Dayanışma yaşatır: Pandemi dayanışma ağları

Başlangıçta, dayanışma ağları mahalle mahalle, hatta bazı yerlerde sokak sokak örgütlendiler. Temel amaçları, evde kendini karantinaya alması gereken insanların evde kalmalarını sağlamaktı. Onların market alışverişlerini yapmak ve ilaçlarını temin etmek bunların başında geliyordu. Bazı şehirlerde, mesela Glasgow gibi, bu ağlar tüm kenti kapsayan bir büyük ağ oluşturdular.

Bilge Serin*

Covid-19 salgını başladığında görsel basın ve sosyal medyada ilk gördüğümüz sahneler, birbirlerini tuvalet kağıdı için ezen insanlar oldu. Bu görüntüler hızla yayıldı, üzerinde konuşuldu, çokça dalga geçildi, kınandı. Bu ve benzeri sahneleri boş market rafları, boş sokaklar, baş vaatler izledi. Bir yandan virüsün yayılımını, hasta sayılarının artışını, ölümleri izlerken; bir yandan da insanlığın çirkin yüzüne bakıyorduk. Tüm bunlar olurken, diğer yandan dünyanın çeşitli ülkeleri ve kentlerinde pandemi dayanışma ağları ortaya çıkmaya başladı.

Pandemi, Birleşik Krallık’ta, özellikle İngiltere’de, nisan ve mayıs aylarında vaka sayılarının hızla artmasıyla daha da görünür oldu. Salgın dayanışma ağları da salgının görünür olmasıyla yerelde neredeyse kendiliğinden oluşan örgütlenmeler olarak hızla ortaya çıktı. Ulaştıkları nokta ve organizasyon kapasiteleri etkileyici boyutlara ulaştı. Şu an halihazırda, İngiltere, İskoçya ve Galler’de pandemi dayanışma ağlarının sayısı 4 bini geçmiş durumda.

Bu ağlar iki temel gereksinim üzerine ortaya çıktı: Birincisi, hastalık olasılığı taşıyan veya risk grubundaki insanların evde kendilerini karantinaya almaları zorunluluğu; ikincisi ise, bu ülkede yalnız yaşama oranının yüksekliği. Birleşik Krallık’ta tek başına yaşayan insanların sayısı 8 milyonu aşkın, ki bu sayı nüfusun yüzde 10’undan fazlasına denk geliyor. Tek başına yaşayan insan sayısının yanı sıra, İngiltere uzun kampanya süreçlerinden sonra Yalnızlık Bakanlığı oluşturulan bir ülke. Yani, bu durum tek başına yaşayan bireylerin sayısının fazlalığının ötesinde, daha derin bir sosyal soruna işaret ediyor. Salgının hızla yayılmasıyla, bir yandan hükümet insanlara korona teşhisi konma durumunda evde kalmalarını söylerken, diğer yandan bunu nasıl yapacakları, örneğin alışverişlerini kimin yapacağı, ilaç ve benzeri temel ihtiyaç maddelerine nasıl ulaşacakları soruları havada kalıyordu. Hükümet, risk grubundakilerin, yani yaşlıların ve bilinen ciddi bir hastalığı olanların, üç ay boyunca evden çıkmamaları kararı alana kadar bu konuda hiçbir adım atmadı. Sonrasında risk grubu için pandemi dayanışma ağlarının yaptıklarına benzer bir uygulamaya gidileceği duyurulsa da, bunun ne kadar etkin olarak yapıldığı tartışma konusu. Devletin bu denli etkisiz kalmasında, muhafazakâr hükümetlerin yıllar süren neoliberal uygulamaları, kemer sıkma politikaları ve kamu hizmetlerinde yapılan kesintilerin etkisi kuşkusuz. Yıllarca bütçe kesintileri ile karşı karşıya kalan yerel yönetimler de bu kriz anında yetersiz ve işlevsiz kaldı. Hükümetin günbegün değişen, sürü bağışıklığı ile başlayıp kısmi karantina ile sonlanan başarısız süreç yönetiminin insanlara güven verdiğini söylemek ise çok zor. Ek olarak, genel karantina başladıktan sonra online alışveriş sitelerinde de ciddi sorunlar yaşandı. İnternet erişimi olan ve bu tip araçları kullanmada sorun yaşamayan insanlar bile kendilerini karantinaya alma durumunda en temel ihtiyaçlarına bu yollarla ulaşamaz oldular. Yani, kamunun yanı sıra, piyasa mekanizması da bu gereksinimleri karşılamakta yetersiz kaldı.

