Ayasofya tartışmaları, yeni Cumhuriyet, Hrant Dink ve Tahir Elçi

Ayasofya örneğinde de yaşanan aslında bir Cumhuriyet krizidir. Yeni bir Cumhuriyete duyulan ihtiyacın sancılarıdır yaşanan. Öyle gözüküyor ki, Erdoğan-Bahçeli koalisyonu dışında Cumhuriyet krizine açık ve net cevap verebilen bir politik çevre yoktur. Rejimin Ayasofya atağı, bir “çaresizlik” değil, kurulmakta olan yeni Cumhuriyet rejiminin kodlarının bir parçasıdır ve bize yıkıcı geleneğin devam edeceğini müjdeler gibidir...

Taner Akçam* 

Ayasofya’nın camiye döndürülmesini simgeleyen üç olgu çok önemli idi: Bir grup insanın “Allah-u Ekber” nidalarıyla tekbir çekerek Ayasofya’ya koşması, Diyanet İşleri Başkanı’nın Cuma hutbesi için elinde kılıçla minbere çıkması ve Cumhurbaşkanı’nın Kuran okuması…

Tayyip Erdoğan’ın inşa sürecinde olduğu yeni Cumhuriyetin simgeleridir bunlar. Ve tarihimizdeki çok önemli bir geleneği temsil ederler.

Osmanlı’dan Türkiye’ye, kendisi gibi olmayana yaşam hakkı tanımayacağını ve yapılan her şeyin “kılıç hakkı” olduğunu savunan bir gelenektir bu. Yıkımı ve imhayı esas alan bu geleneğin kurbanlarından olan Süryanilerin kendilerine yapılanı “Seyfo-Kılıç” olarak tanımlamaları bu bakımdan çok anlamlıdır. Ayasofya’da minbere çıkan bu kılıçtır.

Özellikle Tanzimat sonrası, kendi nüfusunun yüzde 30’una yakınını (Hristiyanları) yok eden bu imha siyaseti Cumhuriyet döneminde kaldıkları kadarıyla Hristiyanları, Yahudileri, Dersimlileri dahil Kürtleri ve Alevileri hedef alarak devam etti.

Ne Cumhuriyetin kurucuları ne de buna muhalefet olarak oluşan çevreler bu “imha ve yıkım” siyaseti ile yüzleştiler. Bunun nedeni Osmanlının yıkımı ve Cumhuriyetin kuruluş kodlarında gizlidir.

Savaş ve takip eden yenilgi her ulus için bir aşağılanma ve küçük düşürülmedir. Ortada yıkılmış ve yaralanmış bir ulusal onur vardır. Savaşlardan yenilgi ile çıkan her ulus, ilk iş olarak yıkılmış onurunu tamire soyunur.

Bu nedenle, yapılan işlerin başında savaşın ve yenilginin sorumlularının yargılanma ve cezalandırılmasının gelmesi bir tesadüf değildir. Osmanlı’nın çıkışında da böyle bir sürece girilmişti ama bu çok kısa sürdü ve yapılmadı bile…

Yaralanmış Türk onurunun tamiri, savaş ve yıkım suçları yargılamaları ile değil, Türk Kurtuluş Savaşı’nca yerine getirildi.

Kafamıza kazımamız gereken gerçek şudur: Türk Kurtuluş Savaşı, yaralanmış ve zedelenmiş Türk onuruna sürülmüş bir merhem gibidir ama yıkıcılık ve imha ile yüzleşmeyi engellemiştir.

Almanya ile Türkiye arasındaki büyük fark budur. Almanya, yaralanmış ulusal onurun tamirini tarihi ile yüzleşerek, savaş ve yıkımın sorumlularını yargılayarak yaptı. Almanlar, kendilerini yeniden tanımlamak anlamına gelen yeni devletlerini, Nürnberg Nazi yargılamaları üzerine kurdular.

Türkler ise, yaralanmış onurlarının tamirini Türk Kurtuluş Savaşı ile yaptıkları için imha-yıkım geleneği ile yüzleşmediler ve çok sınırlı olarak başlamış bu sürecin üstünü örttüler ve unuttular.

Bu nedenle, yeni Cumhuriyet ve onun ideolojisi Kemalizm’in, Osmanlı’dan gelen imha-yıkım geleneğinin koltuk değneği görevini üstlenmesi bir tesadüf değildi, tıpkı bugün Erdoğan’ın yeni Cumhuriyetinin de bu ittifakın üzerine oturmasının bir tesadüf olmaması gibi…

Ayasofya etrafında yapılan tartışmaları bu çerçevede okumakta ve anlamakta fayda var. CHP’nin ve mevcut muhalefet partilerinin Ayasofya konusunda, “aman çatışma yaratmayalım” iddiası ile sessiz kalmaları tesadüf değildir.

Aslında bu durum, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte kurulmuş adı konmamış sessiz bir koalisyonun varlığına işaret eder.

Ayasofya örneğinde de yaşanan aslında bir Cumhuriyet krizidir. Yeni bir Cumhuriyete duyulan ihtiyacın sancılarıdır yaşanan.

