Affet, sevgili Adalet Ağaoğlu!*

Türkiye’nin yüz akı entelektüel, sivil toplum aktivisti, akademisyen, sendikacı ve yazarlarının katılımıyla hayata geçirdiğimiz Yeni Anayasa Platformuna dahil oldu ve aktif olarak toplantılarına katıldı. Heyecanlıydı. Uzun konuşmalar yapıyordu. Konuşmalar toplantı çerçevesini taşacak uzunlukta olsa da kıymetli konuşmalardı; tarihe tanıklık içeriyor, bir asırlık ömürde kazanılan deneyimlerden doğan heyecan ve umut hepimizi cesaretlendiriyordu. Çalışmaların ilerlediği bir safhada “Erdoğan’a söyleyin lütfen, demokratik anayasayı görmeden ölmek istemiyorum, söz versin” demiş ve ben de yeni anayasa çalışmaları çerçevesinde siyasetçileri ziyaretlerde bunu Erdoğan’a aktarmış, tebessümle “Merak etmesin, söz veriyorum, yapacağız” (hala birinci çoğul şahıs zamiri kullandığı dönemlerdi) cevabını da yine Adalet Ağaoğlu’na aktarmıştım.

Osman Can**

Tanışmaktan, birlikte çalışmaktan ve uzunca iletişimden onur duyduğum, edebiyatımızın vicdanlı, sorumluluk sahibi, onurlu kalemini kaybettik. Acıyla ve hüzünle öğrendim vefat ettiğini. Son bir kez karşılaşmayı ve sohbet etmeyi çok isterdim, konuşacaklarımız vardı çünkü.

Adalet Ağaoğlu’nun 2016 yılında çeşitli mecralarda yayınlanan söyleşilerinde benimle ilgili bazı değerlendirmeleri oldu. Mayıs 2020’de yayınlanan röportajında benzer ifadeleri kullanması üzerine ziyaret etmeyi düşünmüştüm. Karantina müsaade etmedi.

Yüreğim sıkışık, boğazım düğüm, yutkunmakta zorlanıyorum.

Aslında bu yazıyı Adalet Ağaoğlu’nun öldüğü gün yazdım, ama durdum. Yazmak ve cevap vermek için adeta ölümünü bekliyormuş gibi bir görüntü rahatsız etti. Yazacaklarım hakkında olumlu veya olumsuz bir dönüş yapamayacaktı çünkü. Bu arada Ayasofya meselesi patlak verdi, Danıştay’ımız çok tartışmalı bir kararla 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti ve aynı gün Kararname ile Ayasofya tekrar camiye çevrildi. Bunu yazabilirdim, hukuk, çoğulculuk vs adına yine birilerine, haklı olduğuma inandığım şekilde, parmak sallayabilirdim. Hukukçuyuz ya, sürekli hukuk adına etrafımıza hukuk ve ahlak dersi verebiliyoruz. Lakin hukukçu kimliğimden bağımsız bana ait ve beni ifade eden bir kimliğim de var ve bu kimliğim bence çok değerli, inanç ile perdelenen bir iktidar, ihtiras ve intikam savaşının malzemesi kılınanlardan çok daha değerli; kırılgan, üzülen, üzen, kıran, sinirlenen, başarıları ve başarısızlıkları olan, yanılabilen, bazen başarısına çocukça sevinen, çocuklaşan… İnsani, kısaca. Ve bu modda kalmayı yeğledim.

Evet yazmazsam hem kendime hem de onun anısına saygısızlık olacaktı. Zira Adalet Ağaoğlu’nun tepkisini bana karşı bir söylemin aracı kılmayı ne kadar yanlış gördüysem, umutlarının tükenişini ve elinden kayışını acıyla seyredişi üzerine bana yönelttiği eleştirisini bir haksızlık veya vefasızlık olarak nitelendirmem de o kadar yanlış olurdu, buna hakkım yok. Ölümden sonra yazmanın kolaylığına kaçma eleştirilerini ve suçlamalarını göğüsleyerek de olsa…

