İnsanlığın ortaklığı

Bizim coğrafyamızda her ne kadar sıkışmış olsa da insanlık şu anda, insanları bir arada tutacak ortak değerler tarihte gizlenmiş yerlerden ortaya çıkarılmalı.

Ayşegül Karakülhancı Duman

babil-kulesi

Sanatçı Marta Minujin’in dünyanın farklı dillerinden bin tane kitaptan oluşan enstalasyonu.

Eski Ahit’e göre insanlar, ta ki Babil Kulesi’ni inşa edene kadar ortak bir dil konuşuyorlardı. İnsanların burnu büyüklüğü tanrıyı kızdırdı, ve ceza olarak da tanrı insanlığı, farklı dillere ve milletlere ayırdı.

Antik çağlarda bile insanların ortak bir dilinin olduğuna inananlar olmuştur. Mesela  Herodot‘un anlatımına göre (2. Kitap, II. Bölüm), eski Mısır Firavunu I. Psamtik (M.Ö. 663-610) dillerin ortak kökenini bulmaya şöyle çalışmıştır: İki küçük bebek bulur, onları bir çobana verir, çobana onlarla kimsenin konuşmamasını söyler, çocuklar izole bir ortamda büyürler ve ağızlarından ilk çıkan kelime “bekos” olur, yani  Frigce “ekmek”. Böylece Frig’lerin, Mısır’lılardan ve diğer milletlerden de önce oldukları ve ilk dilin de Frigce olduğu sonucu çıkarmış olur. Tabi bu Herodot‘un anlatımı -öncesinde ve de sonrasında başka birinin benzer bir aktarımı yok. Başka bir deneyi de, kendisi akıcı bir şekilde on dil konuşabilen İskoçya’lı Jakob (1473-1513) yapmış. Ortak dili bulmak için uğraşmış mutlaka başkaları da vardır.

Günümüzde New Mexico’daki Santa Fe Enstitüsü “İnsan Dillerinin Evrimi” (Evolution of Human Languages) konusunda araştırma yapan aktif bir enstitü. Aslında uzun zamandır tüm dillerin ortak bir ata dilden evrildiği Proto World Language (izole veya ölü dillerde buna dahil) hipotezi mevcut. Bu dilin varlığı hem tarihsel, biyolojik hem de psikolojik olarak temellendirilebilir. Zaten böyle bir ortak dil olduğu mitoloji ve dinlerde de kabul gören bir görüş. Tabi bu insanlığın ortak dili tezi, dolaylı olarak Homo Sapiens’in Afrika’dan küçük bir grup olarak çıkışının genetik araştırmalarını da desteklemiş oluyor. Ama elbette bazı dil bilimciler diller arasında her ne kadar az ya da çok benzerlikler olsa da, arada 50.000 yıllık gibi çok büyük bir zaman aralığı bulunduğundan, bu tezi doğrulamanın imkansız olduğunu söylüyorlar.

Üzerinde öküz, leylek ve tilki rölyefi bulunan birçok stelden biri.

Üzerinde öküz, leylek ve tilki rölyefi bulunan birçok stelden biri.

Örneğin Urfa’da keşfedilmiş olan, avcı-toplayıcı insanların ilk defa yerleşik hayata geçmeye başladıkları ünlü Göbekli Tepe’de arkeologlar, bloklar üzerinde çoğunluğu yılan, tilki, aslan, yaban domuzu, leylek, avlanan köpek gibi vahşi hayvanlardan oluşan rölyeflerin yanı sıra 20 farklı sembol keşfetmişler. Bir daire içerisinde hilal, “C” harfine benzeyen bir şekil, eğik (veya düşük yapılmış) “H” harfine benzer bir şekil, ve de açık halde yapılmış eller var. Bu semboller yazının kökeni olabilir diye düşünüyor Bonn Üniversitesi’nde Mısırbilimi ve yazı uzmanı olan Ludwig Morenz. “İşaretler Mısır hiyerogliflerinden iki kat daha eskiler ve büyük ihtimalle insanların düşünce dünyasında kültürel bir devrime neden oldular”, diyor Morenz. “Tabii bu semboller 12.000 yıl önce insanların konuştukları dili yazıya döken piktogramlar değiller, ama anlamları vardı. Mesela yılan “tehlike” veya “mevcut olmama”  anlamına geliyor olabilir, ya da el işareti “savunma” anlamında yorumlanabilir belki” diye ekliyor. Göbekli Tepe’nin yanı sıra el işareti ve yılan resminin benzeri bulunmuş olan neolitik yerleşim yerleri arasında Suriye sınırları içerisindeki Jerf El Ahmar ve Halep’in 25 km. kuzeyindeki Tell Qaramell de bulunmaktadır. Tell Qaramell’deki işaretlerin bir düzen içerisinde kendini tekrar ettiği görülüyor, Morenz bunun bir tesadüf olmadığını, bu kültür bölgesinde insanların 12.000 yıl önce ortak işaretler kullanmakta anlaşmış olduklarını söylüyor. Bu işaretlerin toplumsal ve kültürel bilgiler taşıdıklarını düşünüyor Morenz.

