Bir musibetten bin musibet türetmek

Ne istiyorlar avukatlardan? Lafı dolandırmadan söyleyelim, avukatların ağızlarını dahi açmamalarını istiyorlar. “Müvekkilinin işlediği suçlara destek mahiyetinde eylem ve söylem”in, avukat savunma yapmasın demekten başka hiçbir izahatı yok.

Cem Altıparmak*

15 Temmuz Darbe girişiminden sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, “bu darbe girişimi bize Allah’ın bir lütfu” demişti. Ne var ki bu lütuftan, yani bin nasihattan daha evlâ olması beklenen bir musibetten gerekli dersleri çıkarıp, daha çok demokrasi, özgürlük ve hukuk devleti yönünde yol aldığımızı söyleyebilmek mümkün değil. Bu musibetten ne gibi dersler çıkarıldığı ise geçen 4 yıllık sürede yaşadıklarımızla sabit. Saymaya gerek duymuyorum.

İzlenen bu yolu, “bir musibetten bin musibet türetmek” şeklinde tanımlayabileceğimi düşünüyorum. Kendi alanım olan avukatlık mesleği açısından örneklerle açıklamam gerekirse; Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nın sözlerine yönelik eleştirisinde bir “musibet” bulan iktidar, yine aynı düşünce tarzıyla musibeti lütfa çevirmekten geri durmadı. Hızlı bir şekilde yasal çoklu baro sistemini devreye soktu ve baroları böldü. Bu musibetin ileride yol açacağı binlerce musibeti de hep birlikte deneyimleyeceğiz.

Baroların bölünmesine yönelik yasa değişikliğinin daha imzası kurumadan, Avukatlık Yasası’nda yeni bir değişiklik hazırlığının “müjdesini” aldık; müvekkilinin işlediği suçlarla ilgili destek niteliğinde eylem ve söylem içine giren avukatlara “meslekten çıkarma” cezası verilecek.

Bu yeni “müjdeye” yol açan yeni “musibet” ise, ölüm orucunda hayatını kaybeden avukat Ebru Timtik’in fotoğrafının İstanbul Barosu’na asılmasıydı. İstanbul Barosu’nun bu konuda yapmış olduğu açıklamanın artık bu noktadan sonra hiçbir önemi yoktu. Çünkü “lütuf” bir kez daha iktidarın ayağına gelmiş, amaç hasıl olmuştu.

Nereden çıktı peki şimdi bu? Avukatlık Kanunu’nda meslekten çıkarma cezası yok muydu da böyle bir cin fikir akıllara geliverdi? Tabii ki vardı; Avukatlık Kanunu’nun 5/a maddesine göre; kasten işlenen bir suçtan dolayı iki yıldan fazla süreyle hapis cezasına ya da devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından kesinleşmiş mahkûmiyeti olanlar avukatlığa kabul edilmeyeceği gibi, avukatlığa kabulünden sonra bu suçlardan kesin hüküm giyilmesi halinde de avukat, meslekten çıkartılır.

O zaman bir kez daha soralım, nereden çıktı bu ve ne istiyorlar avukatlardan? Lafı dolandırmadan söyleyelim, avukatların ağızlarını dahi açmamalarını istiyorlar. “Müvekkilinin işlediği suçlara destek mahiyetinde eylem ve söylem”in, avukat savunma yapmasın demekten başka hiçbir izahatı yok.

Düşünce ve ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, hukukun üstünlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı, velhasıl hukuk devleti umurlarında değil. İstedikleri gibi dizayn ettikleri bu yapılar karşısında tek demokratik ve özgürlükçü savunma hattı olarak kalan, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmakla yasal olarak görevlendirilmiş avukatlardan ve onların meslek örgütlerinden nefret ediyorlar. Yapabilseler avukatlık mesleğini yasaklayacaklar. O yüzden avukatlıktan men ile ilgili soruşturma yetkisini dahi baro disiplin kurullarından alıp Adalet Bakanlığı’na vermek istiyorlar. Yani, ağzını demokrasi, insan ve doğa hakları, adalet, hukuk ve özgürlük diye açan avukatı meslekten atacaklar nokta net.

Gönüllü avukatlık alanım olan ekoloji mücadelesinden örnek vereyim; son 26 yılda, 70.024 adet Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) proje başvurusunun sadece 54’üne “ÇED Olumsuz” kararı veren bir çevre korumama düzeninde, dağına taşına, kurduna kuşuna, zeytinliklerine, incirliklerine, ormanlarına, derelerine dalga dalga vuran yağmacılara karşı direnmekten başka bir seçenekleri kalmayanların yanı başında avukatlar olmasın istiyorlar. 10.05.2012 tarihinde idari yargının başı konumundaki Danıştay Başkanı, “Ne varsa durduruyoruz. Yok, durdurma yok artık. İlerleme var…Onu durdur, bunu durdur. Durdurduk ne oldu?” demişti, hatırlayın. İşte o zamandan bu yana bu ilkeyi(!) düstur edinmiş bir idari yargı pratiği karşında, bağına bahçesine iş makineleri dadandığında, -öyle de öldüm böyle de diyerek, kendini makinenin önüne atan, ağaca zincirleyen, yol kapatan, yürüyüş yapan köylünün yanı başında avukatlar olmasın istiyorlar.

Şiddetin ve istismarın her türlüsünün son derece sıradanlaştığı bu ülkede, kadınların, çocukların, cinsel yönelimleri, etnik kimlikleri farklı olan bireylerin, göçmenlerin, yoksulların, birini yazsan anmadığın ötekinin hatırı kalır misali bu düzenin yarattığı tüm mağdurların yanı başında avukatlar olmasın istiyorlar.

Peki, istediklerini verecek miyiz?

 

*Avukat, İzmir Barosu