Osman Can’ın peşine takıldık, referandum sürecinde… Ben bir an bile onun asıl amacının AKP Milletvekili seçilmek olduğunu anlayamamışım” demişti. Gerçek şu ki bu sözler nedeniyle Adalet Ağaoğlu’na kırılmadım, duygularını anlamaya çalıştım. Bir yayında da söylediğim gibi, ben olsaydım daha çok tepki gösterirdim ve o yaşta, elle tutulabilir bir değişimin arifesinde iken büyük beklentilerin, umutların, tarihi bir fırsatın bu kadar kısa sürede, bu kadar hoyratça, bencilce ve sorumsuzca harcanmasını çaresizce seyrederken başka nasıl tepki verirdim bilemedim. Diğer yandan bu sözler elbette bir yönüyle de bana yönelik ve muhasebesini yapmam gereken çok şey olduğunu bana hatırlatıyor, haklı olarak.

İlk 4 Eylül 2010 tarihinde Taksim’deki “yetmez ama evet” toplantısında karşılaşmış ve yumurtalı saldırıya uğramıştık. O, kendi ifadesiyle, doğrudan “evetçi”, ben “yetmez ama evetçi”ydim. Hapishaneden çıkıyoruz, ama yeni bir ortak yaşam inşa edemezsek, hapishaneyi ararız düşüncesindeydim; II. Meşrutiyet ve 1909 değişiklikleri sonrasında İttihatçı diktatörlüğüne savrulma örneğini düşünerek…

Bu olaydan sonra diyaloğumuz devam etti. Türkiye’nin yüz akı entelektüel, sivil toplum aktivisti, akademisyen, sendikacı ve yazarlarının katılımıyla hayata geçirdiğimiz Yeni Anayasa Platformuna dahil oldu ve aktif olarak toplantılarına katıldı. Heyecanlıydı. Uzun konuşmalar yapıyordu. Konuşmalar toplantı çerçevesini taşacak uzunlukta olsa da kıymetli konuşmalardı; tarihe tanıklık içeriyor, bir asırlık ömürde kazanılan deneyimlerden doğan heyecan ve umut hepimizi cesaretlendiriyordu. Çalışmaların ilerlediği bir safhada “Erdoğan’a söyleyin lütfen, demokratik anayasayı görmeden ölmek istemiyorum, söz versin” demiş ve ben de yeni anayasa çalışmaları çerçevesinde siyasetçileri ziyaretlerde bunu Erdoğan’a aktarmış, tebessümle “Merak etmesin, söz veriyorumyapacağız” (hala birinci çoğul şahıs zamiri kullandığı dönemlerdi) cevabını da yine Adalet Ağaoğlu’na aktarmıştım.

Yeni Anayasa Platformu aylar süren çalışmalarını Mayıs 2011 tarihinde tamamladı, hazırlanan rapor TBMM’ye sunuldu, sözlü sunumlarımızı da gerçekleştirdik.

Diyaloğumuz devam etti, derinleşti. Toplantılarda bulunmadığı zamanlarda da telefonla bilgi alır, soru sorar, heyecanını ve beklentilerini uzun uzun anlatırdı. Evinde ağırlıyor, konuşuyor, anılarını paylaşıyordu. Kabul etmem gerekir ki, 2012 yılından itibaren konuşmalarında heyecan yerini kaygıya bırakmıştı. Mektup yazmak istediğinden bahsediyordu. Uzun mektuplardan, Erdoğan’a, Cemil Çiçek’e, Anayasa Uzlaşma Komisyonu üyelerine, muhalefet liderlerine yazmak istediği ve kimine de yazıp gönderdiği mektuplardan, içeriklerinden ve gelen cevaplardan konuşuyor, gittikçe artan oranda da şikayetlerini dile getiriyordu. Yine itiraf etmem gerekir ki, başta bana cesaret veren konuşmalar, zaman geçtikçe bende bir mahcubiyete ve baskıya yol açıyordu. Bir yandan eleştirilerimi gazetelerde yazıyor, diğer yandan da ümidimi kaybetmiyor, kaybetmek istemiyordum. Dolayısıyla gidişatın duygusal yükünü, kendi çevremde üzerime alıyordum.

