Ruh sağlığı hastaneleri... Depo hastaneler ve Covid-19 sürecinde durum-4    

Psikiyatri hastanelerindeki yaşam koşullarının ve fiziksel ortamın, ruh sağlığı hizmetlerinin gerektirdiği olumlu, tedavi edici ortam olmaktan uzak olduğu, kapalılık ve hareket kısıtlamasının sürdüğü söylenebilir. Üstelik şimdi salgın da bahane edilerek ziyaretçi görüşlerinin yasak olduğu ve az da olsa var olan etkinliklerin neredeyse tamamının yapılmadığı bir süreç yaşıyoruz.

Zafer Kıraç* kiraczafer@yandex.com

Ruh sağlığı hastaneleri-depo hastaneler konusunda dört bölümde tamamlamaya çalıştığım yazının son bölümünü okuyorsunuz. O kadar çok sorun var ki neresini anlatmak istesem başka bir yeri eksik bırakmış olacağım. Kısa kısa yaşanan genel sorunları anlatmak isterim. Yazımın devamında hasta ve hasta yakınlarıyla yapılan görüşme notlarını bulacaksınız.

PSİKİYATRİ HASTANELERİNİN GENEL DURUMU

Yaklaşık 2 milyon kişinin psikiyatrik teşhis almış olduğu ülkemizde en önemli sorun anladığım kadarıyla ‘damgalanma’. Bu konu kamuoyunun gündemine yıllardır çarpıtılmış haber başlıkları ve haberlerle geliyor ve bu alan marjinal bir alanmış gibi görülüyor.  Damgalanma her yerde; ailede, mahallede, hastanelerde ve tedavi ortamlarında, eğitimde, meslek edinme ve istihdamda ve ne yazık ki medya ve sosyal medyada.

Bilgilendirilme ve tedaviyi reddetme hakkı yani ‘Aydınlatılmış onam hakkı; hastanın durumu ve yapılacak tedavi süreci ile ilgili anlayabileceği bir dil ve biçimde açık ve doğru bilgiye erişim hakkı’ mutlaka sağlanmalıdır.

Ancak kısa süreliğine ve acil durumlarda kullanılabilecek olan ‘istemsiz yatış ve istemsiz tedavi’ hala çok fazla kullanılıyor. Bireyi istemediği bir tedaviye maruz bırakma kararı ancak yetkili mahkeme kararıyla olabilir.

Ruh sağlığı hastanelerinde bulunan ‘adli servis’ dediğimiz tutuklu ve hükümlü mahpusların kaldığı yerler sayıca çok yetersizdir. Var olanlar da insan hakları ve sağlığa erişim açısından utanılacak durumdadır ve aslında o kurumu yönetenler başta olmak üzere iktidara kadar uzanarak suç işlendiğini söylemek abartı olmayacaktır.

Uygun olmayan tecrit ve istem dışı alıkonulma yerleri olan hastanelerde suç işlendiği bilinmelidir ve uygulayanlar cezasız kalmamalıdır. Kötü muamele ile mücadelede şikâyet mekanizması bir yol ama iyi kullanılmıyor. Ve hala gerçekleşmeyen ‘bağımsız izleme’ ise kapalı kurumlar için en önemli eksikliklerden biri.

Depo hastaneler, ruh sağlığı hastaneleri başlıklı dizi yazımın dördüncü ve son bölümünü hasta yakınları ve hastalara ayırdım.

Genel olarak yaşadıkları sorunlar nelerdir, özellikle Covid-19 salgın sürecinde neler yaşıyorlar? Şunu söylemek lazım ki, temel problemler aslında 20 yıldır değişmiyor. Görüşmecilerim için rumuz kullandım. Yaşları 25 ile 55 yaş arası hasta ya da hasta yakınları.

İyilik Perisi (Rumuz), özel bir ruh sağlığı hastanesinde tedavi görmüş. Damgalanma, hastane seçimi ve salgın ile ilgili sorular sordum:

“Yıllar önce özel bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yatarak tedavi gördüm. O zamanki durumumun aciliyeti nedeniyle, herhangi bir damgalanma korkusu aklıma gelmedi açıkçası. Yine de bir devlet hastanesi yerine özel bir hastaneyi seçmemin nedeni daha iyi hizmet alacağımı düşünmemdendir.

Yattığım gün genel bir sağlık kontrolünden geçirildim. Bir odaya getirildim; her yer kablo, bilmediğim cihazlar. Üstüm çıplak olarak yatırıldım ve o vantuzlar bana takılmaya başlanırken aklıma ‘elektroşok’ geldi. Eyvah dedim. Kocaman bir eyvah. Gerçekten korktum. Bir soru soracak güçte ve güvende değildim zaten. Orada öyle yatıyorum. Kimse bana bilgi de vermiyor; seri olarak işlerini yapıyorlar. Sonunda yapılanın şok değil EKG olduğunu anladım. O anda rahatladım ama o anı ve o korkumu hiç unutmadım.

İlk geldiğim gün ben odamı göstermelerini bekliyordum. Sonra genç bir adam geldi ve bana ‘sen kendini ne sanıyorsun?’ dedi. Nasıl yani dedim? O kendini İsa sanıyormuş. Aslında ilginçtir, o adam sayesinde fark ettim. Uzun süre ben de kendimi iyilik perisi sanmışım…

Yattığım ilk günler zordu. Mutlaka psikolog ve psikiyatristimin ziyareti oluyordu. İkinci gün öğle vakti doktoruma bunlar geçecek mi diye sorduğumda, ‘geçecek tabii’ dediğini hatırlıyorum. Tam 21 yıldır bilfiil ilaçlarımı alıyorum. Daha iyiyim tabii. Yani bir şeyler geçti, biçim değiştirdi.

Sonrasında çok kötü olup da bir iki kez yoğun destek alabilmek adına özel bir hastaneye yatmak istediğim olmuştu. Ama uzun zamandır böyle bir korkum ya da isteğim yok. Ayrıca salgın döneminde böyle bir ihtiyaç hissetmek çok kötü olurdu. Bu süreçte, yani salgın döneminde çok fazla insanın ihtiyacı olsa da ertelemeye çalışacağını düşünüyorum.”

Çiftlik’e (Rumuz) bu dönemde tedavisinin nasıl gerçekleştiğini sordum. Covid-19 sürecinde çoğunlukla online terapiye geçildiğinden, bu uygulama ile ilgili deneyimlerini paylaşmasını istedim.

“Dönem dönem ruh sağlığı sorunları yaşayan biriyim. Büyük hastane deneyimim olmadı, daha çok özel hastane kliniklerine gittim. Bu sıralar salgın etkisiyle ruhsal sorunlarda artış var sanırım, hem kendimde hem etrafımda bunu gözlemleyebiliyorum. Psikoloğumla online görüşmeler yapıyorum. Yüz yüze görüşme gibi olmuyor tabii ama bu süreçte korkularım var; dışarı çıkmak ve insanlarla, kalabalıklarla karşılaşma konusunda. Umarım yatışlı bir tedavi ihtiyacım olmaz ama olursa duyduklarımdan ve bildiklerimden dolayı bu kesinlikle büyük hastanelerde olmayacaktır. Çeşitli raporlar ve haberler bunu destekliyor, ayrıca ilaçla tedavi yöntemi tek başına sonuç getirmiyor. Sanırım doğada olmak en iyisi, bir çiftlikte mesela.”

Anne (Rumuz), bir hasta yakını olarak ve yaşadıkları en önemli sorunları sorunca şöyle bir cevap veriyor.

“Oğlum üniversiteyi kazandığında çok zorluklar yaşamıştık.  Bazen mecbur kalıyordum, hocalarla konuşmaya okula gidiyordum. Hocalar hiç anlamıyordu hastalığını, hiç belli olmuyor diyorlardı. Gitmek istemediği zamanlar oluyordu ama yine de devam etti, mezun olabildi. Sonra staj yaptı. Sanat okulunda öğretmenlik stajı yaptı. Matbaacılık üzerine. Onu da başarıyla tamamladı.

