ABD kentlerinde kol gezmeye niyetlenen askeri botlar kimin?

Oregan Eyalet Savcılığı'nın ve Amerikan Yurttaş Hakları Birliği'nin (ACLU) geçen hafta yaptıkları açıklamalar ile Portland’da İç Güvenlik Bakanlığı ile çalışan özel güvenlik şirketlerinin halka saldırmakta olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Henüz bilinemeyen, bunların hangi şirketlerin paralı askerleri oldukları.

Kumru Toktamış*

Tarihçilerin gayet iyi bildikleri gibi fütuhat ve işgal ile başlayan her imparatorluğun saldırganlığı eninde sonunda kendi içine döner. 60 güne yakın bir süredir somut talepleri ile hem Trump düzenine hem de polis devletine direnmekte olan ABD’nin Oregon eyaletinin Portland kentinde bugünlerde yaşanmakta olan kendi yurttaşına paralı askerler ile saldırmakta olan bir devlet olamama hali de ABD emperyal saldırganlığının ülke içindeki uzantısı olarak karşımızda. Silahsız siyah sivillerin polisler tarafından katledilmesine karşı yıllardır, dünya çapında görünür olarak aylardır süren gösterilere karşı yerel polisin etkisiz kaldığını ve askeri birlik olarak ulusal muhafızları devreye sokamayacağını anlayan Trump yönetimi sinsi bir yöntemle federal kolluk kuvvetleri denen “bir şeyi” harekete geçirerek Portland kentini ve daha sonra büyük ihtimalle Şikago kentini işgal ederek gözünü aslında New York kentine dikmiş durumda olduğu için bu yaşananlara bir iç savaş keşif harekatı da diyebiliriz. Bir zamanlar Irak’ın altını üstüne getiren özel güvenlik şirketleri artık ülke sınırları içerisinde de silahlı birlikler olarak kullanılmaya başlandığına göre bu sevkiyat bir demokrasi tehdidi olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Muhalif, toplumcu ve özgürlükçü tarzı ile bilinen Portland kenti gerek 2011 yılındaki Wall Street işgali günlerinde gerekse “Siyah Hayatlar Önemlidir” protesto hareketlerinde şiddete başvurmadan ayaklanan kitlelerin toplumsal mekanlarından biri. Aslında ABD’nin pek çok kuzey kentinde olduğu gibi beyazların çoğunlukta olduğu Portland kentinin ciddi bir ırkçılık tarihi de vardır. Buna rağmen, yükselen Trump otoriter rejimine karşı çıkanlar ile siyahların (ve diğer azınlıkların) haklarını gündemde tutan sosyal adalet hareketinin ortak cephe oluşturma gayretinin en somut biçimde hayata geçirildiği yer de Portland kenti. George Floyd’un Minnesota kentinde polisler tarafından katledilmesinden beri yaklaşık iki aydır protestolar ülke çapında sürmekte iken, Trump rejimi protestoların yoğun olduğu kentlerde “huzur ve güven” ortamının şiddet kullanarak yeniden tesis edilmesinin imkanlarını geliştirebilme uğraşısı içerisinde.

Bilindiği üzere ABD’de polis kuvvetleri birer belediye kurumudur, seçimle göreve gelen belediye başkanının denetiminde görev yaparlar. Ne, yine seçimle işbaşına gelen eyalet valileri ne de ABD Başkanı’nın polis kuvvetlerini harekete geçirme yetkisi yoktur. Öte yandan polis birimleri de “sendikaları” aracılığı ile kendilerini sivil siyasetçilere karşı korumaya alırlar. Bu anlamda içinden geçmekte olduğumuz bu sıcak protesto günlerinde “Siyah Hayatlar Önemlidir” hareketinin talepleri öncelikle bu polis sendikalarını, daha sonra da polis sendikalarının karşısında sinmiş durumda olan belediye başkanlarını rahatsız etmektedir. Ancak tabii ki siyah hareketinin, hele hele yükselen otoriterlik karşıtı beyazlarla kol kola girebilmiş bir ayaklanmanın esas olarak rahatsız ettiği kesim ırkçılığı şu ya da bu nedenle benimsemiş olan Trump seçmenidir. Bu nedenle Trump ülke çapında yükselen bu protestoları zor kullanarak bir an evvel yatıştırarak kendini tabanına bir kez daha kanıtlamak zorunda hissetmektedir.

Anayasaya göre ABD ordusu, ülke içinde yurttaşlara karşı kullanılamaz, ancak gerekirse Ulusal Muhafızlar eyalet valileri tarafından davet edilirler. Devlet başkanının onayını gerektiren bu davet, ABD tarihinde daha çok doğal afetlerde sık sık kullanılagelmiştir. Hatta en son, salgının ilk günlerinde Ulusal Muhafızların bir lojistik güç olarak New York kentine girmeleri, Türkiye basınında gayet hatalı bir biçimde “New York’ta asker botları” olarak ifade edilmiş, bunun deprem sonrasında ordu birliklerinin bölgeye sevk edilmesinden bir farkı olmadığının anlaşılması biraz zaman almıştı. Ancak, düşünce yapısı olarak, demokratik kurumlara hesap vermek zorunda olan seçimle işbaşına gelmiş bir liderden çok bir üçüncü dünya diktatörünü andıran Trump’ın geçtiğimiz haftalarda Ulusal Muhafız Birliklerini kentlere sevk etme arzusu bizzat belediye başkanları ve eyalet valileri tarafından sert biçimlerde reddedildi. Bu sert tepkilerin en önemli nedenleri arasında Ulusal Muhafız askerlerinin ve komutanlarının önemli bir kesiminin, kimi birliklerde çoğunluğunun siyah olması da rol oynadı. Bir başka gerekçe ise şuydu: Polisin görevi gerilimi düşürerek çatışmayı azaltmaktır oysa askerlerin görevi karşısındaki düşmanı her ne pahasına olursa olsun yok etmektir, dolayısı ile askeri birlik halka karşı kullanılamaz.