Adalet Ağaoğlu’nun hayal kırıklığının sorumluluğu da omuzlarıma binmişti. 2010 yılında yolda rastlayan veya mikrofon uzatan herkesin, anayasa hazırlayacak ve yürürlüğe sokacak kişi gözüyle bakarak sorular soran kişilerin, 2011 ve sonrasında, bazen suçlayan, kimi zaman hesap soran, çoğu zaman ise endişe dile getiren ifadeleriyle karşılaşıyordum. Bunların muhatabı da bendim, iktidar sahiplerine sorun demek aklımdan geçmedi. Sanırım herkes benim bu ülkede Anayasa yapacak kudrette olduğumu düşünüyordu. Ne savaşlar vermiş, neler başarmıştım, kahramandım artık. İtiraf etmeliyim ki, bir yandan içimdeki bir ses, aldatıcı kamusal etkileşimlere karşı uyarılar verirken, bir tarafım bu şekilde görülmekten, alkışlanmaktan hoşlanıyordu. Sonraki nesle anlatacağım hikayelerim olacaktı. Hangi akademisyen Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk demokratik, çoğulcu, kapsayıcı, ademi merkeziyetçi, dini ve etnik referanslardan uzak, asgari müştereklerden oluşan bir toplum sözleşmesi üzerine kurulu Anayasasında imzası olsun istemezdi ki. Kendi adıma konuşayım, ben isterdim, hem de çok. Anayasa hukukunda akademisyenlikte karar kıldığım günden beri bu ülkenin darbe Anayasaları ve darbe hukuk düzeniyle yönetilmemesi gerektiğine inandım. Türkiye’nin temel sorunlarının, dışlayıcı anayasal tercihlerden kaynaklandığını, bunun zehirleyici bir etkisinin olduğunu düşündüm ve anlattım, dilim döndüğünce. O kadar ki, Türkiye’yi bu kapandan kurtaracak her türlü girişim benim için çok kıymetliydi, halen de kıymetli. Belki de benim sorunum bu…

2011 başlarında 12 Haziran seçimlerine giderken, milletvekili aday adaylığı süreci başlamıştı. Ancak Yeni Anayasa Platformu çalışmaları devam ediyordu ve bu kapsamda çeşitli kesimlerden siyasilerle de görüşmelerim oluyordu. Bu dönemde AKP’li iki siyasetçi ile görüşme talep ettim. Hemen randevular ayarlandı, gittim ve Anayasa meselesi ile bazı hukuki sorunlar ve öneriler hakkında konuştum. Şaşkınlıkla birbirlerinin yüzlerine baktılar, “Hocam biz senin Milletvekilliği adaylığı için müracaat edeceğinizi düşünmüş ve heyecanlanmıştık” dediler. Hoşuma gitmedi değil. Ancak Türkiye’nin yeni bir anayasa yapım sürecini başlattığı bu dönemde bu ivmeyi milletvekilliği için kullanmayı ahlaki görmedim; teşekkür ettim, ayrıldım. Beri taraftan Yeni Anayasa Platformunda birlikte çalıştığımız pek çok kişinin Meclise girmesi gerektiği, bunun platformun düşüncelerinin hayata geçmesini destekleyeceği düşüncesiyle adaylığını destekledim.

Seçim sonrasında Anayasa Uzlaşma Komisyonu oluşturuldu ve çalışmalara başladı. Yeni Anayasa Platformu yöntemi esas alındı ve TBMM desteğinde TOBB/TEPAV koordinasyonunda tarama toplantıları yapıldı, ki bu süreçte TEPAV’a danışmanlık yaptım. Ancak Komisyonun çalışma yöntemi ortaya çıktıkça, endişelerim arttı, siyasilerle konuştum, kendimce öneriler dile getirdim, olmayınca gazetelerde bazen ağır eleştirilerde bulundum.