Mesela, benden sonra çocuğum ne olacak? Kiminle laflayacak? Bir kardeşi var. Kardeşinin de bir hayatı var. Önce devletin koruması gerekir bu tür rahatsızlıkları olan insanları. Bugün verilen hizmetleri yeterli görseydim, ilerisi için bu kadar karamsar olmazdım. Gündüz geçiyor, akşam oldu mu bütün gece bunları düşünüyorum.”

.

.

.

K. (Rumuz); bir hastane deneyimi.

“Terbiyeli ve uslu olmam lazımdı. Yoksa ömür boyu bu hastaneden ya da demir parmaklıklı cezaevinden çıkamazdım. Bir daha ailemi göremezdim. Hasta bakıcılar hastaları bazen dövüyorlardı. Ya da deli gömleği giydiriyorlardı. Ya da tek başlarına hücre dediğimiz odalara bırakılıyorlardı. Ve içimden hep dualar ediyordum. Tanrım ya da Allah‘ım beni buradan kurtar, diyordum. Ve tek çıkış noktam terbiyeli ve uslu durmaktı. Başka çarem yoktu.

Şimdi düşünüyorum da, hastanedeki insanlık dışı bu müdahalelere ve imkânsızlıklara karşın, belki de hastaneye yatmasaydım belki de intihar edecektim.

Bazen düşünüyorum da Türkiye’deki Ruh ve Sinir Hastaneleri daha iyi, güzel ve bakımlı olamaz mı?”

 

 

Ve bir baba…

“Salgın sürecinde göremedik oğlumuzu. Ne haldedir kim bilir, arıyoruz ‘iyi merak etmeyin’ diyorlar. Ama merak ediyoruz işte.

Havalar güzel, bahçede de olur, görüşebilsek ne güzel olur. Uzaktan da olur. Maskeli, mesafeli olur.”

Gazete Duvar’da yazılarımı okuyup iletişime geçen, hastane deneyimlerini paylaşmasına karar verdiğimiz Sanat Parkı’na (Rumuz) hastalık öyküsünü sordum. Salgın dönemi tedaviye erişim nasıl, öğrenmeye çalıştım.

“Çocukluğumdan itibaren kötü muamele hatta işkence ile büyüdüğümü söyleyebilirim. Büyüdükçe sosyal çevremde öyle şekillendi sanırım. Ergenlik, gençlik yıllarımda hapishane süreçlerim oldu hep.

Sonra askerlik… İlk ruh sağlığı hastane deneyimim askerdeyken oldu. Doğru düzgün tedavi edilmedim, hep ev izinleriyle geçti, yani ne askerlik yaptırdılar ne tedavimi yaptılar. Bu süreçte çok fazla dayak olayları oldu. Fiziksel olarak ve ruhsal olarak en kötü zamanlardı. Siyasi bir kişiliğim var, çok okurum, gerçekleri görürüm. Öyle olunca daha zor oluyor tabii.

Askerden sonra Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na da gittim. İşkence izlerini tespit ettiler, tedavi gördüm. Hayalim var benim, Sanat Parkı açmak hayali. Bütün ruhsal sorun yaşayanların da yaşamayanların da birlikte kullanacağı, üretip paylaşacağı bir sanat parkı yapmak için çabalıyorum.”

Daha sonra yaşadığı hastane süreçleri de var. Özellikle DEPO diye nitelediğimiz ruh sağlığı hastanelerinden birinde de kalmış kısa aralıklarla ve defalarca.

“En mutsuz günlerim Depo X Hastanesinde geçti. Özellikle banyo günlerinden nefret ederdim. Hepimizi soyarlardı, 40 kişi, 50 kişi düşünün çırılçıplak banyo yapmayı bekliyorsunuz. İtiraz ederseniz güvenlikçiler ve hasta bakıcıların kötü muamelesine maruz kalırsınız. Ben çok itiraz ettim ve dayak yedim. Evet dayak yedim defalarca. Ve o ıslak havlularla kurulanmaya çalışmak. Başkasının kullandığı ıslak havluyla… Sonra da daha kurumamış olarak getirilen kıyafetleri giyiyorduk.

Bu söylediğime dikkat edin, kötü muameleyi ve dayağı hep güvenlikçiler ve hasta bakıcılar yapar. Şırınga gösterirler tehdit amaçlı. Neden bilmiyorum ama onlar yapar. Hemşireler, doktorlar bilir bunu…

Kantin fiyatları pahalıydı, çoğu insanın hiç parası da yok. Bir şey canınız istese pahalı ya da para yok. Epeyce gelir elde ediliyor kantin satışlarından. Aslında kar amacı olmamalı öyle değil mi?”

Günlük yaşam nasıl geçerdi, etkinlikler oluyor muydu diye sordum.

“En kötü şeylerden biri yataklarımıza gidememekti. Sabah 06.06’dan akşam 19.30’a kadar bulduğumuz her yerde, en çok da koridorlarda yatmak zorunda kalırdık. Gündüzleri yasak yataklara gidip uzanmak ya da uyumak. Bahçe etkinliğini çok severdim. Ama yakınınız gelirse bahçeye çıkabiliyordunuz. Eşim çok gelirdi beni bahçeye çıkartmak için, bu yüzden azarlamışlardı eşimi ‘çok geliyorsunuz’ diye. Bir keresinde de soru sorduğu için azarladılar eşimi. Çok kötü ya, çok kötü bahçeye çıkmak için illa yakınınızın gelmek zorunda olması. Ziyaretçiniz gelmiyorsa bahçe yok yani.

Depo hastaneler diyorsunuz ya, çok doğru. Bir Depo da gibiydik üstümüze kilitler vurulan. Şunu açıklıkla söyleyebilirim ‘CAN GÜVENLİĞİM YOK‘ duygusunu hep yaşadım. Yaşattılar bana.”

Peki, bu süreçte Covid-19 salgın sürecinde tedaviye erişimin nasıl oluyor?

“Ben uzun süredir Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma Uygulama Hastanesi’nde Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Biriminin Psikiyatri Kliniğinde tedavi oluyorum. Yattığım zamanlar da oluyor aynı yerde. Depo hastanelere göre çok çok iyi. İşini seven ve güzel yapmaya çalışan doktorlar var. Çok güveniyorum. Eksikleri var buranın da ama yine de iyi. Hem fiziki mekan iyi hem personelin davranışları dikkatli oluyor. Hakaret yok, kaba davranmıyorlar. Açık servis, spor var, etkinlikler var.

Fakat önemli bir sorun var, EKT yapılacak hastaları açıkta hazırlıyorlar. Niye böyle yapıyorlar? Hem  onlar korkuyor, utanıyor hem de biz çok etkileniyoruz. EKT ile ilgili hepimizin kötü anıları var çünkü.

İlaçlarla ilgili çok fazla sorun yaşıyoruz. Benim fiziksel rahatsızlığım da çok fazla, kullanmam gereken ağrı kesicilere ulaşamıyorum.  Almam gereken ağrı kesicileri uyuşturucu çetelerinden almak zorunda kalıyorum. Onlara daha mı kolay yazılıyor, nereden buluyorlar ilaçları anlamıyorum. Çeteler bunun ticaretini yapıyor, çok pahalı bir ilaç. Biz bulamıyoruz, onlarda var.  Emniyette biliyor bunu, bakanlık da biliyor.”

Son olarak diyor ki;

“Bütün Depo ruh sağlığı hastaneleri kapatılmalı, bütün üniversitelerde psikiyatri klinikleri açılmalı. Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Birimi bütün eksiklerine rağmen çok iyi. Örnek olabilir.”

Evet umarım ‘ DEPO HASTANELER ‘ kapanır ve umarım bu arkadaşım sanat parkı düşüne ulaşır…

.

.

