Fleur Jaeggy'den kendi hiçliğini izlemek

Fleur Jaeggy'nin kaleme aldığı XX’in Erkek Kardeşiyim, Şemsa Gezgin’in çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı. Avrupa edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Jaeggy’nin aile ve ailevi ilişkiler üstünden toplumu ve dünyayı anlatmaya çalışması, her şeyden öte, bunu kendine has bir zeminden kurması hepimizde yeni sorular yaratıyor.

Okan Çil  benokancil@gmail.com

1940 yılında Zürih’te doğan Fleur Jaeggy edebiyatın özgün kalemlerinden biri olarak bilinse de yakın dostları Ingeborg Bachmann ve Thomas Bernhard kadar tanınmış değil ülkemizde. Bazı eleştirmenler bunu, Jaeggy’nin az kitap yazmış olmasına bağlar, ancak hayatının büyük bir kısmını geçirdiği İtalya’da pek çok edebiyat ödülüne layık görülmüş ve birçok çevirisi bulunan bir yazara haksızlık etmemek gerek. Jaeggy sadece okurunu bekliyor.

Biz de Jaeggy ile geçen yıl tanıştık. Yazarın en önemli kitabı kabul edilen Disiplinli Güzel Günler adlı romanından sonra yine Can Yayınları etiketiyle ve yine Şemsa Gezgin’in çevirisiyle XX’in Erkek Kardeşiyim adlı öykü kitabı yayınlandı geçtiğimiz günlerde.

‘BİLGİ, BİLMEZ’

“Her şeyin farkına sonradan varılır. Acı her zaman geç gelir. Kimi zaman da erken gelir çünkü geleceğini önceden bildirir. Acı geleceğini önceden bildirmeyi sever. Gece gelip bulur seni, beynini, mideni ve damarlarını sıkıntıyla delik deşik eder, yaralar açar, karanlık bir şeyler sarar içimizi. Ama henüz ne olduğunu bilmezsin.”

Kitaba ismini veren XX’in Erkek Kardeşim adlı öykü otistik bir erkeğin ağzından yazılmış ve insanlar, dünya, toplumsal rol ve işleyiş onun görüp anlayabildiği, dahası ayak uydurabildiği kadarıyla karşımızda. Yaklaşık 17 yıllık bir süreci anlatan öykü, otistik kardeşin sekiz yaşındaki halinden başlıyor. Bir anne ve bir baba var. Ama yoklar. Öyle yoklar ki doğru düzgün bir şey yazılmıyor haklarında. Dahası anlatıcımız pek değinmiyor onlara. Anne ve babasının, kendisini ve ablasını uyku ilacı bağımlısı haline getirdiklerini yazıyor. Başka türlü uyumak mümkün değilmiş gibi uyku ilacı tükettiklerinden bahsediyor.

İlk isyanı abla patlatıyor patlatmasına ama o da yaşamayı “başarabilmiş” değil. Bu yüzden sürekli kardeşinin yanında olmaya çalışıyor ve onu hayata hazırlıyor. Liseyi bitirmenin, üniversiteye girmenin, iş bulmanın önemli olduğunu söylüyor. Anlatıcımızca “önemli olan şeyleri” yaparken hep heyecanlanıyor, eli ayağına dolanıyor. Hedeflerine birer birer ulaşsa da “başaramama” hali büyüyerek bütün evi kaplıyor.

Anne, baba ve abla, “yardıma muhtaç” olana nasıl yaşaması gerektiğini, nerede nasıl davranması gerektiğini söylüyor sürekli. Normal olmanın, mutlu olmanın tek koşulu buymuş gibi. Uyku haplarını andırırcasına.

Anıları, öyküleri iç içe sokarak elimize tutuşturan Jaeggy’nin öykülerinde sürekli tekinsiz bir hisle dolu olan aileler, her an bir bombanın patlamasını bekleyecek kadar gergin, ancak o kadar uzun süredir beklenildiğinden midir nedir, bu bombaları çok da önemsemeyen bir haldeler.

XXin Erkek Kardeşiyim, Fleur Jaeggy, Çevirmen: Şemsa Gezgin, 112 syf., Can Yayınları, 2020.

‘BİLİYORUM GÖRÜNCE BENİ, HEP TANIYORDUM, DİYECEKSİN’

Siyah Dantel Tualet’teyse hayatın akışında kaybolmuş ve kendini tamamen unutmuş bir anneye rastlarız. Tabii bu rastlantı yüz yüze olmuyor. Onu gıyaben, kızının ağzından tanıyoruz.
“İnsanın bir fotoğrafa bakıp annesinin bunalımda olduğunu fark etmesi korkunç bir şey… Annemi asla bu kadar umutsuz görmemiştim ve onun umutsuz olabileceği asla aklıma gelmemişti. Gerçekte umutsuz olduğunu düşünen bizdik, kızı ve oğlu, biz iki kardeş, o ve ben umutsuzduk. Annem umutsuz olamazdı. Bu bizim ayrıcalığımızdı. Annemiz umutsuzluğun ne olduğunu bile bilmez, diye düşünüyorduk.”

Bir annenin, Papa’nın huzurunda çekilmiş bir fotoğrafı üzerinden yazılan öyküde bilinmeyen pek çok ana ve duyguya dokunur Jaeggy. Sanki fotoğraftaki anne, anlatıcı olan kızı tarafından hiç tanınmayan biridir ya da simaen hatırlanan ancak ismi bir türlü çıkarılamayan biri gibi.

Anne, hayatta pek çok şeyde olduğu gibi Papa’nın da önünde eğilmiştir. Yine de yüzündeki umutsuzluğu gizleyemez fakat öykünün sırrı bu değildir. Esas soru annenin ne diye Papa’yı ziyarete gittiğidir, neyi, ne amaçla kutsamak istemiştir? Bir fotoğraf bu kadar bilgiyi barındırır mı?

‘ANLAYIŞLILIK VE MERHAMET ANA KARNINDA BAŞLAR’

Jaeggy’nin öykülerindeki duygular yerli yerinde. İster çok büyük felaketlerden bahsedilsin ister kişisel travmalardan fark etmiyor, öykülerde soğukkanlı bir depresyon var. Çığlık çığlığa bağıran cümleler, süslü tiratlar, gözyaşları yok. Jaeggy’nin karakterleri içine düştükleri durumda önce kendilerini bir yere oturtmaya çabalıyorlar. Nerede ve kim olduklarına sonra karar veriyorlar.
“Oğlunun bir ilkbahar günü ölmeyi seçerek onda yarattığı acı beklediğinden hafifti. Demek ki böyle istedi, dedi. Kendisini neredeyse rahatlamış hissediyordu. O da o şekilde ölmek isterdi.”
Kusursuz Seçim adlı öyküdeyse başka bir aile görüyoruz. Dahası bir anne ile oğul. Görünürde gayet yakın olan bu ilişki, oğlanın intiharıyla noktalanıyor. Üstelik oğlanın intihar ettiği yerse anne için önemli ve güvenli bir yer.

Ancak anne bütün bu acıya fazlasıyla rasyonel bir yerden yaklaşıyor. Öylesine ki oğlunun intiharını, ortada belirli bir sebep olmamasına karşın, olumlayacak hale geliyor. Annenin bu tercihi ise Kusursuz Seçim’i, binlerce muadil öykünün arasından çekip çıkarmamıza yetiyor.

Avrupa edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Jaeggy’nin aile ve ailevi ilişkiler üstünden toplumu ve dünyayı anlatmaya çalışması, her şeyden öte, bunu kendine has bir zeminden kurması hepimizde yeni sorular yaratıyor. Bizlere, acıyla baş etmenin binbir türlü yolu var, diyor.