2012 Ağustos’unda Erdoğan’dan davet alarak Ankara’ya gittim. Anayasa konusunda tıkanma olduğunu ve desteğimin değerli olduğunu söyledi. Kendisine siyasetçi olmadığımı, ama Anayasa meselesinin hayati olduğunu, herhangi bir siyasi pozisyon için pazarlık yapmayacağımı, tek derdimin Anayasa konusunda inisiyatif almak olduğunu ve AKP’de pek kimseyi tanımadığımı, eğer bu konuda arkamda duracaksa siyasette bulunmamın anlam ifade edeceğini çok açık bir dille ifade ettim. Kendisi de destek sözü verdi ve yakın çalışacağız dedi. Son olarak da kendisini ve partisini eleştirdiğimi, bu tutumumu parti içinde de devam ettireceğimi bilmesi gerektiğini söyledim. “Biliyorum, tabii ki, sorun değil” cevabı üzerine, başkaca konuşacak bir şey yok diye izin istedim ve üyelik başvurusunu yapıp, aynı gün İstanbul’a döndüm. Üç yıl kaldım partide. 2012 Aralık son günlerinde Başbakanlık Resmi Konut’ta Erdoğan başkanlığında yapılan ve partinin ağır toplarının bulunduğu toplantıda, “biz 2010 referandumuyla alacağımızı aldık, Anayasa meselesini bundan sonra muhalefet dert etsin, yolumuz açık” ifadesi üzerine, 2010 referandumuyla açılan yolun, yokuş aşağı bir yol olduğunu ve bunun garantisini verebileceğimi, Türkiye’nin periyodik krizlere gireceği ve yönetilebilir olmaktan çıkacağı uyarısında bulundum, Anayasa masasından çekilmemeyi sağladığımı düşünüyorum. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yargı bağımsızlığı başlıklarında kriz çıkardığım ve krize Erdoğan’ın müdahale etmek zorunda kaldığı zamanlardı.

Gezi olaylarının hemen ardında yapılan olağanüstü MKYK toplantısında uzunca ve güçlü eleştiriler içeren bir konuşma yaptım çantamda istifa dilekçemle, buraya kadar deyip çıkıp gidecektim. Ancak parti içinde demokratik potansiyel var, sabret sözünü esas aldım, inanmak istedim, sonrasında benimle selamı kesenlere rağmen, kaldım. Anayasa süreci Gezi sonrası tıkanınca Erdoğan ile konuştum ve “Anayasa meselesi bittiyse, müsaadenizle ayrılmak istiyorum, bu haliyle siyasette bulunmamın bir anlamı yok, bir faydam da yok” dedim. Kabul etmeyince, krize yol açan 2012 taslağının sorunlarından, Türkiye’nin ihtiyacından vs. uzunca söz ettim, metaforlarla anlattım. “İzin verirseniz başka bir yöntem deneyelim, hukukçuların azınlıkta olduğu siyaset bilimci, mühendis, sosyolog, ekonomistlerden oluşan dar bir heyet kuralım ve başkanlık ve parlamenter sistem temelli iki farklı anayasa taslağı hazırlayalım. Halka sunalım ve hangisi üzerinde uzlaşı gerçekleşirse onun anayasa olarak yürürlüğe girmesi için uğraşalım” dedim. Kabul etti, isimleri tespit ettik ve 2013 Kasım’ında İngiltere hükümet modeli ile ABD hükümet modelini esas alarak altı ay boyunca çalıştık. Nisan 2014 tarihinde kendisine saatler süren brifing ile taslakları tanıttık, çok beğendi ve “bizim taslağımız hazır” dedi. Sonraki MKYK’larda da “bizim çalışmalarımız tamam” dedi. Ne vardı peki o başkanlık sistemi taslağında? Tabii ki bugünkü başkanlık sisteminde olmayan her şey ve olmaması gereken hiçbir şey! Meclis iki kanatlı olacak ve Cumhuriyet
Senatosu şeklinde özel bir yapı oluşturulacaktı. Başkanın üst düzey atamaları ile bakanlıkların atamaları Senatonun onayına tabi olacaktı, Senato temel yasaları bir daha görüşülmek üzere Meclise gönderebilecekti. Senato ve meclis yarısı iki yılda bir olmak üzere dört yıllığına seçilecek, başkan da dört yıllığına seçilecek, bu şekilde Başkan ve yasama çoğunluğu farklı siyasi eğilimlerden olabilecekti. Fesih veya eş zamanlı seçim olmayacaktı. Meclis komisyonlar aracılığıyla ABD’deki gibi yürütmeyi etkin bir şekilde denetleyecekti. Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısı başkan tarafından seçilecek, ancak Meclisçe 2/3 ile onaylandıktan sonra göreve başlayacaktı. Diğer yarısı da Meclisteki partiler kontenjanından 2/3 ile seçilecek, Başkan tarafından onaylandıktan sonra göreve başlayacaktı. En önemlisi de yerel yönetimlerin 1921 Anayasası örneğindeki gibi ciddi bir şekilde güçlendirilmiş olması, kamu hizmetlerinin yürütülmesinin esas itibariyle yerel yönetimlere bırakılmış olmasıydı. Yerel yönetimler ile merkezi hükümet arasındaki uyuşmazlıklara ise AYM bakacaktı. Ve bu metin çok beğenilmişti, benim de ağzım kulaklarımdaydı, dünya etrafımda dönüyordu. Parlamenter sistemi esas alan anayasa taslağı ise bugünün moda deyimiyle güçlendirilmiş parlamenter sistemi öngörüyordu, tabii ki yine 1921 Anayasası örneğindeki gibi güçlü yerel yönetimlerle birlikte. Sırf beni geçiştirmek ve idare etmek için anayasa taslağının hazır olduğunu MKYK’da açıklamazdı diye düşünüyorum.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri geçsin dendi, sonra parti liderliği değişti, Davutoğlu’na da anlatmak gerekti. Sonra 2015 seçimlerine gidilirken, beyannamemize yazalım, seçim sonrasında gündeme alalım dendi, bekledim, ümitle, reel politikanın da işleyişini dikkate alarak. Adaylık için kararsız kaldım, son güne kadar bekledim. Hem Davutoğlu hem de Erdoğan’dan aday olmam yönünde çağrı gelince, evlenmek üzere olduğum yeni eşime, istemiyorsa bırakacağımı, ama özgürlükçü demokratik bir anayasa için bu kadar uzun mücadele vermişken ve bir noktaya getirmişken, şimdi bırakıp gitmenin de çok doğru olmayacağını, hep bu hayali kurduğumu söyledim. Eşim kerhen onay verdi. Müracaat ettim, listeye alındım.

