‘Körleri anlamak için gözlerinizi kapatmanız anlamsız!’

Kendisine engelli değil, sakat demeyi tercih eden Yusuf Ak, empatiyi yanlış bir denklem üzerine kurduğumuzu belirterek, Kürt olmayı anlamak için nasıl ki sarı-kırmızı-yeşil poşuyla dolaşmamız anlamsızsa, körleri anlamak için de gözlerimizi kapatmamızın anlamsız olacağını ifade ediyor.

Gündüz saatleri. Kırmızı bir tişört giyen Yusuf, üstünde su bardağı olan masada oturmuş, eli göğsünün üstünde gülümsüyor. Sol elinde telefonu var. Solunda iki gri sandalye. Duvardaki çerçevedeki fotoğrafta 'Dayanışma Konserine Bekliyoruz' yazıyor.
Google Haberlere Abone ol

İZMİR - Geçtiğimiz aylarda İsrail Sağlık Bakanlığı’nın Covid-19 hastalarının solunum cihazına bağlanması gerektiği durumlarda, kimlere öncelik verileceğiyle ilgili yayımladığı belge tartışmalara yol açmıştı. Covid-19’un yayılması durumunda engelliler ile ağır kronik hastalığı bulunanların solunum cihazlarından “en son faydalandırılacak kişiler” olacağı yönündeki kararları içeren söz konusu belge, öjenizmin yeniden mi üretildiği sorusunu akla getiriyor. Peki, her sevgi engeli aşar, hepimiz engelli adayıyız diyenler engellilere karşı nasıl yaklaşıyor? Engelli bireylere ikinci derece yurttaş muamelesi mi yapılıyor? 3 Aralık Dünya Engelliler Günü’nde Yusuf Ak’la körlük ve sakatlık üzerine söyleştik.

Yusuf Ak, Maraş ve Adana Körler Okulu’nu bitirdikten sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Tarih Bölümü'nü bitirdi. Mültecilere yönelik çalışmalarıyla bilinen Halkların Köprüsü Derneği’nde aktif olarak çalışan Ak, kendisini Sakat Hakları Aktivisti diye de nitelendiriyor.

Kendisine engelli değil, sakat demeyi tercih eden Ak, empatiyi yanlış bir denklem üzerine kurduğumuzu belirterek, Kürt olmayı anlamak için nasıl ki sarı-kırmızı-yeşil poşuyla dolaşmamız anlamsızsa, körleri anlamak için de gözlerimizi kapatmamızın anlamsız olacağını ifade ediyor.

‘KARANLIK BİR 'KÖRLÜK' DURUMU DEĞİL, BİR 'GÖRME BİÇİMİ'

Birçok kişinin sormaya çekindiği veya varsaydığı bir soruyla başlayalım diyorum. Siz toplumun genelde kabul gördüğü anlamda karanlık bir dünya içinde misiniz?

Gözün görme yeteneği binlerce yıldan beri ışıkla eş tutulmuştur. Körlük, ışığın kullanılmamasını beraberinde getirir. Ama “karanlık” bir körlük durumu değil, bir “görme biçimi” aslında. Siz karanlık derken bile simsiyah bir şeyden bahsediyorsunuz. Ama bizim kurgulanmış böyle bir dünyamız yok. Ki eğer her yeri simsiyah görsek ya da algılasaydık yaşanmaz bir dünya olurdu. Zaten doğuştan kör olanlarda renge dair herhangi bir bağlam yok. Dolayısıyla bu bağlamı sizler kurmak zorunda kalıyorsunuz. Çünkü edebiyatta, sinemada, şarkılarda kısaca hayatın her alanında kör temsili bu şekilde karşımıza çıkıyor.

