Düşmanlık siyaseti nasıl işliyor?

Achille Mbembe’nin 'Düşmanlık Politikaları' adlı kitabı, İletişim Yayınları tarafından, Ayşen Gür çevirisi ile okura sunuldu. Mbembe, dünyanın bir sınavla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Sömürgecilik ve emperyalizmin yıkıcılığıyla karşı karşıya kalmış toplumların soruları artık batı dışı toplumların da soruları hâline gelmiş durumda. Bu durum öteki ile ilişkiye dair de yeni sorular sorduruyor. Ötekiyi silme üzerine kurulu politikaları benimseyecek miyiz, ortak sorunlarımızın, kırılganlıklarımızın farkına varıp bu temelde birlikte çıkış mı arayacağız?

Emek Erez  emekerez@gmail.com

Düşmanlığın hayatın her alanına sızdığı, öznenin kendine benzemeyeni yok etmeye dayalı politikalarla inşa edildiği bir çağda yaşıyoruz. Demokrasinin sadece kelime olarak kaldığı, sözde demokrasilerle yönetilen devletlerin kavramın vaat ettiğinin tam tersi siyasetlerle varlığını sürdüğü bir dönem bu ki tarihine bakıldığında da bu kelimenin çok temiz olduğunu söyleyemeyiz.

Savaşlar artık düşmanlık siyaseti ile beslenen devletlerin yönetme biçiminin bir parçası. Düşman olarak tanımlanan, varlığı başkasının varlığı için tehlike olarak görülenden çok icat edilen bir şeye dönüşmüş durumda. Devletler varlıklarını hayali düşmanlar üzerinden sürdürüyorlar bu da tabanda ötekine karşı ilişki kurmadan düşmanca tavır geliştirmeye sebep oluyor. İnsanlar arası bağların yokluğu, dokunmadan, anlamadan, karşılaşmadan “başkayı” düşman olarak kurmak, yok ediciliği bir varolma biçimi olarak benimsemekle sonuçlanıyor. Düşmanlık şiddetin olağanlaşmasına sebep olurken sadece insan türünü değil dünyayı da tehdit ediyor bu nedenle şimdide çıkışı sadece insan merkezli düşünmek yanıltıcı olur.

Liberal demokrasiler, olağanüstüyü dayatırken, istisnanın kural hâline geldiği, sözde düşmana karşı duvarların sürekli yükseldiği, güvenlik politikalarının özgürlüğü elimizden aldığı, “kamp”ın yeni biçimlerle devam ettiği bir siyaset ortaya çıkıyor. Bu da yaşamın devamlı tehdit altında olduğu bir dünyayla karşı karşıya bırakıyor bizi. Böyle bir zamanda yaşarken tüm bu bahsettiklerimizi şimdiye özgü olarak düşünmek de hata olur bu nedenle bugünün dünyasının köklerini geçmişte aramak, günümüzü yeniden düşünmek için sömürgecilik, Nazizm, ırkçılık gibi kavramlar üzerine arkeolojik bir kazıya girişmek elzem görünüyor.

Bu açıdan, İletişim Yayınları tarafından, Ayşen Gür çevirisi ile basılan, Achille Mbembe’nin “Düşmanlık Politikaları” kitabı, bahsettiğimiz tüm bu meseleleri ayrıntılı şekilde ele alarak, şimdide yönümüzü nasıl buluruz sorusuna cevaplar bulabileceğimiz, zamanımız üzerine düşünebileceğimiz bir metin. Mbembe, Fanon’un gölgesini üzerinden eksik etmeden, bu zorlu meseleleri kendine has ve bana göre epey etkileyici olan üslubuyla ele alıyor. Etkileyici çünkü bahsedilenler kanlı bir tarihin içinden yükselen bir sesi anımsatıyor. Yok edicilik üzerinden işleyen bir sistemi deşifre etmek, savaşlardan, göçlerden, varlığı hiçleştirilmiş, bedeni nesneleştirilmiş insandan, sömürülmüş topraktan bahsetmek kolay değil. Mbembe, her şeyden önce bu açıdan oldukça başarılı bulduğum bir düşünür çünkü bir teori metninde çok sık karşılaşamayacağımız simgelerle örülü, duygulara dokunan, bazen bakakaldığınız cümlelerin yer aldığı bir anlatma kabiliyetine sahip, elbette bu söylediklerim bana göre, yani kendi okuma deneyimimin bana hissettirdikleriyle ilgili.