Eleştirilerim mi, bitmedi, o dönemde de yazdım, bir partide bulunmanın zorunlu kıldığı üsluba riayet ederek… Röportajlar verdim, röportajlarda AKP için son şans olduğunu, bu fırsatı da değerlendirmezse geri dönülemez sorunlarla yüzleşeceğimizi söyledim, Kürt siyasal hareketinin TBMM’de temsil edilmesi gerektiğini de vurgulayarak.

Seçimler yapıldı, milletvekili seçildim, Adalet Ağaoğlu’un referandumda peşime takılmasından tam beş yıl sonra. Üstelik 2010 referandum sürecinde karşı tarafta bulunanlar 2011 seçimlerinde adaylıklarını ilan edip Milletvekili seçilmişken, bunu yapmayıp, AKP’nin en zayıf olduğu 2015 seçimlerini bekleyerek. Gerçek amacım bu idiyse, oldukça akılsızca bir tercih olmalı.

Seçim sonrasında koalisyon yolu gözüktü. Son yazılarımdan birinde bunun tarihi bir fırsat olduğundan bahsettim ve kurucu meclise atfen “Kurucu Hükümet” ifadesini kullandım, CHP ile koalisyon gereğine işaret ederken. MKYK’da kararın CHP ile koalisyon yönünde çıkmasında sanırım etkim oldu, uzunca bir konuşma yapmıştım, her zamanki akademik ve analitik iştahla, belki de körlükle. Benden sonraki konuşmaların çoğu da görüşümü tekrarlamıştı.