Demokrasilerin gelişimindeki en önemli dönemeç, güvenlik ve savunma yapılarının sivil irade tarafında denetlenebiliyor olmasıdır. Trump’ın bu tür ince ve titiz yasal düzenlemeler ile çalışma sabrı olmadığını bilmekle beraber, zamanında bizzat Hillary Clinton ve Joe Biden gibi Demokrat senatörler tarafından canı gönülden onaylanmış bir 11 Eylül sonrası Bush-Cheney dönemi kanununun öncelikle Portland’da devreye sokulabilmesi yine de şaşkınlık ve dehşet uyandırdı ABD toplumunda. Söz konusu “Yurtseverlik Kanunu” 11 Eylül saldırılarının hemen akabinde, 2001 yılı Ekim ayında bir ulusal güvenliğin topyekün yeniden düzenlenmesi olarak yasallaşırken bir İç Güvenlik Bakanlığı’nı da beraberinde getirdi. Yakın zamana kadar Amerikan yurttaşlarının bu İç Güvenlik Bakanlığı’nın faaliyetlerinden pek etkilendikleri söylenemez iken, gerek Obama, daha çok da Trump yönetimi yasal veya yasal olmayan göçmenlere karşı bu yapının kolluk kuvvetlerini devreye soktular. Amerikan seçmeni rahat koltuklarından televizyonlarını izlerken, İç Güvenlik Bakanlığı’nın kolluk kuvvetleri olan ICE (Göçmen ve Gümrük Güvenliği), özellikle Trump döneminde yetki alanına girsin girmesin ev baskınları yapıyor, aileleri parçalıyor, küçücük çocukları ebeveynlerinden ayırıp kafeslerde tutabiliyordu. İşte son birkaç gündür Portland’ı işgal eden, anaların ve gazilerin karşılarında protestocuları koruma zincirleri oluşturdukları “federal kolluk kuvvetleri” denen birlikler ne polislik eğitimi almış ne de ordu disiplinine tabi olmayan ama sevkiyatları İç Güvenlik Bakanlığı tarafından eyaletlerde bulunan federal binaları korumak amacı ile yapılabilen silahlı kuvvetler.

ABD federal demokrasisine büyük bir darbe olan “Yurtseverlik Yasası” bu haliyle sıradan Amerikan vatandaşını doğrudan etkilemeden çok önce, özel güvenlik şirketlerini yasal denetimden muaf olarak Irak’ta yaygın bir biçimde zaten kullanılmaktaydı. Bu tip şirketlerin en büyüklerinden biri olan Blackwater, kanunsuzluğu ve yasa tanımazlığı ile defalarca ismini ve tüzel kişiliği değiştirmek zorunda kalmış, şimdilerde Akademi olarak bilinen bir özel güvenlik şirketi. Şirketin kurucusu ve sahibi Eric Prince sadece en önemli Trump destekçilerinden biri değil, aynı zamanda kız kardeşi bilim düşmanı Betsy DeVos Trump kabinesinin Eğitim Bakanı. Eric Prince’ın ve diğer özel güvenlik şirketlerinin uzun yıllardır İç Güvenlik Bakanlığı’ndan ihaleler aldığı bilinmekte olduğu gibi bakanlığın bu tip şirketlere ayırmış olduğu bütçenin bir trilyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

Oregan Eyalet Savcılığı’nın ve Amerikan Yurttaş Hakları Birliği’nin (ACLU) geçen hafta yaptıkları açıklamalar ile Portland’da İç Güvenlik Bakanlığı ile çalışan özel güvenlik şirketlerinin halka saldırmakta olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Henüz bilinemeyen, bunların hangi şirketlerin paralı askerleri oldukları. Yasalara bağlı bir askeri disiplini olmayan bu silahlı birliklerin şimdilik bilinen yasal amacı ise federal devlet binalarını korumak. Hatırlayan var mıdır bilemiyorum: ABD’nin büyük yenilgisi ile sonuçlanan ama milyonlarca Vietnamlının, yüz bin Amerikan askerinin hayatlarına mal olan Vietnam savaşı da aslında resmen ilan edilmiş bir savaş olmadığı gibi, giderek artan sayıdaki Amerikan askeri sadece Amerikalı danışmanları korumak amacı ile bölgeye sevk edilmişlerdi.

Eyalet valilerinin karşı çıktıkları, eyalet başsavcılarını derhal harekete geçiren ülke içindeki bu paralı askeri birlik sevkiyatlarından pek rahatsız olmayan yegane yerel yapılar polis sendikaları. Ancak yasal ve sivil denetim altında çalışan yerel polislerin geleneksel olarak Federal Soruşturma Bürosu FBI ile dahi yetki pazarlığı yapageldiği bir ülkede paralı askerlerin ne tür yıkımlara yol açabileceklerini tahmin etmek çok da zor değil. Peki “Yurtseverlik Yasası’na” canı gönülden oy vermiş Demokratların başkan adayı, bu halka karşı paralı asker sevkiyatını durdurabilecek midir? Şimdilik, bütün bu denizaşırı kullanılagelen emperyal yöntemleri Amerikan yurttaşlarına karşı kullanmak Trump’a nasip olmuş durumda. Evet doğrudur, imparatorluklar saldırganlıklarını eninde sonunda kendi yurttaşlarına çevirirler.

 

* Pratt Institute, Brooklyn NY