun yazarı, yönetmen ve oyuncu Cem Uslu ile konuştuk. Uslu, "Kapitalizmin amaçlarından birinin, insanlığa "gerçek"i dert edinecek alanı bırakmamak olduğunu düşünüyorum" dedi.

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - "Popüler Gerçek" oyununu, oyunun yazarı, yönetmeni ve oyuncularından biri olan Cem Uslu ile konuştuk. Gerçeklik üzerinden "popüler" olan kavramın/nesnenin/şeyin durumunu Uslu, "Kapitalizmin amaçlarından birinin, insanlığa "gerçek"i dert edinecek alanı bırakmamak olduğunu düşünüyorum. Gerçeği parçalıyor kapitalizm. Dağıtıyor, kesiyor, ince ince kıyıyor, boyuyor, bileşenlerinin formunu ortadan kaldırıyor ve sonra kendi hedeflerine uygun olarak yeniden bir araya getiriyor" cümleleriyle tarif ediyor.

‘’EKİP Tiyatrosu’’ ne zaman kuruldu? Kimlerden oluşur?

EKİP daha biz öğrenciyken, 2010 yılının Şubat ayında bir araya geldi. 'Kuruldu' demekten daha doğru geliyor bana “bir araya geldi” demek. Çünkü hakikaten bir grup arkadaş tiyatro yapmak için bir araya geldik. Simel Aksünger, Ayşegül Uraz, Murat Engiz, Ayça Seymen ve ben. Kısa süre sonra aramıza başka arkadaşlar da katıldı ve kimi 1 yıl, kimi 3 yıl, kimi daha da uzun süre EKİP’in bir parçası oldu.

Bugün halen bizimle olsun olmasın, çok insanın emeği vardır EKİP’te, çok kişi kahrını çekmiştir bu tiyatronun. Şimdi isim saymak istemem, çünkü olmayacak birini unutur da üzerim diye korkarım. Ama hayatındaki ilk sahne deneyimini EKİP’te yaşayanı da vardır, burada kendine dair pek çok şeyi keşfedip hayatına önceden tahmin edemeyeceği şekilde yön vereni de. Bir ara 19 kişiye kadar çıkmıştı sayımız. Şimdi çekirdek kadro olarak çok daha az kişiyiz. Fakat oyunlarımızda çalışan herkes EKİP’in bir parçasıdır.

112

Ödeneksiz tiyatro yapmanın zorlukları nelerdir?

Bir kere, tiyatroyu ayakta tutmak zor… Devamlılığı sağlamak bir mesele… Her şeyi siz yapmalısınız. Repertuvarı belirlemekten tut, nakliye aracını ayarlamaya kadar. Ödenekli tiyatroda uzmanlaşma söz konusudur; oyuncusu belidir, dramaturgu bellidir, sahne teknisyeni bellidir; herkes aylık maaşını alır, primini, ikramiyesini alır. Buradaysa bir iki kişi, istesin ya da istemesin, her şeyi yapar. Düzenli bir gelir yoktur. Oyun tutarsa cebinize üç beş kuruş bir şey girer, tutmazsa batarsınız. Sonra borç harçla yeni bir oyun yapar, düze çıkmaya çalışırsınız. Bu daima böyle gider.

Prodüksiyon olanaklarınız kısıtlıdır, tanıtım imkânlarınız kısıtlıdır, kendine ait mekânı olan çok az sayıda tiyatrodan biri değilseniz eğer oyununuzu oynayacak yer bulmak sorundur, bilet fiyatlarınız görece yüksek olduğundan izleyici bulmak kolay değildir. Oysa ödenekli tiyatroda da bilet fiyatları halkın ödediği vergilerle sübvanse edilir aslında. Yani hiçbir kurum tiyatrosunda bir bilet, üzerinde yazan fiyata değildir; izleyici o bilet fiyatına artı bir ücreti daha oyuna gelmeden önce devlete verdiği vergisiyle ödemiştir zaten; ama bu elbette göze görünmez. Fakat sonuçta, ödenekli ya da ödeneksiz, bir kere sanat yapmak zorlu bir iştir zaten.

"Alternatif Tiyatro" kavramsal olarak sizde nasıl bir karşılığı? Alternatif tiyatro yapan bir yönetmen olarak gelecekle ilgili kaygılarınız nelerdir?