Koalisyon heyetinde görevlendirildim. CHP ile sürdürülen görüşmelerde anayasa, hukuk, adalet ve yargı başlıklarından sorumluydum. Beni şaşırtacak derecede CHP olumlu ve yapıcı yaklaşmıştı. Davutoğlu’na verdiğimiz brifingde durumu aktardım ve tarihi fırsatı kaçırmamak gerektiğini savundum, “içimizdeki CHP’liler” sözlerine aldırmadan. Böyle ise aslında koalisyon kurulabilir
demişti. Ancak mekanizma farklı çalıştı ve bildiğimiz gibi, Anayasal teamüllere de aykırı olarak Meclis feshedildi. Davutoğlu ile yapılan son toplantıda Türkiye için beka sorununun başlayacağı günlere gittiğimizi ve koalisyon meselesinin sadece bir hükümet kurma meselesi olmadığını, kararı verirken bunları göz ardı etmemesi gerektiğini söyledim. Sözümün ağırlığı sadece beni ezdi sanırım. Kaldı, kaldık ve siyaset defterini kapattık. Sonrasını ise anlatacak mürekkebim yok. Adalet Ağaoğlu hayal kırıklığı ve kızgınlığını benden hesap sorarak soğutmaya çalıştı, iyi de yaptı. Ben ise hesap soracak kimseyi bulamadım etrafımda, belki de bulamadığım, hesap sorma cesaretiydi…

Bir şey söyleyeyim, evet Adalet Ağaoğlu haklıydı, Osman Can’ın peşine takıldık, kandırıldık. Bir türlü ergenlikten kurtulamayan bir toplumda, küçük umutlardan kahramanlık hikayeleri ve destanlar, küçük başarılardan insanüstü destansı kişilikler ürettik, sonra abartılmış, karşılanması çok güç beklentiler karşılık bulmayınca da büyük hayal kırıklıkları yaşadık. Bana karşı duygusal anlamda en yoğun tepkiyi gösterenler, bu süreçte bana en fazla güvenen insanlar oldu, daha doğrusu kamusal kimliğimde epik/mistik/heroik bir yön vehmettikleri için taraftar olan veya tam da bu nedenle çaresizliklerinin şiddeti oranında kızgınlık duyanlar oldu. Bunda benim payım oldu mu? Evet, hem de çok, bu rüyanın cazibesinden kurtulamadım, rüyadan uyanmak için sinyaller güçlendiği halde, “enseyi karartmayalım” iyimserliği içinde inanmaya devam etmeyi seçerek, kabul. Sorumluluk bana ait ve kimseye kızmıyorum. Kendime zarar verdim mi bilemedim, ama en yakınımdakileri, en değer verdiklerimi, en nazımı çekenleri, kamusal kimliğimin dışında beni insan olarak sevenleri üzdüm, bu kesin.

Geriye dönüp baktığımda biraz bunları görüyorum, kızdıklarımda, üzüldüklerimde kendimi de görüyorum. Onlardan çok farklı olmadığımı, aslında onlar diye bir şeyin olmadığını, kolektif olarak iyi ve kötüyü çok da insani kaygı ve korkular nedeniyle içimizde beslediğimizi, dokunmayla, anlamayla, hissetmeyle ve şefkatle birbirimize baktığımızda, yokuşun başında savaşmaya gittiğimizin kendimiz olduğunu gördüğümüzde daha farklı bir yaşam biçimi üretebileceğimizi görüyorum. Evet yine umudumu kaybetmiyorum, iflah olmam. Bir ömür umut şarkıları söylemek çok değerli, ama umut için sorumluluk üstlenmenin de biraz değerli olduğunu unutmasak mı acaba?

Muhtemelen daha görmediğim pek çok şey var. Bu süreçte beni sürekli eleştiren, bu yaşananların benim eserim olduğunu söyleyip yargılayan ve mahkûm eden yurdumun güzel insanları olduğuna göre, mutlaka vardır görmediğim bir şeyler, olmuştur da.

Sinikçe bir yaklaşım gibi gelebilir, belki kısmen de öyle, çünkü bir insan olarak canım acımadı değil. “Onun asıl amacının AKP milletvekili seçilmek olduğunu anlayamamışım” sözüyle canım acıdı mesela, çünkü bu doğru değildi, ihtiyacım da yoktu. Bunu kendisine de söyledim, saygıda kusur etmeden, mahcup, kederli, derinden iç çekerek ve anladığımı söyleyerek…

Bugün de saygıyla, hüzünle ve acıyla anısı önünde eğiliyorum. Bu yazıyı yazarken, cevap veremeyecek olmasının mahcubiyetiyle kıvranarak…

Bağışla sevgili Adalet Ağaoğlu!

*Bu yazı ilk olarak 19 Temmuz 2020 tarihinde osmancan.com sitesinde yayınlanmıştır.

**Prof. Dr., Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi