Pera ve Galata’da Yahudi İzleri 3: Beyoğlu moda yaşamında bonmarşeler ve terzilerimiz

Beyoğlu ve bonmarşe dendiğinde şüphesiz ilk akla gelen isim Avusturyalı Aşkenaz Karlman Ailesi’nin Galata Millet Han’da başlayan, ardından bugün Tünel’e doğru Odakule olarak bildiğimiz yerde faaliyetine Çorapçı Han ile birlikte devam eden Karlman Pasajı idi. Karlman bonmarşesinin Lazaro Franko ile farkı hem Meşrutiyet ve Grande Rue de Pera gibi iki ana cadde arasında pasajı bir geçiş olarak kullanması hem de oyuncaktan plağa, gramofondan halıya, giyim eşyasından ev mobilyasına kadar çok çeşitli ürün yelpazesi ile adeta döneminin ilk alışveriş merkezi olmasıydı.

Mois Gabay*

Sizlerle geçtiğimiz hafta kaldığımız yerden Beyoğlu moda yaşamında Yahudi izlerine bu hafta bonmarşeler, moda dükkanları ve terzilerimizle devam ediyoruz.

LAZZARO FRANCO BONMARŞESİ

Beyoğlu tarihi ile ilgili tüm araştırma kitaplarında en çok rastladığımız iki isimden biri Lazzaro Franco’nun bonmarşesidir. Tıpkı Karlman Pasajı gibi dönemin en büyük tekstil mağazalarından, hatıralarda yer etmiş bu mekân da önce Varlık Vergisi’nde büyük kan kaybetmiş ardından da 6-7 Eylül 1955’te tümüyle yağmalanmıştır. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı’daki Batılılaşma hareketine bağlı olarak, mobilyalar için kumaş ve perde ile ticaret hayatına başlayan Lazzaro Franco, önceleri Anadolu Han’daki dükkânda faaliyet göstermiş, ardından işlerin büyümesi ile ismini “Lazzaro Franco ve Mahdumu” olarak değiştirerek Mısır Apartmanı’nın altındaki dükkâna taşınmıştır. Ailenin Tahtakale Fincancılar Yokuşu’ndaki dükkanları da o dönemde faaliyet göstermekteymiş. Varlık Vergisi döneminde istenen astronomik vergiyi ödeyemeyen firmanın imdadına Osmanlı Bankası yetişmiş ancak bu olay firmanın toplumda Osmanlı Bankası deposu olarak anılmasına da sebep olmuştu. Firma borçların kapanmasına dek isim değiştirmek zorunda kalmıştı. Ailenin bir sonraki travması ise 6-7 Eylül 1955 olacaktı. Olayların tanığı Lazzaro Bey’in kızı Lydia Franco Albukrek yıllar sonra Türkiye’ye döndüğünde Agos gazetesinden Rita Ender’e babasının yaşadıklarını şu sözlerle anlatacaktır: “6 Eylül’ü yaşadığımda dokuz yaşındaydım. O zamanki adıyla Emlak Caddesi’nde oturuyorduk. Kamyonlar içinde bağıran adamlar hatırlıyorum: “Kıbrıs Türk’tüüür! Bayraklarınızı asııın! Işıkları yakııın!” Tam karşımızda bir Rum’a ait bir mobilya dükkânı vardı, camlarını nasıl kırdıklarını gördüm. Koltukları bıçaklarla yırttılar. Babam o gün işten erken geldiğinde telefona sarılmıştı. Belli ki yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Dükkândaki nöbetçiyle konuşuyordu; “Kaç kişiler Aziz?”, “Hemen kepenkleri kapat!”, “Kepenkleri kırıyorlarsa korumaya çalışma” Ve sessizlik… Ertesi gün babamla Beyoğlu’na gittik. Beyoğlu’nun durumunu gördüm. Türkiye’den gittik. Giderken bana tamamen gittiğimizi söylemediler. Her sene seyahate giderdik; bana demişlerdi ki, “Hadi seyahate gidiyoruz, yanına bir oyuncağını al.” Ben de bir bebek aldım ve bu kadar. Bütün çocukluğum burada kaldı.” Lazzaro Franco Bonmarşesi de Beyoğlu’ndaki birçok gayrimüslim esnaf gibi 1970’li yıllarla birlikte dönemin iklimine uyup kepenklerini kapattı ve tarihe karıştı.

KARLMAN PASAJI

.

Beyoğlu ve bonmarşe dendiğinde şüphesiz ilk akla gelen isim Avusturyalı Aşkenaz Karlman Ailesi’nin Galata Millet Han’da başlayan, ardından bugün Tünel’e doğru Odakule olarak bildiğimiz yerde faaliyetine Çorapçı Han ile birlikte devam eden Karlman Pasajı idi. Karlman bonmarşesinin Lazaro Franko ile farkı hem Meşrutiyet ve Grande Rue de Pera gibi iki ana cadde arasında pasajı bir geçiş olarak kullanması hem de oyuncaktan plağa, gramofondan halıya, giyim eşyasından ev mobilyasına kadar çok çeşitli ürün yelpazesi ile adeta döneminin ilk alışveriş merkezi olmasıydı. Pasajın “Eşya almak mecburi değildir!” mottosu ile Karlman Pasajı’ndan serbestçe geçen İstanbullular dilerse bonmarşeden alışveriş yapıp, dilerseler de günün farklı saatlerine göre bir bar, lokanta ve hatta gece kulübü olarak pasajın üst katında faaliyet gösteren Turkuaz’da keyifli vakitler geçirebilirdi. Mihail Mihailoviç’in öncesinde Moskovitz adı ile açtığı ardından Turkuaz ismi ile devam ettiği 250 masalık geniş mekânında sayısız etkinliği ağırlayan kulüp zaman içerisinde aynı adreste Turan Bar ve Vagon Blö’yü de ağırlayacak ancak 1950’lerin sonlarında tarihe karışacaktır. Peki ya Karlman Pasajı? Maalesef Karlman Pasajı da tıpkı Lazzaro Franco gibi dönemin ikliminden ağır bir şekilde etkilenecektir. 1942 yılında Karlman Ailesi’ne biçilen astronomik Varlık Vergisi’ni aile ancak Osmanlı Bankası’nın araya girmesi ile ödeyecek ve ardından pasajın kapısına “Osmanlı Bankası deposudur.” ibaresi asılacaktır.

.

TIRING MAĞAZASI

“Almanlar Dersaadet’te: 1870-1918 devresi İstanbul’unda Almanlarla Osmanlıların kültürel ve toplumsal buluşma deneyimi” kitabında Selçuk Akşin Somel, Tiring ve Mayer’i şöyle anlatır: “Tiring mağazası Karaköy tarafında idi ve Nazır, Paşa, Damad, Bendegân gibi Abdülhamid rejiminde el üstünde tutulan kişilerin sıkça ziyaret edip gardıroplarını yeniledikleri bir müesseseydi. Daha sonra Beyoğlu’nda bir şube açmıştı. Daha bir orta seviyeli alım gücüne sahip kesime hitap eden başlıca mağazalardan birisi Maier elbise mağazası idi. ‘Mayer’ mağazası Beyoğlu’nda Galata Mevlevihanesi sırasında bulunuyordu.” Tiring mağazası Osmanlı’nın son döneminde Batılı giyimi benimseyen bir kitlenin vazgeçilemez adresi ve edebiyatımızda dönem romanlarımıza girmiş bir mekandı. 1942’de yürürlüğe sokulan Varlık Vergisi, emsalleri azınlık markaları gibi Tiring Mağazası’nın tarihe karışmasının başlıca sebebi olacaktı.

ABDÜLHAMİT’İN TERZİSİ VE ATATÜRK’ÜN ŞAPKACISI: AŞKENAZ YAHUDİLERİ VE TERZİLİK MESLEĞİ

Aşkenaz Yahudileri’nin Osmanlı topraklarındaki ilk yerleşim alanları İzmir ve Edirne çevresi olsa da, Aşkenazların toplumsal yaşamdaki etkin rollerinin başlıca merkezi 19’uncu yüzyıl itibariyle İstanbul’du. Kimi bir kurumda görevlendirilmek kimiyse de kendine yeni bir yurt ve yaşam kurmak üzere kentin yolunu tutmuştu. Kimi ülkeyi yönetenlerin hemen yanında, kimi toplumun gelişimine yön veren kürsülerin başında, kimiyse dönemin modasını belirleyen vitrinlerin ardındaydı. Aralarında kimler yoktu ki? II. Abdülhamit’in terzisi Salomon Şloym, Ulu Önder’in dişçisi Sami Günsberg, şapkacısı Aaron Frayne, Batılı giyimin ithalatçısı, mağazacılık kültürünün öncüsü Mayer, ilk botanik bahçesinin kurucusu, yeni rejimin ilk heykeltıraşı… Saymakla bitmez meziyetleriyle bu kentin ve sakinlerinin hayatında silinmeyecek izler bıraktılar. Bütün bu işlerin içerisinde terzilik ve dokuma öyle öncelikliydi ki, bugün Schneidertemple Sanat Merkezi olarak faaliyet gösteren bir zamanların Terziler Sinagogu’na da ismini veren bu Aşkenaz terzilerdi.