Biz EKİP olarak hiçbir zaman "alternatif tiyatro yapıyoruz" demedik. Bizim alternatif tiyatro yaptığımızı söylediler. Ne yalan söyleyeyim, çok da ilgilenmedik bu işin başına getirilen sıfatla. Ben bu konuyla ilgili "Alternatif denen" adında uzunca bir yazı yazmıştım Evrensel Gazetesi’ne 2015 yılında, merak eden ona da bakabilir. Dolayısıyla ben alternatif tiyatro yapmıyorum. Ben tiyatro yapıyorum. Ha ama "alternatif tiyatro"dan ne anladığımı söylemem gerekirse, "ana akımın karşısında, hadi en azından 'dışında' olan tiyatro" anlarım.

Tabii bu da kendini bir şeye göre konumlandırmayı ifade ettiğinden tehlikelidir ve o "şey"i en azından başlangıçta bir özne olarak kabul etmeyi gerektirir. Yapılması gereken, zamanla özne haline gelebilmek. Ama asimile olmadan… Özgünlüğünü koruyarak. Bu hem öz hem de biçim itibariyle böyle olmalı. Yoksa yapılan iş alternatif değil, aslının kötü bir taklidi olur. O zaman da sizin alternatif diyerek yaptığınız şey, aslını yaşatmaktan başka işe yaramaz. Uzun sözün kısası: Neticede bir iyi yapılan iş vardır, bir de kötü yapılan. Bu tiyatroda da böyledir, başka her meslekte de.

İstanbul’da sergilenen oyun sayısı her geçen gün artarken, seyirci sayısı da artış göstermekte… Seyircinin ilgisinin alternatif tiyatroya doğru kaymasının nesnel sebepleri nelerdir?

Senin tanımınla "Alternatif Tiyatro"ya halen böyle bir ilgi kayması söz konusu mu emin değilim. Ama çok değil, 2 - 3 yıl öncesine kadar böyleydi, evet. Bunun sebepleri arasında Türkiye Tiyatrosu’nun özellikle darbe dönemlerinde yaşadığı kıyım sonucunda içine hapsolduğu kısır döngü vardı bence. Tiyatro sanatı bir oto sansür ve konformizm batağına saplanmıştı. Sahnede bir kere her şey konu edilemiyordu. 60’lı yıllarda ortaya çıkmış o toplumcu ve yaratıcı oyun yazarlarının, o genç, yetenekli ve donanımlı tiyatro gruplarının devamı gelmiyordu. Türkiye Tiyatrosu her geçen gün daha da yaşlanıyordu diyebiliriz belki de. İzleyici kurum tiyatrolarında benzer meseleleri benzer sahnelemelerle tekrar tekrar izlemekten sıkılmış, özel tiyatrolarsa ayakta kalabilmek için sırtını birbirinin tekrarı farslara yaslamıştı.

İşte bu sırada, 50 – 70 kişilik salonlarda, salonlarda da değil hatta, apartman dairelerinde, çatı katlarında, sokakta birileri tiyatro yapmaya başladı. Bizim kuşaktan bahsetmiyorum burada. Bizden bir önceki kuşaktan bahsediyorum. Kumpanya’dan, Tiyatro Oyunevi’nden, Tiyatro Boyalı Kuş’tan, DOT’tan, henüz daha devredilmemiş garajistanbul’dan… Biz ne yaptık peki? Biz aslında bu rüzgârı daha da büyütüp hacmini genişlettik. Bir kere sayıca kalabalıktık zaten. Tiyatro okullarından ya da üniversitelerin tiyatro kulüplerinden çıkmış onlarca gençtik ve tiyatro yapmamız gerekiyordu. Hem de istediğimiz tiyatroyu. Bir de dünya daha küreseldi artık.

Dünyada sanat, politika, ekonomi vb. alanlarda yaşananlara hâkim olabildik ve bunları öz ve biçim bakımından oyunlarımıza yansıttık. Önceden yazılıp çizilmeyen ya da üstü örtülü şekilde bahsedilmeye çalışılan meseleleri cesur ve özgüvenli bir duruşla işleyebildik. Bizden önce bu yolu açmış olanlardan destek de gördük tabii. İzleyici de kurum tiyatrolarında göremediği konuları, örneğin şiddet mefhumunu, ötekileştirmeyi, militarizmi, iş cinayetlerini, homofobiyi, vahşi kapitalizmin sebep ve sonuçlarını, günbegün artan ırkçılığı, anadil hakkını, kadına yönelik şiddeti vs. bizim küçük ve çıplak mekânlarımızda, bir yandan da alışık olmadığı sahneleme biçimleriyle, kelimenin gerçek anlamıyla “yakından” gördü ve bundan keyif aldı.

