İnsanlar Dünya’nın merkezi değil

Sanatçı ve akademisyen Katherine Behar’la Pera Müzesi’nin en ilginç sergilerinden biri olan Veri Girişi'ni konuştuk. Behar'a göre bu serginin amacı bir anlamda kesin bir geleceğin olmadığını söylemek...
Katherine Behar'ın eserleri Kuzey Amerika ve Avrupa’da birçok festival, galeri ve performans mekânında sergilendi.

Kültigin Kağan Akbulut  kultigin.akbulut@gmail.com

İnternet üzerinde yaptığımız her hareket bir şekilde, Amazon serverlarında, deniz altındaki fiber optik kablolar arasında yer kaplıyor. Sadece oluşturduğumuz bir dosyadan bahsetmiyorum, Facebook’taki her like, Twitter’daki her kalp ciddiyetle saklanılması gereken bir veri. Bulut bilişimde billurlaşan bu büyük kütle Katherine Behar’ın Veri Girişi sergisinin temelini oluşturuyor.

Her gün kullandığımız teknolojik alet edevat, yüzyıllar boyunca kullandığımız ölçme metotları, tuşlara basarak “performe ettiğimiz” büyük veri Pera Müzesi’nin en ilginç sergilerinden biri olan Veri Girişi’nin ana teması. Sanatçı ve akademisyen Behar’la sanat ve teknoloji arasında gidip gelen bir röportaj gerçekleştirdik.

Size göre yeni medya sanatı nedir? Şu anki üretilen işler üzerinden yeni medya sanatını nasıl tanımlarsınız?

Yeni medya sanatı geniş bir alanı kapsıyor. İsminden de anlaşılaşılacağı gibi gelişen teknoloji baz alınıyor. Ama ben de dahil birçok yeni medya sanatçısı bugünün yeni teknolojileriyle birlikte eski teknolojileri de kullanıyor. Kullandığımız eski teknolojileri yeniden yorumluyorlar, yeni amaçlar geliştirmek için hackliyorlar. Bazı sanatçılar da gelişen ana akım teknolojileri kullanıyor. Ama tamamına bakarsak, ben de dahil çoğu yeni medya sanatçısı teknolojinin eleştirisini yapıyor. Teknolojiyi bakmadan kabullenmektense, insan eliyle yapılmış kültürel bir öğe olarak inceleyen eleştirel bir pozisyondalar.

Sizin işleriniz yeni medya sanatı içerisinde nerede duruyor? Bu form içinde nerede konumlandırırsınız çalışmalarınızı?

Ben aslında yeni medya sanatı kariyerime sonradan geçtim. Geçmişimde parformans sanatı vardır. O nedenle yaptıklarımı diğer yeni medya çalışmalarından ayıran yön performansla olan ilişkim. İki alanda da çalışıyorum ancak kendimi yeni medya sanatçısı olarak tanımlamadan önce performans sanatçısı olarak tanımlıyorum. Bu nedenle yeni medya geniş bir alanı kapsıyor, dedim. Benim performans alanındaki geçmişim, teknolojinin kendini nasıl performe ettiği üzerine düşünmemi sağlıyor. Mesela sergide Roomba Rumba isimli işim var, kelimenin gerçek anlamıyla robotların performansı üzerine bir çalışma. Aynı zamanda biyolojik bir varlık, insan olarak teknolojiyi nasıl performe edebileceğimi düşünüyorum. Mesela herkes Büyük Veriyi Modellemek videosundaki kişinin bilgisayar animasyonu olduğunu düşünüyor ama aslında oradaki kişi benim. Yani büyük veriyi performe ediyorum, kendi bedenimle büyük veriyi bedenleştiriyorum. Bu benim sanatımdaki performans ile dijital arasındaki bağı kuruyor aslında.

Pera Müzesi’nin geçen hafta açılan iki yeni sergisi salı günü itibariyle ziyarete açık. Teknoloji ve sanatı buluşturan işlerinden oluşan Veri Girişi sergisiyle Katherine Behar, günümüz bilgi teknolojilerini inceliyor. Pera’daki diğer sergi de Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin işlerinden bir seçki niteliğindeki "Karşılaşmalar" sergisi.

Ben de aslında bunu soracaktım. Performans ile dijital arasındaki bağı nasıl kuruyorsunuz?

Daha önceki E-Atık sergimin kataloğunda tarihçi ve akademisyen Anna Watkins Fisher’ın makalesi vardı. Büyük Veriyi Modellemek işim üzerine yazmıştı. Odaklandığı şey önemli: Modelleme düşüncesi yeni medya sanatının her yerinde ve birden çok anlama geliyor. Bilgisayar destekli modeller, davranış modellemeleri vesaire. Aynı zamanda hayatımızın diğer alanındaki teknolojide de yer ediyorlar. Diyor ki, bu videolar bu tarz bir modellemeyle performans sanatındaki modellik arasında bağ kuruyor. Aynı zamanda E-Atık heykel serisiyle de bağ kuruyor. Bu işte kitlesel kullanımdaki usb bellek gibi birçok malzeme var. Gelecek fosilleri olarak adlandırdığım şeyler. Bugünden geleceğe kalması için hazırladığımız kille yapılmış modeller gibi düşünün. Organik, insan eli değmiş bir öze getirmeye çalışıyorum.