Avcı-toplayıcı dönemden bugüne, kısacık göz kapağını kapatarak kör olduğunu sanan kimseler karanlık üzerinden bir korku kültü geliştiriyor. Körlerin acı çektiği, mutsuz olduğu, bir zindan hayatı yaşadığı inancı oluşuyor. Haliyle kendi ötekisini yaratan insan, merhamet ya da mağdur eksenli bir duygu açığa çıkarıyor. Şaşıracaksınız ama eski Yunan trajedi yazarlarından Euripides, gözlerini kaybetmiş insanların yapabileceği en akıllıca hareketin intihar etmek olduğuna inanmıştır. Bugün de empatiyi yanlış bir denklem üzerine kuruyoruz. Kürt olmayı anlamak için nasıl ki sarı-kırmızı-yeşil poşuyla dolaşmanız anlamsızsa, körleri anlamak için de gözlerimizi kapatmanız anlamsız olacaktır. Bence kör bireyler için en korkunç olan şey aynı temsilin ticarileşmesi ya da farkındalık adıyla yaygınlaştırılması.

Örneğin sakatlara yönelik faydalı çalışmalar da üreten bir GSM operatörü, “Karanlıkta ve Sessizlikte Diyalog” diye bir müze kurarak körlüğü ve sağırlığı pazarlıyor. Az görmenin ya da hiç görmemenin ne demek olduğu konusunda tüm algılarınızı sonsuza dek değiştireceği iddiasıyla kendisini sunuyor. Burada insanların gözlerini ya da kulaklarını bir saat boyunca kapatıp, sakat bir rehber tarafından bir saat boyunca gezdiriliyor. Fantezi turizminde güzel bir karanlık deneyimi yaşayan kişi, “ben görme engellilerin yaşadığı zorlukları hissetmiş oldum” diyor. Ancak bu inanılmaz bir yanılsamadan ibaret. Bu arada karanlığın mistik bir tarafı da var. Görmeyenlerde ise karanlığa ve aydınlığa dair hiçbir şey yok.

Kırmızı bir tişört, altında pantolon ve siyah spor ayakkabıları giyen Yusuf, Sol omzunda çantası ve bileğinde tuttuğu poşetle caddede yürüyor.
Sağ eliyle tuttuğu bastonla da yolu yokluyor. Yusuf’un önünde karşıdan gelmekte olan insanlar, sağ tarafında yan yana dizilmiş
mağazalar ve eczane görülüyor.

‘ALDIĞIM KOKU, DUYDUĞUM SESLER PUSULAM OLUYOR’

Peki diğer yetiler? Duyularınız ve zaman algınız hakkında neler söylersin?

Göz dışındaki yetilerim olağanüstü olmasa da sürekli bu yetilerime daha fazla şans veriyorum. Aldığım ekmek kokusu, duyduğum uğultulu sesler pusulam oluyor. Zamanı nasıl anladığıma gelirsek, elinde hiçbir teknolojik araç-gereç olmayan gören bir kişi nasıl ki gökyüzüne bakarak ortalama zamanı tahmin edebiliyorsa, ben de tenime değen güneşten, burnuma çarpan kokudan, kulağıma çarpan hayvan seslerinden ya da ibadet ritüelleri olan ezan, çan sesinden ortalama saati kafamda canlandırabiliyorum. Fakat 20. yüzyılın ikinci yarısında teknolojide yaşanan gelişmeler doğaya karşı duyarlılığımızı ciddi derecede azalttı. Artık kulaklarımıza araba sesi, burnumuza egzoz kokusu çalınıyor. Zaten toplum olarak insan merkezli bir bağımlılıktan, teknoloji merkezli bir bağımlılığa yönelmiş durumdayız.

‘AKILDIŞI KÖR İMGESİNİ YIKABİLECECEK BİR ANLATI ÜRETEMİYORUZ’

Teknolojiden söz etmişken Aşık Veysel, Andrea Bocelli, Rençber Aziz, Ray Charles gibi çokça görme engelli müzisyenden söz edebiliyorken, bildiğimiz kadarıyla çok fazla edebiyatçıdan söz edemiyoruz. Teknolojik gelişmeyle beraber bunun daha da fazla olabileceğini düşünüyor musun?