Pandemi dayanışma ağları, böyle bir ortamda, insanların bu küresel felakete ve beceriksiz yönetime verdikleri kolektif tepki olarak ortaya çıktı. Ağların duruma tepkisi çok daha etkin ve hedefe yönelik oldu. Peki ne yapıyor bu ağlar? Nasıl örgütlendiler?

Başlangıçta, bu ağlar mahalle mahalle, hatta bazı yerlerde sokak sokak örgütlendiler. Temel amaçları, evde kendini karantinaya alması gereken insanların evde kalmalarını sağlamaktı. Onların market alışverişlerini yapmak ve ilaçlarını temin etmek bunların başında geliyordu. Bazı şehirlerde, mesela Glasgow gibi, bu ağlar tüm kenti kapsayan bir büyük ağ oluşturdular. Bazı kentlerde ise bu durum mahalle bazlı uygulamalar olarak devam etti. Bazı yerlerde gönüllülerin sayısı gereksinim duyulan sayıyı aştığı için bekleme listeleri oluşturuldu. Sonrasında, ağları bir araya getiren bir web sitesi oluşturuldu. Bu web sitesi üzerinden ağların işleyişte karşılaşabilecekleri sorunlar ve çözüm önerileri paylaşılıyor. Böylece, birbirinden öğrenmeleri de sağlanmış oluyor.

Ağlar yerelde, mahallelerde birbirini tanıyan insanların bir araya gelmesiyle örgütlendiği gibi, internet ve sosyal medya araçlarını da etkin olarak kullanıyorlar. Ama belki de insanlara en etkin ulaşma biçimlerinden biri, ilk kurulduklarında otobüs duraklarına, bakkallara ve mahallelerin değişik yerlerine astıkları basit posterlerdi. Böylece hem gönüllü olmak isteyen insanlar hem de desteğe ihtiyaç duyabilecek olanlar böyle ağların varlığından haberdar oldu.

Bu ağlar, kamu kurumlarının tamamen işlevsiz ve yetersiz kaldığı bir anda ortaya çıktı. Hayat kurtarıcı örgütlenmeler olarak bu koşullar altında oluşan bir boşluğu dayanışma ile doldurdular. Yaşlı, risk grubunda ve olası Covid-19 hastası ya da taşıyıcısı insanların evde kalmasına yardımcı oldular. Ancak, şunu unutmamak gerekir, bu tip refleksler acil ve kısa süreli gereksinimlere yanıt vermekle beraber, kamu müdahalelerini gerektiren yapısal sorunlara çözüm üretmekten uzaklar. Ağların bundan sonra nasıl evrileceği, kalıcı olup olmayacaklarını bilmiyoruz. Kamu politikalarının bundan sonra nasıl dönüşeceği ve nasıl bir biçim alacağı soruları da yanıtlanmak üzere hâlâ önümüzde duruyor.

https://www.facebook.com/groups/glasgowmutualaid/media/photos

https://www.lwbooks.co.uk/blog/mutual-aid-and-radical-neighbourliness

 

 

*Şehir plancısı, akademisyen, araştırmacı. Glasgow Üniversitesi’nde kentsel eşitsizlikler, konut ve kent mekanının üretimi üzerine çalışmaktadır.