'Boyunduruğa benzer kötü yasalar'

Kadın cinayetleri neden politiktir ve kadına şiddet neden sınıfsaldır? Kadına şiddet toplumun her kesiminde cinayetle sonuçlanmıyor, -ki artık giderek böyle olmaya başladı- iş yerinde mobbing, ısrarlı takip seviyesinde cinsel taciz ve hatta  kadının ne zaman doğum yapmasına karar verecek cüreti kendinde bulan patronlar olarak görülüyor.

Utku Can Akyol*

İstanbul Sözleşmesi, 2011 yılının mayıs ayında İstanbul’da gerçekleşen, Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu toplantısında imzaya açılan, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesini konu alan ve dolayısıyla hukuki bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası belgedir.

İmzaya açılan İstanbul Sözleşmesi’ni onaylayan ilk ülke Türkiye olmuştu. Uygulandı mı? Kolluk kuvvetleri, savcılıklar, ilk derece mahkemeleri ve yüksek yargı, sözleşmede öngörülen ilkeleri uyguladı mı? Hayır.

Peki Türkiye’de, örneğin “Yargıda hedef süre” politikası nasıl uygulanmıştı? Açtığınız davanın tevzi belgelerinin yanında, davanızın şu kadar günde -örneğin; 450 gün- tamamlanacağına dair bir paragraf yazı verilerek. Uygulanmamasına rağmen sözleşmeden çekilmenin tartışılması ise Ayasofya, futbol ligi… ve neredeyse diğer her şey gibi, politik bir hamleye dönüştü. Bir diğer soru ise artık Türkiye’de “başarıyla uygulanan” bir politika var mı?

İktidara yakın düşünceler İstanbul Sözleşmesi’ni, biyolojik cinsiyet kimliğinden bağımsız aile tanımı, (mağdur şikâyetini geri çekse dahi) re’sen yargılama gibi maddeler sebebiyle Türk aile tanımına uygunsuz bulduklarını dile getirdiler. Fikrimce erkek şiddeti mağdurlarına mülteci statüsünü öngören “yargı yetkisi” düzenlemesi dahi -artık varlığından söz edemeyeceğimiz- Türk hukuk geleneği açısından hiçbir sakınca taşımamaktadır.

İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamak nasıl yaşatacak? Saldırı öncesi fiilleri engelleyecek, caydırıcı kolluk düzenlemesi ve yaptırımlarla. Yine Sözleşme’nin 34. maddesinde açıklanan -Türkiye’de bu durumu yaşamayan kadın olmadığını düşünmediğim- “Taciz amacıyla takip” sözleşmeden önceki yıllarda da “ısrarlı takip” (İng. Stalking) olarak Ceza Kanunumuza eklenmek istenmiş fakat girişimler başarısız kalmıştı.

Peki, başka bir açıdan; halihazırdaki Türk Ceza Kanunu’nda “ısrarlı takip” mevcut mu? Fikrimce, evet. TCK m. 105/1-d bendinde suçun “d) Posta veya elektronik haberleşme araçlarının sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle,” işlenmesi nitelikli hali düzenlenmiş. Sorun ise kesinlikle uygulama ve anlayış.

Teknik açıdan, fail Cemil Metin Avcı’nın ifadesinden yola çıkarak kasten öldürme suçu TCK m. 82/1 bendinde hükmolunan saiklerle – a) Tasarlayarak, fikrimce b) Canavarca hisle veya eziyet çektirerek – bağdaşmakta, dolayısıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunmalıdır. Olunmalıdır da çıkacak sonuç ne olacak? Yargıçlar, dava dosyasının kamuoyu vicdanında ses getirdiğini anımsar ve benimserse, indirim uygulanmayacak. Aksi takdirde, takdiren indirim uygulanacak. Ne için, sanığın sosyal durumu… Duruşmadaki tavırları ve samimi ikrarı için mi? Ya da “haksız tahrik”?

İstanbul Sözleşmesi’nin yanı sıra, yürürlükte olan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Haksız tahrik” başlıklı 29. maddesi de oldukça tartışmalıdır.

Haksız tahrik

Madde 29- (1) Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine on sekiz yıldan yirmi dört yıla ve müebbet hapis cezası yerine on iki yıldan on sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.