Aramızda çokça öykü ya da roman yazarları var ama yeni bir sakatlık anlatısı geliştirme konusunda yetersiz kalındığını düşünüyorum. Edebiyatta, masallarda mistik ya da kaderci görüşlerden beslenen, akıldışı kör imgesini yıkabilecek postmodern bir anlatı üretemiyoruz. Yani imgeyi yıkıp; dinleme/dokunma/işitmeye dayalı bir dil kurgulamamız gerekirken, kendimizi görsellikle kuşanmış dile hapsetme gerçeğimizle yüzleşmeliyiz. Mesela sadece bilgisine sahip olduğumuz renkleri görüyormuş gibi betimlemek, gözlemleyemediğimiz nesnelere bakıyormuş gibi sunmaktan söz ediyorum. Bu anlamıyla düşünürsek sağlamcı ideolojinin konforuna sığınıyoruz gibi geliyor bana. Yeni masallar yazılmalı, çocukların zihninde oluşabilecek körlüğe dair tabuları tersinden okumalıyız.

Peki, körler hangi korkularla ya da saiklerle hareket ediyor?

Körlerin ve farklı yetilere sahip diğer sakatların büyük bir kısmı hâlâ tecrit edildiği evden, kapalı kurumlardan dışarı çıkamıyor. Bastonuyla dışarı çıkabilenler ise her türlü riski alarak bağımsızca bir yere gidip gelebiliyor. Ama bunu yaparken, evrensel tasarım mantığıyla hareket edilmediğinden 10 saniye sonra ölecekmiş gibi hareket ederek yaşıyoruz. Çünkü kılavuz çizgiler, asansörler, yürüyen merdivenler gibi sakatlar için planlanmış alanların inanılmaz derecede gasp edildiği bir ortamda yaşıyoruz sonuçta.

‘KÖRLÜK, BİR CEZALANDIRMA ARACI OLARAK KARŞIMIZA ÇIKIYOR’

Sadece gasp mı? Toplumun size bakışı ve körlük algısı hakkında neler söylemek istersin? Daha doğrusu toplum sizi nasıl görmek istiyor?

Şunu söyleyebilirim ki toplum yeterince ne körlerin ne de diğer sakatların yaşayışları hakkında bilgi sahibi değil. Bir de bin yıllardır gelen sakatfobik kültürün inşası ve güçsüz olanın yok olacağı düşüncesine dayanan Sosyal Darvinizm, bu olumsuz tutumu daha çok tetikliyor.

Tarihe yolculuk yapmak gerekirse; körler örneğin antik Yunan ve Roma’da olduğu üzere öldürülüyor. Oidipus gibi mitolojik karakterleri, Malazgirt Savaşı’nda ismi zikredilen Romen Diyojen’in sonunu incelediğimizde körlük cezalandırma aracı olarak karşımıza çıkıyor. Platon ve Aristo gibi bazı filozofların düşüncelerine baktığımızda ise sakatlara yaşama hakkı tanımıyor. Yaşayabilen büyük çoğunluk da ya müzikle uğraşıyor ya dilencilik yapıyor ya da fuhuşa itiliyor. Kutsal kitapları incelediğimizde körlük, tanrının bir cezası ya da imtihanı olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle 20. yüzyılda yaşanan iki büyük savaş sonucu sakatların artışı devletlerin körlere ve sakatlara yaklaşımını değiştirse de halen yeterince ilerleme kat edildiğini düşünmüyorum.

Sonuç olarak; hayranlık, trajedi, kahramanlık, mağduriyet, yoksunluk, kaderine terk etme “kör ve sakat” kimliğinde toplanıyor. Hakim sosyal eğilim, duygusal bir yaklaşımdan güç alıyor. Buna itiraz ettiğinizde ise nankörlük yapmakla suçlanıyorsunuz. İnsanların kafasında ideal bir kör var ve sen o idealin dışında bir yaşam yarattığında dışlanıyorsun.