Öyle gözüküyor ki, Erdoğan-Bahçeli koalisyonu dışında Cumhuriyet krizine açık ve net cevap verebilen bir politik çevre yoktur. Rejimin Ayasofya atağı, bir “çaresizlik” değil, kurulmakta olan yeni Cumhuriyet rejiminin kodlarının bir parçasıdır ve bize yıkıcı geleneğin devam edeceğini müjdeler gibidir…

Altını tekrar tekrar çizmek gerekir: Erdoğan-Bahçeli (Perinçek) koalisyonunun yeni Cumhuriyeti, Osmanlı-Türk yıkıcı-imha geleneği üzerine inşa edilmektedir. Ayasofya’da ifade bulan “fetih ve kılıç” bu yıkıcılığın sembolleri sayılmalıdır.

Muhalefetin, bu kodlara açıktan tavır alamaması ise, ayrı bir Cumhuriyet vizyonuna sahip olmadıklarını gösterir. 1934 yılında camiyi müzeye çeviren kararı bile savunamamış olmaları bu çaresizliğin göstergesi olarak okunmalıdır.

Korkarım ki, nasıl ki Kurtuluş Savaşı, Osmanlı-Türk geleneğinin yıkıcı zihniyetine sürülen bir merhem olmuştur, gerekçesi ne olursa olsun, bu “fetih ve kılıç” sembollerine karşı çıkmayarak, mevcut muhalefet de Erdoğan-Bahçeli koalisyonuna egemen olan zihniyete merhem olma rolünü üstlenecektir.

HRANT DINK, TAHİR ELÇİ VE YENİ CUMHURİYET

Erdoğan-Bahçeli-Perinçek’in “imhacı gelenek” üzerine inşa ettikleri bu Cumhuriyete karşı çıkabilmek, “merhem görevi görmeyecek”, yeni bir Cumhuriyet vizyonuna sahip olmakla mümkündür. Kurtuluş Savaşı ve onun kurucuları üstüne inşa edilmiş bir Cumhuriyet vizyonu ile Erdoğan-Bahçeli-Perinçek Cumhuriyetine karşı tavır alınamaz. Ancak merhem olunur. Muhalefetin yetmezliği buradadır.

Bizim, Kurtuluş Savaşı ve onu önderleri tanımlanmış bir Cumhuriyetin ötesinde yeni bir Cumhuriyete ve onun yeni kurucularına ihtiyacımız var.

Amerika’da, George Floyd’un öldürülmesi ile birlikte çok ciddi bir “kurucu babalar” tartışması başladı. Sivil Haklar Hareketi’nin önderi John Lewis’in vefat etmesiyle yeni bir ivme kazanan bu tartışmanın merkezinde şu fikir yatıyor: Eğer Amerika’da bugün ırkçılık ve ayrımcılık bu denli güçlü ise, bunun en önemli nedeni, bu ülkenin kurucu babaları olarak sadece ilk kuşak kurucuların sayılmasıdır. Oysa, onların kurduğu ırkçı ve ayrımcı bir rejimdi.

Bugünkü Amerika ise büyük ölçüde, sivil-haklar hareketinin verdiği mücadele ile kurulmuştur. Bu nedenle, ABD için demokratik bir gelecek isteniyorsa, artık Martin Luther King, John Lewis gibi isimlerin de kurucu babalar arasında sayılmaları gerekir, diyorlar.

Eğer bu isimler kurucu babalar olarak kabul edilmezlerse demokratik gelecek kurulamaz. Çünkü, demokratik bir gelecek, demokratik bir toplum onun kurucularının da yeniden tanımlanması ile mümkündür.

Bizde ki durum da budur. Bize de Erdoğan-Bahçeli-Perinçek koalisyonunun karanlık ve yıkıcı Cumhuriyetlerine karşı, tarihindeki yıkıcılıklarla açıktan yüzleşmeyi başaran, demokratik ve eşitlikçi bir Cumhuriyet gerekiyor.

Ve bu Cumhuriyet için yeni kurucuların zorunlu olduğunu görmek gerekiyor.

Bizim de Amerikan Sivil-Haklar hareketinin önderlerine benzer, hayatlarını kaybetmiş insanlarımız vardır.

Hrant Dink ve Tahir Elçi bu yeni Cumhuriyetin kurucularının en sembol isimleridir.

Ermeni ve Kürt kökenleri ile bu iki kurucu bize, Erdoğan-Bahçeli-Perinçek’te ifadesini bulan yıkıcı geleneğin neleri yok etmiş ve etmekte olduğunu ve bu toplumdaki kurucu misyonun hedeflerini gösterir.

Büyük bir gelecek ve yeni bir Cumhuriyet, eğer yaralanmış bir onurun üstüne merhem sürmek anlamına geliyorsa, bu merhem, sadece geçmişin Kurtuluş Savaşı ve onun kurucularından ibaret olamaz. Bu toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şey, yüz yılı aşkın yaşadığımız yıkımları ve acıları iyileştirecek bir merhemdir. Bu da tarihte yaşanmış ve yaşanmakta olan yıkıcılıklarla yüzleşmekle mümkündür. Bunun için yeni Cumhuriyet anlayışına uygun yeni kuruculara ihtiyacımız var.

Hrant Dink ve Tahir Elçi, “imha ve yıkım” geleneğine ve Ayasofya’ya çıkan kılıca verilecek en açık cevaptır. Onlar gelecek Cumhuriyetimizin sembolleri ve kurucu babalarıdır.

*Prof. Dr., Clark Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi