Savunmamdır... Yaşamak ve ölmek ve düşmanlarımız ve hakimlerin vicdanı

Bir ölen varsa zaten kaybetmişimdir. Hep beraber kaybetmişizdir. Bir hakim olarak bana ölenlere üzülmemek ve hatta onlara karşı düşmanlık duymak şartı getirenlere, hakim kalmam için birilerinden nefret duymam gerektiği düşüncesini dayatanlara sesleniyorum: Nefret etmeyeceğim. Sizden de nefret etmeyeceğim.

Dr. Orhan Gazi Ertekin* 

Türkiye’nin protest müzik gruplarından Grup Yorum’un gitaristi İbrahim Gökçek, terör örgütü üyeliğinden yargılanırken grup üyeleri üzerindeki baskıların kaldırılması ve adil yargılanma talebiyle cezaevinde açlık grevine başladı. Açlık grevi sırasında tahliye edildi. Tahliye sonrasında da açlık grevine devam etti. Ölüm orucunun 323. gününde bir grup aydının devreye girmesi ile eylemini bıraktı. Fakat iki gün sonra kurtarılamayarak hayatını kaybetti. İbrahim Gökçek’in ölüm orucunu bırakması haberi üzerine “Oh Allahım! Yüreğimiz avucumuzda, kulağımız kapıdaydı..” şeklinde memnuniyet ve sevinç bildiren bir Facebook paylaşımı yaptım. İki gün sonraki vefatı üzerine ise üzüntüyle “Hepimiz Bir Milgram Deneyindeki denekler miyiz?” yazısını yazıp yine Facebook sayfamda paylaştım. Bir hafta sonra binlerce sosyal medya kullanıcısı tarafından tek bir elden çıktığı belli olan hakaret ve tehditlerle başlayan süreç HSK’nın “hakimlik görevinin gerektirdiği saygınlık ve güven”in zedelenmesi gerekçesiyle verdiği soruşturma izni ile halen devam etmektedir…

Bu “suçlama”lara karşı aşağıdaki beyanlarım savunmamdır…

MEYDAN, KİTLE VE SORUŞTURMA 

Öncelikle inceleme ve soruşturmanın bir sosyal medya gürûhunun yürüttüğü hakaret ve tehdit içerikli bir “medya linci”nin hemen ardından gelmesinin oldukça üzüntü verici bir durum olduğunu belirterek savunmama başlamak isterim. İsimleri ve konumları sosyal medya gürûhu tarafından talan edilmiş meslek mensuplarının hiç gerekçesiz olarak bir de kurumsal hesap vermeye çağrılması acıdır. Şu an dışarıda ve kimlikleri belli saldırganlar yerine benim savunmamın alınıyor olması Türkiye yargısının bir mensubu olarak benim açımdan derin bir teessür sebebidir. Teessürüm sadece kendi adıma da değildir bizzat Türkiye’nin yargısı adınadır da…

VİCDAN NASIL TARTILIR?

Soruşturma evrakları ve HSK’nın izin yazısından tarafıma isnat edilen suçun ne olduğu bir türlü anlaşılamamaktadır. İbrahim Gökçek’in açlık grevini bırakmasına sevindiğim ve akabinde ise ölümüne üzüldüğüm tespit edilmektedir sadece. Bu tespitler kesinlikle doğrudur. Fakat soruşturulan “fiil” nedir ki acaba? Vicdani kanaatler ve duygular dışında?

Anlamaya çalıştığım kadarıyla İbrahim Gökçek’in ne kadar kötü, şeytani ve kriminal birisi olduğu detaylarıyla anlatılarak ölümüne neden üzüldüğüm sorulacak ve bunun da hakimliğin gerektirdiği vasıflara yakışmadığı düşüncesi eklenerek savunma yapmam istenecektir. Böyle tahmin ediyorum. Çünkü bu soruşturmayı başlatan ve sosyal medyada linç için toplanan troller bunu söylüyor: “DHKP’C’li teröristlere ağıt yakan hakim…”, “Hakim değil terör sempatizanı”.