Gündüz saatleri. Kırmızı bir tişört giyen Yusuf, üzerinde bir su bardağı ve Braille kitap olan masanın önünde oturmuş, sol elinde tuttuğu telefonla uğraşıyor. Yusuf'un solunda üzeri görünen iki gri sandalye, camlarda beyaz ve çiçek desenli perdeler, Duvara asılı çerçeve ve çerçevenin içerisinde siyah beyaz bir fotoğraf, fotoğrafta "Dayanışma Konserine Bekliyoruz" yazısı göze çarpıyor.
‘ÇİRKİN OLMAYI SEVİYORUM’

Mesela bir mağazaya ya da markete gittiğinde neler yaşıyorsun?

Bazı mağazaları tenzih ederek söylüyorum. Ya ilgilenmek istemiyorlar ya da tavırlı davranıyorlar. Hızlı hareket etmemizi isteyen davranışlarla karşılaşabiliyoruz. "Neden tek başına geldin? Neden ailen yanında değil?" gibi bizler açısından sıradanlaşmış sorulara kayıtsız kalmak mümkün olmuyor. Pandemi nedeniyle mağazaların marketlerin dijitalleşmesi bizler açısından avantajlı olsa da uygulamaların ekran okuyucularımızla entegre olmaması, gönderilen ürünlerin son kullanma tarihlerinin online paylaşılmaması bir dezavantaj.

Peki, herhangi bir yere gittiğinde senin nasıl göründüğüne ilişkin bir söylem geliştiriliyor mu?

Kesinlikle… Göze hitap eden bir elbise giydiğimde çok yakışıklı olduğum söyleniyor. Fakat benim nazarımda en güzel elbise dokunduğumda güzel his uyandırandır. Belki de hiçbir zaman hissetmeyeceğin bir duyguyu karşıdaki kişi dayatabiliyor. Aslında bilinçaltında sana şu mesajı veriyor: “Artık bu şekilde giyinmelisin.” Sana bu duyguyu verdiklerinde tabii karşıdakinin görselliğini memnun edecek şekilde giyinmeye özen gösteriyorsun. Bu da benim açımdan problem. Bazen görüntünün kudretine karşı boyun eğsek de normatif bakış açısıyla söylersek “çirkin” olmayı seviyorum.

‘HABERLERDE YER ALAN KİŞİLERİN FOTOĞRAFINI MERAK EDİYORUM’

Görme engellilerin kendilerini daha fazla fark ettirmesi, daha fazla talepkâr olmasıyla değişim gerçekleşecek diye düşünüyorum. Sizin inatla hatırlattığınız önemli bir konu betimleme. Mesela gazetelerde haber fotoğraflarının betimlenmiş olması sizin için neden önemli?

Haberlerde yer alan kişilerin fotoğrafını çok merak ediyorum. Mesela giydiği elbiseyi, el hareketini, nasıl baktığını… Bir fotoğrafta sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın olduğunu bilmemin hiçbir karşılığı yok. Çünkü haberi okuduğumda zaten onun çıkarımını yapabiliyorum. Ama onun fotoğraftaki görünen yüzünü bilmiyorum. Yani ben haber metnine yansımayan görüntüyü merak ediyorum. Gazetelerden isteğimiz, fotoğraf altına betimleme koymaları ve karikatürleri betimlemeleri. Kör okuyucu kitlelerinin de olduğunu varsaymalılar.

‘YAYINEVLERİNDE HÂLÂ BİR FARKINDALIK OLUŞMADI’

Bir dizi sesli kitap olmasına ve yasal anlamda her kitabı okuyabilme hakkınız olmasına rağmen yayınevleri de size karşı duyarsız. Bu konuda neler söylemek istersin?

Son 200 yıldır sadece braille adı verilen kabartılı kitaplar okuyor, seslendirilmiş kitapları dinliyorduk. Dolayısıyla yeni çıkan kitabın hem braille baskısını yapmak hem de seslendirebilmek yoğun emek gerektiriyordu. Fakat MP3 çalar ve kasetlerin yerini bilgisayar ve akıllı telefonların alması, beraberinde daha çok e-kitap dinleyebilmemize fırsat yarattı.