GEORG MAYER VE SMON BROD

Aşkenaz toplumunun bu çok önemli iki isminin hikayesini, Yahudi toplumu için faydalarını ve dönemin havasını Rıfat Bali’nin “Portraits From a Bygone Istanbul: Georg Mayer and Simon Brod” isimli eserinden öğreniyoruz. 22 Kasım 2012 tarihli Hurriyet Daily News gazetesinde yine Rıfat Bali’nin eserinin anlatıldığı makalede William Armstrong bize kitabın içeriğinde bahsedilen her iki karakterin hayat yolculukları hakkında fikir vermektedir. Smon Brod’un ne kadar zeki bir kişi olduğunu ve Yahudi mültecilere de nasıl umut ışığı olma görevini üstlendiğini Hayim Alaton “Öteki Adam” isimli kitapta şu sözlerle aktarır: “Struma’ya ekmek, peynir ve portakal götürmekteydik. Smon yanında olta da getirmişti. Portakal vitamin vermesi için, olta da gemidekilerin gerektiğinde balık tutabilmeleri içindi.” Smon Brod 20’nci yüzyılın ilk yarısında, Sultanhamam tekstil piyasasının önemli tüccarlarından biriydi. Ünlü “Brod Kumaş Ticarethanesi’nin” ve Galata’da da Brod Draperie Galata’nın da sahibi olan, Türkiye’deki Yahudi toplumu içinde önemli roller üstlenen Simon Brod’un, hafızalarda yer eden girişimlerinden biri yukarıda bahsettiğimiz gibi, Struma Olayı’dır. 24 Şubat 1942’de Şile açıklarında sulara gömülen Struma’daki 769 Yahudi mülteci, Simon Brod’un da aralarında olduğu birkaç kişi sayesinde Köstence limanından hareket ederek bu umut yolculuğuna çıkabilmişti. Bu faciadan kurtulabilmiş tek kişi olan David Stoilar, önce Suriye’ye, oradan da Tel Aviv’e yine Brod’un girişimleri sayesinde varabilmişti.

Brod’tan söz etmişken Suraski’den de söz etmemiz gerekir. Sultanhamam kumaş piyasasının en başarılı mağazası Suraski sonrasında Abdullah Kiğılı’nın da model alacağı ve “Bir Markayı Yaratmak” kitabında gururla bahsedeceği isimdir.

19’uncu yüzyılın ikinci yarısında Viyanalı bir mağaza zincirinin aynı aile tarafından İstanbul’da faaliyet gösteren ve dönemin Batılılaşma modasına adını veren Mayer mağazasının, 1920’li yıllardan itibaren dededen toruna işletmesini sürdüren felsefe doktoru George Mayer’in hikayesi bize o dönem hakkında birçok bilgi verir. Mayer mağazasında alt kat iç çamaşırdan ayakkabıya ve erkek giyimine üst katı ise kadın kıyafetlerine ayrılmıştır. Üst katta vitrinde dönemin en yeni kreasyonları sergilense de Mayer ilk çıkışında erkek modası ile anılan bir mağaza olmuştur. Mayer mağazası da 6-7 Eylül 1955’te çok ciddi şekilde etkilenmiş, eski çelik kasa hariç dükkanlarındaki her şey paramparça edilmişti. Mayer bu acılara rağmen direnmiş ve İstanbul’da kalmaya devam etmişti. 1970’li yıllara kadar İstanbul’da yaşayan ve sonra Viyana’ya dönerek vefat eden Georg Mayer, Mayer mağazasının tarihçesi ile ilgili makalesini ve yayına hazırlanmasını Rıfat N. Bali’nin yaptığı, Yusuf Öztel’in Türkçeye çevirdiği “Türk Çarşısı: Şark’ta Ticaretin Püf Noktaları” (Kitabevi Yayınları, 2017) adlı kitapta dönemin ticaret yaşamından, yeni Cumhuriyetteki Türk toplumunun davranışlarına, dönemin Yahudi toplumunun yaşantısından Beyoğlu ahalisinin panoramasına kadar birçok ilginç ve değerli bilgiyi paylaşmıştır.

TERZİ BLUM

Yıllarca babamın hep övgüyle söz ettiği, çocukluk yıllarımda İlhan Şerif’in, Muzaffer Çaha’nın ustamız diye bahsettiği Wili Blum’la ilgili bilgileri de Silviyo Ovadya anılarında şöyle anlatmaktadır: “Terzi Blum adeta bir terzi dehasıydı. Ailesi terzilik yapmasına izin vermemişti ve kaçak olarak mesleğe başladığı dönemlerde babam ilk müşterisiydi. Bar-Mitzva zamanında ilk takım elbisemi de Blum’da diktirmiştim. 1968 yılı, Saint Benoit’dan çıkıp Blum’un terzihanesine gitmiş ve iki buçuk saat orada kalmıştım. O esnada Charles de Gaulle Galatasaray Lisesi’ne ziyarete gelmiş ve Beyoğlu kilitlenmişti. Terzi Blum 1970’lerin başında yerini terzi Mustafa Aslan’a devredip, İngiltere’ye gitmişti. Orada deri ceket üzerine çalışan bir şirketin bir numaralı makastarı olmuştu.”

*Gazeteci-yazar