Gerek neolitik dönemin kültürel ortaklıklarının keşfi, gerek antik çağlarda inanılan insanlığın ortak bir dilinin olması veya diller arası benzerliklerin kabülü bizi bir noktaya götürüyor, o da kendi varlığımız, ne kadar bütünü kapsarsa, insanlık olarak o kadar çok barış halinde birlikte yaşama umudumuzun büyük olabileceğine. İnsanların ortaklıkları, ayrıştıkları noktalardan çok daha fazla.

Kimi ülkelerde yerel diller koruma altındalar, yerel dialektler teşvik edilir. Mesela Köln’de konuşulan ve Germenler’in bir kolu olan Franklar’ın etkisiyle oluşmuş lehçe “Kölsch” (okunuşu: Kölş) gibi. Günümüzde bile hala Kölschçe yazan ünlü Köln’lü edebiyatçılar var. Almanya’da karnaval zamanında Köln ve çevresinde bu dialektte şarkılar söylenir; Kölsch eserlerin bulunduğu kütüphane mevcuttur; Kölsch dilinde kitap satan kitapçılar, bu yerel lehçeyi kullanan tiyatro grupları var. Aynı şekilde Almanya’nın başka lehçelerinde televizyonda diziler izlemek veya farklı şivelerde sanat yapan insanlar görmek, duymak mümkün. Bu çok kültürlülüğü kendi içinde koruyan ve geliştiren bir yaklaşım. Özellikle sanayii toplumu diye düşünülen bir yerde bu özgünlüğün korunmaya çalışılması övünülecek bir çaba.

Tüm bu örneklerden şunu görüyoruz ki, bizim coğrafyamızda her ne kadar sıkışmış olsa da insanlık şu anda, insanları bir arada tutacak ortak değerler tarihte gizlenmiş yerlerden ortaya çıkarılmalı. Bu ortaklıkları vurgulayan bilimsel çalışmalar insanlarla daha çok paylaşılmalı ki, uzun vadede umutlu olabilelim. Tutuklu bulunan Dil Bilimci Necmiye Alpay’a, diğer tutuklu yazar, sanatçı, gazeteci insanlara bir gülümseme armağan edebilelim, kendi dillerinde yayın yaptığı için veya muhalif duruşu olduğu için kapatılan medya kuruluşlarındaki çalışanlara, yola devam edebilmeleri için yollarını aydınlatabilelim. Kendi yöresel ağzı veya şivesiyle konuşabilsin insanlar utanmadan, kendi dillerimizi çocuklarımıza öğretmenin önemini unutturamasınlar bizlere! Yaptığımız her faaliyetin, attığımız her adımın insanlığın büyük resminde yeri olduğunu unutmamak için bize ait ne varsa sahip çıkalım -kesme işaretimize de! Çünkü: konuştuğumuz dillerimiz, kullandığımız yazılarımız ve var olan herşey, bizlere aktarılmış olan ortak emeğin, ampirik bilgilerin toplamı. İnsalığın bu gezegende barış içersinde yaşayabilmesinin tek yolu, bu bilgilerin akışını sağlamaktan geçer. Psikolog ve yazar sevgili Gündüz Vassaf’ın da “Ne Yapabilirim?” isimli kitabında yazmış olduğu gibi: “Nasıl bir gelecek istediğimiz geçmişimizde nasıl bir tarih arayacağımıza bağlı”. Barışın tarihini de böyle yazabileceğiz belki.