Örneğin bir kitap fuarına gittiğimde biyolojik farklılığımı belirterek kitabın sadece dijital halini okuyabildiğimi defalarca belirtmeme rağmen taleplerimi algılayamamalarını kabul edemiyorum. Halbuki ben o kitabı alıp zaten PDF olarak taratabilirim. Ama kitabı tarattığımda hem iki katı ücret ödemiş oluyorum hem de tarayıcılar bazı karakterleri tanıyamadığımdan sağlıklı bir şekilde okuyamıyorum. Kitap fuarında bulunan yazarlar ya da yayınevleri körlere e-kitaplarını engelli raporu ya da şifre karşılığında paylaşabilmeli. Ancak yayınevlerinde hâlâ bir farkındalık oluşmadı ve tüm iletişim kanallarını kapatıyorlar.

Az önce insanların kafasındaki ideal körden bahsettin. Peki, toplumda kabul gören, “ideal kör” kim sence?

İdeal kör; hak temelli savunuculuğa karşı sadaka kültüründen yana tavır alandır. Televizyonda izlendiğinde gözyaşı dökülen, ama beraber yaşanılmak istenmeyen kişidir. Bankada ve noterlerde iki şahit uygulamasına rıza gösterendir. Ama sadece bu değil… Erkek, heteroseksüel ve beyaz olmanın konforundan yararlanandır. Böyle bir kör tipi öne çıkarılmak istenir. Fakat son yıllarda hak odaklı STK’lerin artması bu durumun değişeceğine dair bir işaret bence.

‘HAKLARIMIZ İÇİN BİRİLERİNDEN LÜTUF BEKLEMEMELİYİZ’

Son olarak; engelliler için ne gibi somut çalışmalar yapılabilir?

Birçok somut çalışma sayabilirim. Fakat en acil olanlara değinmek istiyorum. Ankara’da SGK’den ihraç edilen bir topal bireyin beyanını hiç unutamıyorum. Diyor ki: “Siyasal iktidar, ilk defa engelliler ile engelli olmayanlar arasında ayırım yapmadı.” Lütfen KHK nedeniyle işlerinden haksız ve hukuksuz bir şekilde uzaklaştırılan, yoksulluğa itilen 2000 engelli işlerine iade edilsin.

Ekim 2018 verilerine göre cezaevlerinde 248 engelli yurttaş bulunuyor. Cezaevi koşullarının engellilere uygun olmadığı, yeterli olanaklardan faydalanamadığı, yargı sürecinde iddianameler, mahkeme kararları, zabıtları braille yazı olarak okuyamadığını çokça duymaktayız. Düşünebiliyor musunuz? Körler okulunda bizlere öğretilen braille yazı, yaşamınızda tanınmıyor. Özellikle büyükşehirlerden başlamak suretiyle her şehir ve ilçe belediyeleri engelli haritasını çıkarırsa kör, topal, sağır, vb. sorunlarına daha fazla odaklanabilir.

Aslında çokça çözüm var. Ama 'hak verilmez, alınır' düsturundan hareketle biz haklarımızı elde etmek istiyorsak birilerinden lütuf beklememeliyiz. Kimi zaman maden işçisiyle omuz omuza olmalı, kadınlara ve LGBTİ’lere yönelik cinayetlere karşı haykırmalı, toplumda sürekli ötekileştirilen veganların, iklim aktivistlerinin, hayvanseverlerin sesine ses katmalı, mültecilerin mültecilik statüsü kazanabilmesi için, ötekileştirilen halkların dillerini konuşabilmesi ve inançlarını yaşamasına dönük taleplerini sahiplenmemiz gerekiyor. Sakatların dahil olacağı yeni bir toplumsal dayanışma ağı inşa edileceği günlerin gelmesini umut ediyorum.