DÜNYANIN SINAVI

Achille Mbembe, dünyanın bir sınavla karşı karşıya olduğunu düşünüyor, sömürgecilik ve emperyalizmin yıkıcılığıyla karşı karşıya kalmış toplumların soruları artık batı dışı toplumların da soruları hâline gelmiş durumda. Bu durum öteki ile ilişkiye dair de yeni sorular sorduruyor, ne yapacağız ötekiyi silme üzerine kurulu politikaları benimseyecek miyiz ortak sorunlarımızın, kırılganlıklarımızın farkına varıp bu temelde birlikte çıkış mı arayacağız? Çağımız yazarın deyimiyle, “kendisi dışında her şeyi yok saymak” üzerine kurulmuş, bu yine Mbembe’nin ifadesiyle aynı zamanda “dünyayı kullanma anlayışımız”la da ilişkileniyor ve böylece sorunlarımızı insan merkezli bir bakışla çözemeyeceğimizi de görmüş oluyoruz. Çünkü insanın dünyadaki varlığının, icraatlarının ve onu kullanma biçiminin de sömürü politikalarıyla yakından ilgisi var. Kitapta yer alan denemeler bu çerçeveden oluşturulmuş diyebiliriz. Ayrıca daha önce de değindiğimiz gibi, insanlık olağanüstü hâlin olağanlaştığı, yaratılan düşmanlarla savaşan, kendi varlığı dışında neredeyse her şeyi yok etmek üzerine kurulmuş bir düzende; geçmiş suçlarıyla yüzleşmeyen hattâ olabildiğince üstünü örten, görülmez kılan, kendi haklılığından ödün vermeyen liberal devlet politikalarla çevrilmiş durumdayken, şiddet yaşamın bir parçası hâline getirilmişken ne yapacağız sorusu aslında bu kitabın temel meselelerinden bir diğerini oluşturuyor. Nüfus hareketliliği, güvenlik politikaları, terör- karşı terör, teknolojik gelişmelerle birlikte iyice sinsileşen savaşlar, varlığı yaralanmış olanların feda eylemleri, arzusuz ilişki tüm bunların düşmanlık politikasıyla ilgisi, geçmişin deneyimlerinden yola çıkılarak tartışılıyor metinde. Görüyoruz ki şimdimizi hazırlayan geçmiş deneyimler hiç masum değil ve bugünde çeşitli biçimlerle varlığını devam ettiren pek çok uygulamanın altını kaldırdığınızda sömürgecilikle, Nazizmle, modern bilim ve tekniğin uygulamalarıyla bağlantısı var.

ZAMANIMIZIN BELİRLEYENLERİ 

Mbembe’ye göre zamanımızın çeşitli belirleyenleri var mesela nüfuslandırmayı sadece insan üzerinden düşünemiyoruz artık onun elinden çıkan “ürünü ve yaşayan, organik ve bitkisel canlıyı da içeriyor bu. Hatta yeryüzünün yeni sakinleri, jeolojik, jeomorfolojik ve klimatolojik güçleri bile kapsayabilir. Elbette bunlar, oldukları hâliyle, varlıklar, gruplar ve aileler değildir. Burada çevre veya doğa da söz konusu değildir. Bunlar yaşam öğeleri ve yaşam ortamlarıdır –su, hava, toz, mikroplar, termitler, arılar, böcekler- ve belli ilişkilerin yaratıcılarıdırlar. Dolayısıyla burada insanlık durumundan yeryüzünün durumuna geçmiş oluyoruz.” Tüm bu politikalar sadece insanı kapsamıyor yani nüfuslandırma gibi pek çok uygulama artık sadece türümüzle ilgili bir siyaset pratiği değil, onun yapıp ettiklerini de içeren, yeryüzünün tüm varlıklarını ilgilendiren bir yerde duruyor. İçinde bulunduğumuz zaman insanın da yeniden tanımlandığı bir zamana işaret ediyor çünkü yazara göre; “dünya artık sadece insanın ürettiği bir ürün olarak kabul edilemez. Taş ve gümüş, demir ve altın çağından çıkan insan, günümüzde gitgide plastikleşiyor. Plastik insan ve onun doğal sonucu olarak dijital öznenin ortaya çıkışı, yakın geçmişe kadar değiştirilemez gerçekler olarak kabul edilen pek çok kanaati boşa çıkarıyor.” Bu da insanı yeryüzüne dair her şeyin faili olmaktan çıkarıyor ve insana yüklenen tanrı misyonunun daha fazla devam edemeyeceği anlamına geliyor. Ayrıca, insanın makineye yaklaşan, ekranla bütünleşen, tekno tıp yardımıyla müdahale edilen bir tür hâline gelmesi geri dönülmez bir yola girdiğine işaret ediyor. Bu nedenle Mbembe’nin ifade ettiği gibi; “İster kabul edelim ister etmeyelim, yaşadığımız dönem, plastikleşme, tozlaşma ve her tür greft çağı olacaktır…” Dahası, insan türünü ve diğer canlıları bilinçli bir şekilde değiştirme gücüne sahip sermayenin iktidarından bahsediyor Mbembe. İnsanın müdahil olamadığı yaşamı biçimleyen, zamanı sıkıştıran bir güç bu ve tüm bunlar yeni sömürü biçimleri tarafından dünyanın şimdiki zamanının ele geçirildiğini gösteriyor. Bu zamanın savaşı doğayı, insanı ve diğer türleri karşı karşıya getirirken, geriye yine bunu engelleyip engelleyemeyeceğimiz sorusu kalıyor.