Bulut bilişim bu serginin temel konusu olarak duruyor. Amazon’dan Netflix’e, Dropbox’tan Google’a kadar birçok şirket bununla ilgileniyor, geleceğin problemi belki de. Silikon Vadisi dizisini izlemişsinizdir, oradaki temel mesele de buydu. Niçin bulut bu kadar önemli bir mesele? Ve sizin sanatınızda nerede duruyor?

Bu meseleye birkaç açıdan yaklaşabiliriz. Sergi kataloğunda benimle Tong-Hui Hu arasında bir röportaj var. Onun A Prehistory of the Cloud (Bulutun Tarihöncesi) isimli geçen sene MIT Press tarafından yayımlanan bir kitabı var. Ben buradaki işlerin bir kısmını yaparken kitabı okudum ve onun bulut düşüncesi benim düşüncelerimi derinleştirdi. Şuna dikkat çekiyor: Bulut bir yandan bir mit, materyal olmayan bir şey. Ancak bir yandan da fiber optik kablolar gibi dataların depolandığı yerlerin fiziksel yapısı var. Aynı zamanda kitapta sorunuzun ilk bölümününe de cevap veriyor, bu şirketler neden ilgileniyor bulutla? Bulut aslında bilgisayarın eski versiyonuna götürüyor bizi. Eski bilgisayarlarda timesharing diye bir kavram vardı. Bilgilsayarların pahalı ve büyük olduğu dönemler, bir üniversitenin tek bir bilgisayarı var mesela. Ve bütün bilimciler, herkes o bilgisayar üzerinde çalışırken zamanı paylaşmak zorunda. Sistem yöneticisinin de bir polis gibi zamanı bölüp düzen sağlaması için şu anki kullanıcı temelli kişisel bilgisayarları oluşturan kullanıcı (user) kavramını ortaya çıkardılar. Bu bulut platformlar da farklı kullanıcıların olduğu paylaşım düşüncesine götürüyor bizi. Bir kullanıcı var tabi ancak bilginin tamamına istediğiniz gibi erişemiyorsunuz. Amazon bütün bilgilere erişmenize izin vermiyor mesela. Bu açıdan önemli bir konsept. Burada sosyolojik olarak bireyin bir krizi var. Kişisel bilgisayar düşüncesi bulut sistemine dönüyor. Bağımsız bireysel düşünce kayboluyor.

Sizin sanatınız açısından bulut neden önemli?

Bulut ağırlıksız, nebulus gibi bulutsu bir yapıda. Nerede olduğunu bilmiyorsunuz, şeklini ve yerini tarif edemiyorsunuz. Şununla ilgileniyorum, neden bulutla birlikte bedensiz, kavraması zor bir bilgisayar düşüncesine vardık? Hatta neredeyse mistik bir noktaya vardı bilgisayar, bu da teknolojinin anlaşılmasını yanlış yönlendiriyor. Bu nedenle yaptığım bulut projelerinde bulut düşüncesini fiziksel bir şeye dönüştürmekle ilgileniyorum. Veri Bulutu işimde 6000’den fazla klavye tuşuyla kapladığım bir heykel var. Bence tuşlar kişisel girdileri simgeliyor. Bu nedenle tuşlarla datayı büyük bir kütleye dönüştürüyorum. Veri (data) kelimesinin İngilizce’deki ilk 1640’lı yıllarda bir dinbilimci tarafından “a heap of data” (bir veri kümesi) olarak kullanıldı. Kelimenin etimolojisi eski İngilizce’de devasa bir kaya ya da tepe anlamına geliyor. Kelime aslında temel olarak dağ anlamında. Istanbul’un bu tepelerini ve üzerindeki bulutları görmek de bu açıdan beni etkiledi. Burada gördüğüm hareket eden bulutlar da tepeler gibi.

tekno2

Data meselesinden devam edersek… Evrensel bir ağırlık ölçüsü birimi olarak dirhem ve veri arasında bir bağ kuruyorsunuz. Pera Müzesi’nin Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri koleksiyonuyla da bağlantılı işler yapıyorsunuz. Sizce dirhem ile veri arasında nasıl bir ilişki var?

Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri koleksiyonu üzerine Bulut Profilleri isminde diye bir seri iş yaptım. Bu işlerde halihazırdaki sergi mekanına müdahale ettim. Müzedeki objelerle bağ kuruyor benim işlerim. Birincisi bu objeleri etkileyici buluyorum, büyüleyiciler. İkinci olarak da kullanım amaçlarına bakıyorum: Evrensel standartlar oluşturma. Burada ölçtüğünüz bir objeyi başka bir şehirde de aynı ölçüde hesaplıyorsunuz ve ticaret yapmanıza olanak sağlıyor. Ağırlık ölçüleri bütün dini metinlerde vardır. Çünkü bu sayede topluma sahip olduğumuzu olduğunu anlarız. Bu nedenle de sosyal objelerdir.

Data da aynı zamanda evrensel bir ölçüdür. Buradaki dijitalleştirdiğimiz şeyi başka şehirde de alabiliriz. Istanbul’daki bir dirhem üzüm New York’a seyahat gerçkeleştirse de ölçüsü aynıdır. Ben buradan 3D çıktı almak için bir dosya oluştursam New York’tan çıktısını alabilirim. Benzer bir standartlaşma var yani. Aynı zamanda kendimizi de standartlaştırıyoruz. Pasaportlarımızda dijital kayıtlar oluşturuyoruz. Buna sosyal açıdan baktığımızda da farklı mekanlar arasında katılım sağlıyoruz aslında.

Bulut Profilleri serisindeki modellemeyi nasıl gerçekleştirdiniz?

Bu projede önce bir dansçıyla çalıştım, Ekaterina Sknarina. Eski bir Rus jimnastikçi, dolayısıyla çok esnek bir kadın. Aynı zamanda Fred Kahl isminde 3D baskı uzmanıyla çalıştım. İnsan bedenlerini 3D modelleme konusunda uzman. Bu bulut kostümlerini Ekaterina’nın üzerine giydirdik ve bütün açılardan taradık. Bu bilgileri de alıp Silvia Ruzanka isimli bir animatörle çalıştık. Her pozisyon için 2 farklı dosya oluşturduk. Birincisi vücudunun genel açılarını aldığımız dosya, ikincisi de detayları aldığımız dosya. Koleksiyondaki metal dokular da beni etkiledi ve üçüncü bir dosya olarak dokuları ekledik. İlginç olan şu ki bir insanla başladık ve insan olmayan iki farklı formla sonuçlandırdık.

E-Atık işinizde bir distopya betimliyorsunuz. Katalogda da bilimkurgu edebiyatından birçok referans var. Bilimkurgu edebiyatından ne kadar etkilendiniz?

Bilimkurgu edebiyatından çok etkilendim. E-Atık benim için mizahi distopya gibi bir yerde duruyor. E-Atık’ta özellikle estetik açıdan bilimkurgudan esinlendim. Bu iş için küçük bir önsöz yazdım, sergide de okuyabilirsiniz. İnsanların yok olduğu ancak onların tasarladığı makinelerin hayatlarına devam ettiği bir hikayeyi anlatıyorum. Ama ayrıca şunu düşünüyordum, bu objeleri doğuran ne? Beni çeken şeylerden biri aşırı üretim, buradaki objelerden milyonlarca var ve hepsi de plastikten yapılma. Fabrikalar büyüyüp fazla üretime ulaşırsa ve sonrasında fabrikalar batıp ekolojik bir yıkım gerçekleşirse geriye kalacak tek şey bu objeler, çünkü plastikler. İnsana hizmet etmek için oluşturulan bu objeler programlandıkları görevle hayatlarına devam edecekler. Bir yandan da toprak onları içine alıyor. İnsan merkezli olmayan bir bakış açısı var burada. Aslında bu serginin temel dertlerinden biri de bu. İnsanlar dünyanın merkezi değil ve insan sonrasında neler olacak. Taşla makine arasında bir ilişki var. Aynı şekilde Roomba Rumba işinde robotla bitki arasında bir ilişki var. Biz olmadan da birbirleriyle yaşayabilirler.

Sizin kişisel gelecek tahmininiz ne peki? İşinizde olduğu gibi bir E-Atık dönemi olacağını düşünüyor musunuz?

Bence E-Atık dönemi gelirse bu makineler çalışmaya devam etmeyecekler. Maalesef ki bu makinelerin çoğu sonrasında bozulmak üzere tasarlanmış. 2 liralık bir usb bellek alırsınız, bozulur ve yeniden alırsınız. Sonsuza dek sürmeyecekler.

Yani bu kadar distopik düşünmüyorsunuz?

Distopik düşünüyorum aslında. Ve E-Atık’taki gibi bir durum olmasını da isterdim. Ama çok uzun gelecekte içine girdiğimiz yolda, iklim değişikliği bu dünyada devam etmemize olanak vermeyecek. Bence insanın dışındaki hayatın diğer formları hayatlarına devam edecek. Ama röportajı bu kadar olumsuz bitirmeyelim. Bu serginin amacı bir anlamda kesin bir geleceğin olmadığını söylemek. Mizahi distopya dedim çünkü objelerle olan ilişkimiz şefkatli bir ilişki olmalı. Bu objelerle iyi ilişkiler kurarsak kötü bir sona gitmeyiz.