33

"Popüler Gerçek" neyi anlatıyor? Neden böyle bir metin yazmayı tercih ettiniz?

Sahnedeki bir oyunumun neyi anlattığını söylemekten çekinirim. Sahnede çünkü. Anlattığımı sandığım şeyi anlatabiliyor muyum gerçekten, bu sahnede görülmeli. Ama bu röportajı yapıyoruz madem, yanıt vermemek de olmaz. Neyi anlatmayı amaçladığımı söyleyeyim: "Gerçek" denen şeyden ne derece emin olabileceğimizle ve "gerçek"e ulaşmayı –daima iddia ettiğimiz gibi– gerçekten isteyip istemediğimizle, “gerçek”le karşı karşıya kaldığımız vakit onunla nasıl bir ilişki kurduğumuzla ilgili bir oyun olduğunu umuyorum Popüler Gerçek’in. “Gerçek” kavramıyla oldum olası bir alıp veremediğim vardır zaten. Bir şeye neye göre “gerçek” deriz? Bunun kararını hangi ölçütlerle veririz? Öznellikle nesnelliği birbirinden ne derece ayırabiliriz? Bildiklerimiz, inancımız, psikolojimiz, değerlerimiz, karakterimiz, genetik, toplumsal ve kültürel kodlarımız bir şeyin gerçek olup olmadığına dair yargımızı nasıl etkiler? Bunlar kendimi bildim bileli kafamı kurcalayan meselelerdir.

Derken, geride bıraktığımız yaz bir grup arkadaş bir sosyal medya platformuna içerik üretebilir miyiz üzerine kafa yormaya başladık. Ama aslında benim o dünyaya dair bilgim yok denecek kadar azdı. Bunun üzerine gruptan bir arkadaşımız, sonradan oyunda da videolarımız başta olmak üzere pek çok şeye emek veren Onat Esenman, bize 1 saatlik bir sunum gerçekleştirdi. Bambaşka bir dünyayla karşılaştım. 14’ünde bir çocuk bilgisayar oyunu oynarken bir yandan da bilgisayar kamerasından kendini çekip yayınlıyor ve o yayın yüz binlerce kişi tarafından izleniyor.

Genç bir kadın çeşitli makyaj malzemelerini deniyor, saçını falanca marka ürünle bir seferinde bir renge, sonra bir başka renge boyuyor ve o yayın milyonlarca kişi tarafından izleniyor. Bir başkası, çiğ köfte tavana atıldığında gerçekten yapışır mı, bunu test ediyor ve bilmem kaç yüz bin kişi izliyor videosunu. O güne kadar ben bu "sanal" dünyaya hep bir mesafeli, hatta bir parça da tepeden bakar vaziyetteydim. "Orası gerçek değil, gerçek olan burası, benim içinde bulunduğum, göz göze gelerek, dokunarak, bir masada oturup konuşarak iletişim kurduğumuz dünya" diye düşünüyordum.

Fakat o gün anladım ki hayır, benimki neredeyse kibirli bir tavır. İnsanlar orada kendilerine bir hayat kurmuşlar. İletişimin yeni bir biçimi söz konusu ve bu biçimle de yaşıyor, konuşuyor, görüşüyor, para kazanıp (hem çoğu "gerçek" (!) meslekten çok daha fazlasını) hayatlarını idame ettiriyorlar. Ve her dünyanın kendi çelişkileri, arızaları, travmaları, problemleri var. Biri bir ötekinden daha yukarıda ya da aşağıda değil. Bir masada oturup konuşurken kurduğumuz iletişimin bilgisayar kamerasına bakarak kurduğumuz iletişimden daha sağlıklı olduğunu söylerken iki kere düşünmemiz gerektiği kanısındayım.

Oyunun, "gerçeklik’" meselesi ile ciddi bir derdi olduğu görülüyor. "Serhat" karakterini oynuyorsunuz ve o karakter oyunun ilerleyen bölümlerinde "gerçek bir sanrıdır" diyor. Felsefi olarak geçmişten bugüne(ve yarına) bu görüşü savunanlar oldu/olacak. Sizce kapitalizm "sanılan gerçeklik" sürecini hızlandırdı mı?