AYIRMA VE KÖLELEŞTİRME ARZUSU

Yaşadığımız dönemin bir diğer boyutu da şöyle anlatılıyor kitapta; “(bu dönem) ayrımın, nefret hareketlerinin, düşmanlığın ve özellikle düşmana karşı mücadelenin dönemidir. Bunun sonucunda da zaten sermaye, teknoloji ve militarizm güçleri tarafından güzelce yıkanmış olan liberal demokrasiler geniş bir geriye dönüş sürecinin içine çekilmiş durumdalar.” Liberal demokrasiler ortaya koydukları uygulamalarla ki -her zaman bir karanlık ikizi yanında taşıyan bir rejim olarak ele alınıyor metinde- tam tersi uygulamalarla varlıklarını devam ettirirken özellikle Apartheid (ayırma ve köleleştirme) arzusu ile duvarları daha da yükseltmiş bu da başka ile ilişkiyi neredeyse kopma noktasına getirmiştir. Ayırma sadece duvarlarla da sınırlı değil, “denetim noktaları, kapanan kapılar, gözetleme kuleleri, hendekler, çoğu zaman tehditkâr olduğu düşünülenleri dışarıda tutamadığından sıkışma duygusunu yoğunlaştırmaktan başka bir işlevi olmayan her tür sınır hattı.” Kendi dışında olanı “fazlalığı” güvenlik söylemiyle dışarıda tutan uygulamalar zamanımızın liberal demokrasilerinin önemli uygulamalarından. Peki, Apartheid (ayırma ve sömürgeleştirme) dayatması nasıl işliyor? Bunun cevabını metinde Filistin örneğinde buluyoruz ki çok uzak olmadığımız pratikler: “Sık sık yapılan askeri müdahaleler, evlerin yıkılması, mezarlıkların tahribi, zeytinliklerin sökülmesi, alt yapıların sökülmesi veya yıkılması, yüksek ve orta mesafeden bombardıman, nişan alınarak işlenen cinayetler, kentsel isyanları bastırmaya yönelik müdahaleler, bedenlerin ve ruhların denetimi…” Bu ve buna benzer pek çok uygulama bu “ayırma” politikasının yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bunlar korku yaratan nesneyi devamlı canlı tutuyor ve düşmanlık politikalarının getirilerinden sadece bir kısmını içeriyor. Ötekinin düşman varlık olarak inşasının, devletin kendi varlığını koruma kaygısının da bir göstergesi olduğunu eklemek gerek. Elbette bu politikalar şu an ortaya çıkmış değil Mbembe’nin hatırlattığı gibi: “Apartheid arzusu ve imha fantazması konusunda bunların hiç yeni olmadığını ve tarih boyunca, özellikle yeni bir nüfusun yerleştirildiği eski sömürgelerde sürekli dönüştüğünü söylemek gerek”. Mbembe burada olduğu gibi şimdide yansımasını gördüğümüz düşmanlık politikası araç ve kavramlarını tarih içindeki seyriyle birlikte ele alıyor, değişen ve dönüşen yönleriyle birlikte nasıl devam ettiğini gösteriyor.

Achille Mbembe, “Düşmanlık Politikaları”nda zamanımızı anlayabileceğimiz bir düşünsel tartışma yürütüyor. Tıpkı yalan siyaseti gibi düşmanlık siyasetinin de artık yönetmenin bir parçası olduğunu görüyoruz. Dahası tüm bu bahsedilenlerin yeni olmadığını tarih içinde farklı şekillerde var olduğunu fark ediyoruz. Günümüzde karşısında şaşırıp kaldığımız pek çok yaşanmışlığın, nekropolitikanın, katliamların, doğaya yönelik uygulamaların, liberal demokrasi pratiklerinin geçmiş deneyimlerimizle ilişkisine tanık oluyoruz. Bu koşullarda, kim kurban, kim şehit, kim özgür hepsinin bulanık olduğunu, Batı kültürünün mutlak üstünlüğü mitini paylaşan, sömürgecilik, faşizm ve Nazizm’in ilişkiler ağını, farklılıklarını ve ortak yanlarını görüyoruz.

Kitabın son bölümünde yazar, Fanon düşüncesi üzerinden, çıkışa dair cümlelerini kurarken şöyle diyor: “Dünyada-insan-olmak, ne bir doğum sorunudur ne de köken veya ırk sorunu. Bir yolculuk, dolaşım bir biçim değişikliğidir.” Bu akış hâlindeki beden nereye varacak, artık hiçbir yerli olarak tahayyül edebileceğimiz bir dünyada her yerli olmayı başarabilecek mi şimdilik bilmiyoruz. Ama ona ve kendimize yazarın seslendiği Fanon cümlesiyle seslenebiliriz: “Ey bedenim, beni her zaman sorgulayan bir insan yap!”


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".