Peki öyleyse! Ben de bu suçlamaları dikkate alarak cevap vereceğim…

DÜŞMANLAR VE DOSTLAR 

Ben İbrahim Gökçek’e ve ölümüne asla böyle bakmıyorum. Bir sosyal medya çevresinin “düşmanlar”ı ile kurmaya zorladıkları ilişki en başından ilan etmek isterim ki bana göre değil. Hayat anlayışıma uygun olmadığı gibi yargıçlık mesleğine atfettiğim karakter özelliklerine de uygun düşmemektedir. Evet doğrudur. İbrahim Gökçek’in ölümüne üzüldüm. Hâlâ üzülüyorum. Aklımda ve ruhumda bir sızı olarak kalacak İbrahim Gökçek’in ölümü. Onun ölümü hepimizin hayatta kalmakla yenildiğimiz anlardan birisidir çünkü. Bir düşmanın ölümü değildir. Kaldı ki düşmanım bile olsa onu dost haline getirmezsem hiçbir zafer beni mutlu etmeyecektir. Yenilenlerin cesetlerine bakarak rahatlamak istemem. Kendi korkularımı başkalarının cesetleriyle teskin etmeye çalışmak istemem. Düşmanın yüzüne tükürerek varlığımın tadını çıkaramam. Tam tersine onun yasını da tutmayı geride kalanlara verilmiş bir vazife olarak görüyorum.

Bir ölen varsa zaten kaybetmişimdir çünkü. Hep beraber kaybetmişizdir. Bir hakim olarak bana ölenlere üzülmemek ve hatta onlara karşı düşmanlık duymak şartı getirenlere, hakim kalmam için birilerinden nefret duymam gerektiği düşüncesini dayatanlara sesleniyorum: Nefret etmeyeceğim. Sizden de nefret etmeyeceğim.

Birilerinin cesedini aşağılayarak hayatıma, işime devam etmem mi isteniyor benden? Asla. Düşmanım olsa, İbrahim Gökçek hakkında söylenenlerin tümü doğru bile olsa gene yapmam böyle bir şeyi. Asla tevessül edeceğim bir yol değildir bu. Aynı duyguları çok çok farklı bir siyasal konumda olan Muhsin Yazıcıoğlu ve onunla beraber hayatını kaybeden gazeteci İsmail Güneş için de yazdım ve paylaştım geçmişte. Polis memuru Fethi Sekin öldüğünde de paylaştım. Mısır eski devlet başkanı Mursi öldüğünde de kendi Facebook sayfamda benzer hislerimi yazdım. Eğer Türkiye’de hakim olmanın ve hakim kalmanın şartı buysa, benim bazılarına karşı nefretle dolmam isteniyorsa bu yargıda benim yerim gerçekten de yok demektir. Hakimlere kim olursa olsun ölenlere üzülmemek gibi bir “tarafsızlık” şartı konuluyorsa, hakimlerin mutlak bir dokunulmazlık alanı olan vicdanına bile ortak olunmak isteniyorsa böyle bir şart benim tarafsızlığımı değil olsa olsa insanlığımı zedelemiş olacaktır..

Bir kez daha ısrarla tekrar etmek isterim ki İbrahim Gökçek’in, Helin Bölek’in ve Mustafa Koçak’ın ölümüne asla öyle bakmadım ve bakmayacağım. Tıpkı Mursi’nin ölümüne öyle bakmadığım gibi. Ve Salih Mirzabeyoğlu’nun ölümüne öyle bakmadığım gibi… Tam tersine düşman bile olsa karşısındakinin cesedine tükürenin sadece cesedi değil tüm insanlığı aşağıladığına inanıyorum. Karşısındakine kendi nefretini, kendi illetini bulaştırmak isteyenlere karşı durmanın da bir fazilet olduğunu, özellikle de yargıçların kendilerini kör bir şiddetin ve çılgınlığın bu çağrısından korumaları gerektiğini düşünüyorum. Düşmanın cesedini çiğnemek hevesi biz insan türünün kaçınması gereken ortak lanetidir çünkü…

İNSAN RUHU VE BEDENİ

Şimdi sizin bana, cesedi soğuyanın, İbrahim Gökçek’in kim olduğunu uzun uzun anlatmanız boşuna ve gereksizdir. Hiç yorulmayın. Yüzümde o nefreti göremeyeceksiniz… Nefret etmiyorum ve etmeyeceğim…

Ben yaşama inanıyorum. Bırakın bir müzik grubu üyesini düşmanımın da yaşamasını istiyorum. Bu dünya Tarsuslu Saul gibi bir işkenceci katilden Aziz Paul’ü yaratmış/çıkarmış bir dünyadır. Ebu Cehil’in oğlu düşman bir İkrime’den dost bir İkrime de çıkarmıştır aynı dünya. Kim olursa olsun her insanın içinde kendini yeniden yaratacak bir gücün olduğuna inanıyorum…. Yaşam işte bu gücü var kılar ve her geçen zaman da o insanın kendi serüvenine yeniden çıkmasını sağlar. Yaşamın zamanla her insanı değiştirdiğini ve değiştireceğini biliyorum. Ölüm ve ölüme adanan her şey ise işte bu değişim gücünü; belki de değişme hakkını elimden alır insanın. Beden ile birlikte ruhun ve düşüncenin serüveni de biter… Bedeni öldürürken ruhun ve düşüncenin bütün o eşsiz serüvenlerini de beraber öldürürüz…

HAYATI NEFRETLE ÖRMEK?

Bir yargıç olarak vicdanlarımızı nefret ve kinimizin sınırlarında kurmak çağrısı için de bir şey söylemek isterim. Bu soruşturma, hiç de farkında olunmadan, tam da böyle bir çağrının üzerine kurulmaktadır çünkü. Nefreti ve kini varlığımızın sınırlarını belirlemek için kullanmak ve insanlardan buna sadakat beklemek sanıldığı gibi bizi düşmandan arındırıp masum ve temiz hale getirmez. Tam tersine zaman içinde kendimiz de dahil her şeyi düşmana dönüştürerek kirletmekle sonuçlanır. Kültürümüzü düşmanlığın ve kan davasının üzerine kuramayız. Kurmamalıyız. Kaldı ki bu durum hukukun, yargının ve tüm modern kurumlarımızın bütün o adalet iddialarından korkutucu bir dürüstlükle vazgeçmesi ve kurumlarımızın bir yalan üzerine kurulduğunu utanç duymaksızın itiraf etmek anlamına da gelecektir.

Oysa şair Paul Eluard çok daha doğru ve güzel ifade etmiştir insanın acıyla, kederle ve ölümle sınanan serüvenini:

İnsanlarda tek zorunlu kanun

Savaşlara yoksulluğa karşı

Kendilerini ayakta tutmaları

Bir arada yaşayabilmeleridir

İnsanlarda tek güzel kanun

Suyu ışık yapmaları

düşü gerçek yapmaları

Düşmanı kardeş yapmalarıdır…

Tıpkı Eluard gibi “Düşmanım dostum olduğunda düşmandan kurtulmuş olmuyor muyum madam?” diye sormuştu Lincoln de. Güneylilerden nefret etmek gerektiğini düşünen bir kadına… Ben de her savaşta, kavgada veya çatışmada daimi bir barış çağrısının hemen yanı başımızda durması gerektiği kanaatindeyim ve düşmanın kardeş yapılmasını hedef almayan her nizanın bizzat insanın toptan tahribine götürdüğüne inanıyorum… Ve hukukun tahribine ve adaletin tahribine… Düşman ile dost arasındaki bu çok uzak ama aynı zamanda çok kısa mesafenin farkına varılması ile binlerce yıldır süren savaş ve çatışmalarımıza ve nizalarımıza belki de yeni ve daha güçlü barışçı duygular ve eğilimler kazandırabiliriz diye düşünüyorum…

Buna inanıyorum…

ŞEYTAN TAŞLAMAK

Diğer yandan düşmanlığın önüne geçilemez bir çılgınlık ve şiddet şehvetine dönüşmesinin de insanın öz yıkımı ile sonuçlanacağını hatırlatmak isterim. Hakimlerin vicdani tepkilerine; yani bir hakimin, ölüm yolculuğuna çıkan bir insanın hayatta kalmasına sevinmesine ve fakat onca uğraşa karşın bir türlü hayata döndürülememesine karşı bir üzüntü paylaşımının “suç” haline getirilmeye kalkışılması hukukun asla üstlenemeyeceği bir hakimiyet arzusuna işaret etmektedir. Vicdan alanını işgal etmek arzusu!

Bir hakimin böyle bir vicdani yolu tercih ettiği için kriminal bir takibin konusu yapılması son derece tehlikeli ve hukuken izah edilemeyecek bir yoldur. Bu itibarla binlerce sosyal medya hesabının yürüttüğü bir medya lincinin arkasından gelen bu soruşturmanın -bizzat vicdanlara müdahale olması hasebiyle- diğer mümkün sonuçlarından birisi de tüm hakim savcıları bir şeytan taşlama ayinine çağırmakta ve onlardan bu konuda üstün performans beklemekte olduğunu da göstermesidir. Buna karşılık şunu da ilan etmek gerekir ki şahsen şeytan taşlamaya ihtiyacım yoktur. Çünkü birisini şeytana dönüştürürseniz siz de o şeytanla başa çıkmak için bir şeytan haline gelmek zorunda kalırsınız. Şeytanla savaş bizim de bir şeytana dönüşmemizle son bulur. Böyle bir savaş adaletin savaşı değildir ve kazananlar da savaşanlar değildir. Ve nihayet “bütün yenik düşenlerle aynı kışlakta” olduğumuzu anlarız kısa zamanda…

İNANÇLAR VE YAŞAMA İNANMAK

Kaldı ki kim olursa olsun karşımızdaki kişinin inançları ile savaşmak sonu gelmez bir inat içinde kaybolmamız ile sonuçlanır. Hangi inançtan, dinden veya ideoloji ve örgütten olursa olsun fark etmez. İnançlar savaşılacak bir “şey” değildirler. Hayatın gücü ve sürprizlerini takip etmek neye inandığımız sorusundan daha önemlidir. Hayat hâlâ zihinlerimizden daha yaratıcıdır. İnanç “tercih” edilir ama hayat o tercihleri daima yeniler. Bozar. Değiştirir. Kendi sürprizlerini ekler. Evet bu hayatta eksiğimiz var. Yanlışımız var. Kötülüklerimiz var. Korkularımız var. Ama iyiliklerimiz, merhametimiz, şefkatimiz ve umutlarımız da var. O nedenle hayat bizi bir anlık bir kavgayla yok saydığımız herkesle yan yana getirebilir. Bugün insanlarla aramıza düşmanlıkla çektiğimiz sınırların yarın hiç bir anlamı kalmayabilir ve bir hayatın toplamı içindeki sadece bir andan nihai sonuçlar çıkarmak üzere ettiğimiz o korkunç acele, takdir duygularımızın yeterince adil olmadığından başka bir anlama gelmez. Oysa hayat bizzat varlığımız ve dünyaya gelişimizle kanıtlandığı gibi bir mucize üzerine kuruludur ve şaşırmak hissi insanın hep yeniden doğmasının, kendisini her an yeniden kurmasının da en heyecan verici motorudur…

YARGICIN VİCDANI VE TARAFSIZLIĞI 

Buraya kadar hakkımdaki “ölüm orucunun bırakılmasına sevinmek ve ölüme üzülmek” şeklindeki “fiil”lerime ilişkin isnada cevap vermiş olduğumu sanıyorum. Diğer yandan tahmin ediyorum ki benden hakim tarafsızlığının da beklendiği söylenerek bu yönden de savunma istenecektir. Böylece bir hakim olarak tarafsızlık vasfım nedeniyle adil yargılanma talepli açlık grevleri ile ilgilenmemin yanlış olduğu da iddia edilebilecektir.