Av. Funda Tekin’in yazısından alıntıyla, İzmir ilk derece mahkemesinin korkunç “Adil Işık” kararı ise ceza hukukunda haksız tahriğin yorumu açısından, tartışmasız bir rezaletti:

İzmir 11. Ağır Ceza Mahkemesi 19.09.2007 tarihli 2006/210 E. 2007/329 K. sayılı kararında; “Kadın, 17 yaşındaki oğlunu alarak gittiği tatilde daha önce boşanma davası açtığı eşinin telefonlarını yanıtsız bırakmıştır. Eve eşyalarını toplamak için döndüğünde sanık eş katılanın çantasından aldığı telefonda ‘Adil Işık’ isimli şahıstan gelen mesajı ve doğum kontrol hapını görünce karısının kendisini aldattığından şüphelenir. Karısının göbeğindeki yara bandını ve piercingi gören sanık, ‘hayatımı yaşıyorum bana karışamazsın’ dediğini iddia ettiği karısını evde bulunan iple boğarak öldürür ve buzdolabına koyar. 5 yıl önce karıştığı bir kavgadan dolayı kesinleşmiş hapis cezası nedeniyle yolda yürürken yakalanınca, karısını öldürdüğünü itiraf eder. Mahkeme, 5 yıl önce karısının kendisini aldattığına dair sanık eşin tanıklarını dinler ve ‘Adil Işık’ın kadın giyim markası olduğunu bilmesi beklenemeyecek sanığın, değer yargılarına göre yeniden aldatıldığını düşünmesinin normal olduğu gerekçesiyle haksız tahrik indirimi uygular.”

Haksız tahrik maddesini düzenleyen kanun koyucunun (meclisin) muradı, telefonun Adil Işık giyim markasının tanıtım mesajı gelen bir kadının bu sebeple öldürülmesi olabilir mi? Kesinlikle hayır.

İnsan “teknik” kelimesini kullanırken utanıyor. Bir kez daha anlıyoruz ki, can derdindeyiz ve biyolojik-toplumsal cinsiyet kimliği tanımlarını tartışmaya vaktimiz yok; kanunu bile.

Kadın cinayetleri neden politiktir ve kadına şiddet neden sınıfsaldır? Kadına şiddet toplumun her kesiminde cinayetle sonuçlanmıyor, -ki artık giderek böyle olmaya başladı- iş yerinde mobbing, ısrarlı takip seviyesinde cinsel taciz ve hatta  kadının ne zaman doğum yapmasına karar verecek cüreti kendinde bulan patronlar olarak görülüyor. Kadına şiddet tavanda, zeminde; yani toplumun her kesiminde, farklı şekilde.

Uğruna baroları feda etmekte olduğumuz, artık iyice bir iktidar erki olan Diyanet İşleri kadına yönelik şiddetle ilgili ne diyor? “Sabredin, -size şiddet uygulandıktan sonra- ona çay götürün ve nedenini sorun.

Bu anlayış, katile “öldürdün ama kim bilir neden öldürdün?” diye sormaya niyetleniyor. Konu eşcinsellere geldiğinde gürleyen Diyanet İşleri Başkanı, neden kul hakkından söz etmiyor? Tabii bunlardan bahsederken, asıl yanlışın ceza hukukunu ilgilendiren bir cinayetle ilgili yazılan yazıda, Diyanet İşleri Başkanı’nın ne dediğine bakmak olduğunu da eklemeliyim.

Rabia Naz cinayeti hakkında verilen KYOK (kovuşturmaya yer yok) kararınından ne anlıyoruz? Bir kez daha, şeyin politik olduğunu. Çözüm, yalnızca İstanbul Sözleşmesi değil.

İdare Hukuku Profesörü İl Han Özay’ın vefatı üzerine yıllardır kapağını açmadığım -ve bu yüzden kötü bir avukat olduğum-  Günışığında Yönetim’e göz gezdirirken, Aydın&Rona Aybay hocaların Hukuka Giriş kitabının ilk sayfalarındaki bir şiiri görüyorum:

“Boyunduruğa benzer kötü yasalar…”

ve artırarak, boyunduruğa benzer kötü yargıçlar, siyasetçiler; kötü erkekler.

“…Ne yana döner kişi
Daralır oradan
Yeryüzünde ayağını basacak yer olmaz.”

(Fazıl Hüsnü Dağlarca, Yankı)

*Avukat