Kapitalizmin amaçlarından birinin, insanlığa gerçeği dert edinecek alanı bırakmamak olduğunu düşünüyorum. Gerçeği parçalıyor kapitalizm. Dağıtıyor, kesiyor, ince ince kıyıyor, boyuyor, bileşenlerinin formunu ortadan kaldırıyor ve sonra kendi hedeflerine uygun olarak yeniden bir araya getiriyor. Ortaya çıkan bu yeni şey, gerçeğin suni bir kopyası bile olamıyor artık. Gerçek, kanserojen maddelerden müteşekkil plastik bir oyuncağa dönüşüyor. Bu oyuncakla oyalanıyor insan. Ha bunu hissetmiyor değil. Varlığının her zerresinde hissediyor. Bunalıyor. Boğuluyor. Ne yapsa mutlu olamıyor. Mutluluğu da bir hedef hâline getirmiş durumda çünkü. Onu kazanmak istiyor. Başka türlüsü içinse vakte ihtiyacı var. Nefes almaya, durmaya, bakmaya, bedel ödemeyi göze almaya… Gelgelelim, kapitalizm kişiye bu alanı tanımamakta fazlasıyla hünerli ve oyuncakları da göz alacak denli çekici.

Oyun, kapitalizmi, pazarlama ve gerçekliğin simülasyonu noktasında ele alırken, orta (üst) sınıfa da, o sınıfın değerleri üzerinden eleştiride bulunuyor. Orta sınıfla bir derdin olduğu söylenebilir mi?

Muhakkak, çünkü ben de orta sınıfa mensup biriyim. Bu sınıfın bütün marazlarına, aklım erdiğinden beri şahidim. Aslında bugüne kadar yazdığım oyunların hepsinde temel meselelerimden biri budur. Küçük burjuva ahlakının ikiyüzlülüğü… Yazdığım ilk oyun olan "Salgın", orta sınıftan bir ailenin evinde geçiyordu.Öğüt'te de hikâyenin merkezinde gene böyle bir aile vardı. Parti'de bir grup iyi eğitimli, meslek ve para sahibi insan bir bekârlığa veda partisinde bir araya geliyor ve içlerine düştükleri çukurdan çıkabilmek uğruna küçük burjuva ahlakının bütün çukurlarına düşüyorlardı. Bir tek Eşyanın Tabiatı ayrı bir yerde durur belki. Onda, varsa eğer, tabiatını daha ön plana almaya çalıştım insanın.

soner736

Oyun, güncel bir metin üzerine kurulu. Sosyal medya, video, cep telefonları, şiddetin içselleştirilmesi, bomba, sosyal konumların insan kişilikleri üzerine belirleyiciliği, mahrem olanın pazarlanması… Popüler olanın insan ilişkilerine sirayet edişi tam olarak ne zaman meydana geldi sence?

"Popüler" sözcüğü etimolojik olarak Latince popularis kelimesinden geliyor. “Halka ait, halka uygun, halkça sevilen” demek… Çok da yeni değil demek ki popüler olanın insan ilişkilerindeki etkisi. Bugün her zerremize nüfuz edişine ise belki ilk televizyon yayınını milat gösterebiliriz, belki Beatles’ı, belki Ses Dergisi’ni, belki ilk çok kanallı yılları ya da hiç olmazsa interneti! Andy Warhol’un bile tahayyül edemediği günleri yaşıyoruz. Bugün artık herkes günde en az 15 dakikalığına ünlü. Herkes kendi yayınını yapıyor artık.

Yediği, içtiği, eşinin yeni gömleği, bir buçuk dakika önce doğan çocuğunun daha kundaklanmamış bedeni, anneannesinin 70. yaş günü partisi… Hepsi bir tıkla takipçilerine ulaşıyor ve kişi bu yolla kendi ününü yayıyor, kendi sosyetesini yaratıyor. Bugün artık dileyen her insan kendi gösterisinin senaristi, kurgucusu ve yönetmeni… Fakat işin belası şu ki “Şov devam etmeli!”.

Nerde, hangi günlerde oynuyorsunuz?

“Popüler Gerçek”i 6 Ocak’ta Beylikdüzü Torium’da, 12 Ocak’ta Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde, 13 Ocak’ta Başakşehir MOİ Sahne’de, 19 ve 26 Ocak’ta da Profilo Kültür Merkezi’nde oynuyoruz.

Bir de “Macbeth” var, geçtiğimiz sezonun sonunda, 20. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyerini gerçekleştirdiğimiz. O da 8 Ocak’ta Caddebostan Kültür Merkezi’nde, 9 ve 20 Ocak’ta ise Profilo Kültür Merkezi’nde olacak.

Bir de İzmir turnemiz olacak Ocak ayında. 17 Ocak’ta “Macbeth”le, 18 Ocak’taysa “Popüler Gerçek”le İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Sabancı Kültür Sarayı’ndayız.