Peki! Buna da cevap vermem gerekecektir kuşkusuz. Bir yargıç olarak bu iddianın da tamamen yanlış ve yargıcın tarafsızlığını yapay ve içeriksiz ele almaktan doğduğu kanaatindeyim. Tarafsızlığı toplum dışı bir alanda peşin edinilmiş bir duruş olarak algılayanlara has bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle yanlış bir anlamadır. İçeriksizdir ve tarafsızlığın bizzat toplumun içindeki somut taraflar arasındaki “başarılmış bir denge” hali olduğunu anlamamaktır. Çünkü toplumdan ve sorunlarından uzak kalmak tarafsızlığı getirmez. Tam tersine egemen tarafın işleyen verili kurallarının peşin olarak kabul edilip güçlü olandan tarafa karar kılmak anlamına gelir. Güçlü olana sadece güçlü olduğu için olağanlık ve hukukilik atfetmek hukukçuya, boyun eğmek ve bunu da “ahlaki ilke” haline getirmekten başka bir seçenek bırakmaz. Yargıca böyle bir pozitivist anlayış yüklemenin yanlışlığı Naziler örneğinde de açıkça kanıtlanmıştır. Nitekim hakimi ve savcıyı hem meşruiyet hem de hukukilik tartışmasının dışında tutmak nihayet otoriteryan dönemlerin sonuna gelindiğinde oldukça baş ağrıtan muhasebe yükünü de beraberinde getirmiştir. Bir hakimi veya bir hukukçuyu meşruiyet tartışmasının dışına çıkardığınızda sıradan bir baskı mekanizması ve aracı olmaktan kurtulamayacaktır. Tam da bu nedenle açlık grevleri, hele de adil yargılanma talepli açlık grevleri bir hakimin hakim olmakla kendisini uzak tutması gereken bir mesele değildir. Tam tersine öncelikle ilgilenmesi gereken bir sorumluluk alanıdır. İnsani ilgilerini kaybeden bir hakimin tarafsızlık diye bir sorunu olmaz. Çünkü o zaten insani olanın dışında bir tarafı çoktan seçmiştir.

‘YENİ HUKUK ÇAĞI’NIN ALEMETLERİ 

Kaldı ki hukuk ve yargı kurumlarının küresel çapta bir çözülme yaşadığı, yasal temellerin ve kurumsal sınırların aşılması eğiliminin normalleştirildiği dönemleri yaşıyoruz. Yargıçların sorunları da, bu meşum gelişmelerin tetiklemesiyle, kendi mesleki sınırlarını aşarak her geçen gün daha fazla politik bir mesele halini almakta ve yeni ve aktif bir yargıçlık konumunu da zorunlu kılmaktadır. Avrupa’nın üç çeyrek yüzyıldır yükselen insan hakları hukukunun bugün en yoğun ve en geniş kapsamlı bir meydan okuma ile karşı karşıya kaldığını gözlemek zor değildir. Bu yeni ve tehlikeli gelişme Soğuk Savaş oyunlarından ibaret argümanlarla tanımlanamayacak şekilde ve “hukuk devletleri”nin içinden doğmaktadır. Hukuk devletleri kendi içlerinden çürümektedirler. Hukuk ve yargı “olağanlık” ve “sağduyu” ile bağını yitirmeye başlamıştır. Brezilya’dan Polonya’ya ve Macaristan’a ve oradan da Türkiye ve Hindistan ve Pakistan’a kadar uzanan geniş bir politik coğrafyada modernitenin yasal vaatleri bile sahiplenilmemekte ve politik liderlerin “yasanın ağzı” olduğu anlayışına dayalı bir politiko-jüridik eğilim yükselmektedir. Bu gelişmelere karşı hakimlerin Brezilya’da, Polonya’da, Türkiye’de ve bunun gibi ülkelerde hâlâ hakim kalarak daha fazla demokratik görevler üstlenmesi de kaçınılmaz olmaktadır. Nitekim Türkiye’de İbrahim Gökçek’in adil yargılanma talebiyle gerçekleştirdiği açlık grevi çok temel hukuki ve yargısal sorunların öne geçtiği günlere denk düşmekte, yargıçlara giderek çözülmekte olan yasal zemin karşısında genelleşen bir itirazdan başka bir yol bırakmamaktadır. Adil yargılanma için açlık grevi, içinde olduğumuz “yeni hukuk çağı”nın uğursuz alametlerinden birisidir mesela. Bugüne dek cezaevi yönetimi veya doğrudan hükümetlere yönelik taleplerle kendini gösteren açlık grevleri neredeyse ilk kez yargıyı ve yargı mensuplarını muhatap almaktadır. Açlık grevi ile yargılama ilişkisinin yeni hukuk döneminin karakteristik bir özelliğine dönüşmemesini ummak ve bu tarihsel eğilimin korkutucu sonuçları üzerine düşünmek hepimiz için artık bir borçtur. Geldiğimiz bu aşamada yargıçlar artık gündelik davalar ve dosyalar ile ulusal ve küresel hukuksal ve yargısal gelişmeler arasındaki bağı her geçen gün daha fazla kurmak ve yeni etik kodlar geliştirmek veya yeniden formüle etmek zorunda oldukları günleri yaşamaktadırlar… Yargıçlar, “yeni hukuk çağı”nın gelişmelerinin bugün farkına varmazlar ve buna uygun tartışmalar ve görüşler geliştirmezler ise iş işten geçtikten sonra bir “Radbruch formülü” aramak zorunda kalacak, kötülüğün sıradanlığı tartışmalarının sıradan örnekleri olmaktan kurtulamayacaklardır. İçeriksiz, teknik ve kendine hülyalı geleneksel yargıç alışkanlıkları ve yaklaşımlarının hiç bir cevap geliştiremeyeceği bu günlerde gerçek bir yargı etiği tartışması yapmanın da artık tam zamanıdır.