Zihinsel ve ruhsal sorunlar yaşayan bireyler için insan onuruna yaraşır bir dünyada yaşama şansının önündeki engelleri kaldıramaz mıyız?…

Katılımcı bir izleme mekanizmasının temellerini atmak amacıyla, ruh sağlığı hastanelerinin bulunduğu illerdeki ilgili sivil toplum kuruluşları ve insan hakları savunucularının katılımıyla yerel ekiplerin oluşturulması ve sık sık hastane ziyaretleri yapılması mümkün değil mi?…

Türkiye 2009 yılında, Birleşmiş Milletler Engellilerin Hakları Sözleşmesi’ni mecliste onaylayarak sözleşmeye taraf oldu. 2011 yılında Sağlık Bakanlığı ‘Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı’nı yayınlayarak; kişileri toplumsal yaşamdan yalıtan ‘kurum-temelli hizmet modeli’nden, toplum içerisinde yaşamı ve rehabilitasyonu merkeze alan ‘toplum-temelli hizmetler’e geçiş yönündeki planını açıklamıştı. Peki ne durumdayız?…

Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği’nin (RUSİHAK), Türkiye’nin 10 ruh sağlığı hastanesinde ilk izleme çalışmasını yaparak oluşturduğu 2008 raporunu ve sonrasındaki 2013 raporunu dikkate aldığımızda; bu süreçte yaptığım hastane ziyaretlerim, hasta ve hasta yakınları görüşmelerim gösteriyor ki, geçen süre içinde hastane ve hizmet sunum koşullarında kayda değer bir iyileşme gerçekleşmemiş. Psikiyatri hastanelerindeki yaşam koşullarının ve fiziksel ortamın, ruh sağlığı hizmetlerinin gerektirdiği olumlu, tedavi edici ortam olmaktan uzak olduğu, kapalılık ve hareket kısıtlamasının sürdüğü söylenebilir. Üstelik şimdi salgın da bahane edilerek ziyaretçi görüşlerinin yasak olduğu ve az da olsa var olan etkinliklerin neredeyse tamamının yapılmadığı bir süreç yaşıyoruz.

Çok önemli bulduğum iyileşmeleri ve kişisel personel çabalarını görmezden gelmiyorum elbette, daha sistemli programlı olan, sürdürülebilir köklü değişimlerden bahsediyorum.

Bu köklü değişimlere örnek olarak şunları söylemek lazım;

Kişiyi, ailesi ve çevresi ile birlikte tedavi süreçlerine dahil etmeyen anlayışın sürdüğü, rehabilitasyon ve iyileşme yönelimli bir yaklaşımın olmadığı görülüyor. Bu nedenle de hastanelere geri dönüş oranları hala çok yüksek. Ve tedavi sonrası tıbbi ve sosyal destek mekanizmalarının bulunmaması nedeniyle, tekrarlanan yatışların yoğunluğunda olumlu bir değişim olmadığı çok açık.

Yataklara erişim engellenmemeli, açık havadan, spor ve diğer aktivitelerden yoksun bırakan, kapatmaya dayalı bu sistemden vazgeçilmelidir. Tedavi ortamları kişi mahremiyetine uygun olmalıdır ve toplu banyo uygulamasına son verilmelidir.

Birleşmiş Milletler, Engelli Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere, uluslararası insan hakları standartları, ilke ve normları göz önünde bulundurularak kökten bir dönüşüme gidilmesi, kişilerin ihtiyaçlarını merkeze alan, iradelerine ve kişilik onurlarına saygı gösteren, toplum içerisinde yaşam için gerekli destekleri sağlayan yeni bir sisteme geçilmesi gerekmektedir.

Dört yazıyla dizi yazı gibi oldu sanırım. Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği Raporları yol göstericim oldu. Raporların hazırlanmasında emek verenlere insan hakları çalışanı olarak tekrar teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Ne kadar yapabildim bilemiyorum ama, yıllardır kurumlarda yaşanan insan hakları ihlallerinin önüne geçilmesi ve mevcut kurumların ve dayandığı zihniyetin meşruiyetinin sorgulanmasını sağlamanın hepimizin sorumluluğu olduğunu biliyorum.

Geçen hafta ‘umutsuz olma’ demiştim, bu hafta ‘umutları yeşertelim’ diyorum.

* İnsan Hakları Çalışanı