Nihayet tüm bu yukarıdaki cümlelerden olmak üzere eğer suç ve kabahat ve “bir hakimin güven ve itibarına uymayan” davranışlar olarak görülenler burada değindiğim hususlar ise size bu soruşturmanın fiili kapsamını genişletebilecek birkaç noktada daha açıklıkla bilgi vermek isterim. Birincisi Mustafa Koçak ölüm orucunun 297. gününde hayatını kaybettiğinde Facebook sayfamda çaresizlik, bulantı ve çıkışsızlıklarımı ifade etmek üzere Edward Munch’un “çığlık” tablosunu da paylaştım. Keder ve üzüntüme eşlik etmesi için… Dolayısıyla üzerime atılı fiilin bir “suç” olduğu düşünülüyor ise bunun “itiyadi” olduğunun bilinmesini isterim… Ve gelelim ikinci noktaya ki o da açlık grevindeki avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın eylemlerini günü gününe takip ettiğimi de duyurmak isterim. Halen de açlık grevine devam eden bu iki hukukçu meslektaşım için devam eden üzüntümü de sizden saklamak istemem. Şu anda da üzülüyorum. Ve “yüreğim avucumda, gözüm kapıda ve kulağım seste” haberlerini bekliyorum günlerdir.

Size avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın süregelen davaları üzerine de bazı bilgiler sunmak isterdim ki hem açlık grevi ile hem de yargıçlık mesleği ve yargıçlığın gerektirdiği vasıflar ile doğrudan alakalı bir meseledir. Onlar da adil yargılanma talep etmektedirler. İbrahim Gökçek’in yargılanma süreci hakkında da tabii ki bilgiler sunmak isterdim. Sadece onların değil. Selçuk Kozağaçlı’nın, Osman Kavala’nın, Mübariz Mansimov’un, Ahmet Altan’ın, Müyesser Yıldız’ın, Taylan Kulaçoğlu’nun, Barış Terkoğlu’nun, Banu Özdemir’in, Mahmut Alınak’ın, Hebun Sümeli’nin, Mümtazer Türköne’nin dava ve yargılanmaları sürecini de… Fakat ayrıntıda uzayan ve Türkiye yargısının genel manzarasını oluşturan detayları anlatmayı şimdilik soruşturmanızın ileriki aşamalarına bırakıyor ve tüm bu yukarıdaki hususların şimdilik savunmam olarak kabulünü talep ediyor saygılar sunuyorum…

* Yargıç 38702