Merhaba Selçuk Baran

Selçuk Baran'ın daha önceden Yapı Kredi Yayınları’ndan "Ceviz Ağacına Kar Yağdı" adıyla tek ciltte toplanan öykü kitapları ayrı ayrı basılarak yeniden okuruyla buluşuyor. Selçuk Baran öykü dizisinde yer alan "Tortu" ve "Yelkovan Yokuşu" yayımlandı.

Okan Çil  benokancil@gmail.com

Edebiyatımızın önemli yazarlarından biri olan Selçuk Baran’ın kitapları yeniden basılmaya başlandı. YKY tarafından yayıma hazırlanan bu serinin ilk kitapları Tortu ve Yelkovan Yokuşu. Baran’ın Tortu’sundan bahsetmeden önce onun kişisel serüvenini şöyle bir hatırlamakta fayda var.

7 Mart 1933’te, Ankara’da doğan Selçuk Baran, memurluk, müdürlük yapan bir babayla ev hanımlığıyla meşgul bir annenin ilk çocuğudur. Başarılı bir eğitim hayatı geçirir. 1950’de Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydolan Baran, aynı başarıyı burada da sürdürür. 1954’te Ankara Hukuk’u bitirip yüksek lisans için Almanya’ya gider. Okul hayatını alışageldiği başarılarla sürdürürken, dönemin ünlü opera ve şan sanatçılarından Aydın Baran’la tanışır. Kısa sürede başlayan aşkları da 1957’de evlilikle sonuçlanır.

Yelkovan Yokuşu, Selçuk Baran, 100 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2020.

‘YAZAMADIĞIM ZAMAN YAŞADIĞIMI PEK FARK EDEMİYORUM’

Baran’ın yazıyla, edebiyatla ilişkisi ilk gençlik günlerine, o vakitler kaleme almaya başladığı günlüklerine dayanmaktadır aslında. (Ölümüne kadar toplamda 11 defterlik günlük tutmuştur.) Hatta kendisi de 1978’de Aydınlık Gazetesi’nde, Günseli İnal’la gerçekleştirdiği söyleşisinde şöyle der:

“On beş yaşımdan bu yana yazmayı düşünüyordum. Yirmi iki yaşımda iki öykü yazdım. Bu iki öykü hayatı ve insanları hiç tanımadığımı, düşünce ve duygu dünyamın hiçbir yere oturtulmayacağı kadar karmaşık ve belirsiz olduğunu gösterdi. Yeterli bir yaşam deneyimi geçirmeden yazı yazmamaya karar verdim. O zaman kendime kırk yaş diye bir başlangıç yaşı koymuştum. 35 yaşımda yazmaya başladım. İnsanı yazı yazmaya iten şey pek çok yazara sorulmuş soru. Pek çok yazar da buna yanıt verememiş. Ben galiba kendi hayatımda ve insan denen varlığın hayatında, toplumsal yaşantıda gördüğüm ve beni çok rahatsız eden birtakım çatlaklar, hatta uçurumlar üzerine kendimce, karınca kararınca, bir köprü atabilmek için yazdım. Önce işe çatlaklardan başladım, uçurumlara sıra gelmedi.”

Günlükleri ve yirmi iki yaşında yazdığı iki öyküyü bir yana bırakırsak Baran’ın ilk yazı denemelerini Alangoya’ya Mektuplar başlığında topladığını görürüz. Yanı sıra Akif Karakılıç’ın tez araştırması sırasında, Baran’ın kızı Işıl Okşarın’ın dosyalarında bulduğu, o yıllara ait 47 adet şiiri de mevcuttur. Ancak Yeditepe Dergisi’nde yayımlanan “Çocuğun Biri” adlı ilk öyküsünün tarihi 1968’dir. Bu tarihten sonra edebiyata ve edebiyat dünyasına hızlı bir giriş yapan Baran, çok tanınmamakla birlikte iyi tepkiler almaya başlar. Tüm bunların nihayetinde de Haziran adlı ilk öykü kitabını 1972’de yayımlar. Baran bu kitabıyla 1973’te Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü’ne layık bulunur. İkinci kitabı ve ilk romanı olan Bir Solgun Adam’la da 1974’te Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda mansiyonla ödüllendirilir. Üçüncü kitabı Anaların Hakkı’yla 1978’de Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, dördüncü kitabı Bozkır Çiçekleri’yle de yine Milliyet Roman Yarışması’ndan mansiyon almaya hak kazanır.

‘DEMEK Kİ OKURUMA YAKIN OLMAYI BECEREMEDİM’

Edebiyat dünyasında isminden bahsettirmeye başlayan Baran’ın aile hayatında çatırtılar işitilir. İki çocuğu olmuştur ancak eşi Aydın Baran’ın kendisini aldatması üzerine ve devam eden süreçteki tartışmaların da bir toplamı olarak 1987’de evliliğini bitirme kararı alır.

Bu süreçte öyküler ve çeşitli mecralarda kitap tanıtım yazıları yazmaya devam eden Baran, edebiyat üzerine ne kadar yoğunlaşırsa yoğunlaşsın ne edebiyat camiasından ne de okurlardan istediği tepkiyi, beklediği ilgiyi göremez; yalnız bırakılır. Tarih 1993’ü gösterdiğindeyse kararını verir, bir daha eline kalem almayacaktır çünkü kendini başarısız bir yazar olarak kabul eder. Aslında bu duygusal bir tepkidir; Baran yazmayı reddetmesiyle kişisel kırgınlığını ifade etmeye, bunu herkese göstermeye çalışır.

Hayatının tüm çalkantılı yıllarında edindiği içki içme alışkanlığı yerini giderek alkolizme bırakır. Bir zaman sonra günlük hayatını etkileyecek, enerjisini yok edecek bir noktaya kadar sürükler onu. Nitekim 3 Kasım 1999 gecesi evde yalnızken geçirdiği mide kanamasının sebebinin de alkolizm olduğu iddia edilmekte ve kaldırıldığı Ankara Üniversitesi Hastanesi’nde 4 Kasım’da öldüğü bilinmektedir.

Tortu, Selçuk Baran, 104 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2020.

BEYEFENDİ SENİ İZLİYOR

Tortu’nun ilk yayımlandığı tarih 1984. Ne tesadüftür ki Orwell’ın 1984’ündeki Büyük Birader’i andırırcasına, Tortu’da da Arif Hikmet Bey vardır. Herkesin “Beyefendi” diye hitap ettiği, her şeyi kontrol altında tutan, gözetleyen, denetleyen ve yargılayan bir makinedir o ve bütün öykülerde ağırlığını hissettirir.
Toplamda beş öyküden oluşan Tortu, karakter ve mekân devamlılığını koruyarak ilerleyen tek bir olayı konu edinir. Her öykünün anlatıcısı öksüz ve yetim kalan Halimdir ve biz okurlar, Halim’in kasabadan büyükşehre, büyükşehirden başka bir kasabaya uzanan yolculuğunu takip ederiz.

Halim’in bu yolculukta beş ana durağı var ve her biri ayrı bir öykü olarak karşımıza çıkar. “Ablam” isimli ilk öyküsünde, evli ancak eşinden ayrı yaşayan, kendi halinde bir çiftçiye kaçan Naciye’yi okurken; “Arif Hikmet Bey” adlı öyküde, kimsenin ismini dahi bilmediği küçük bir kasabadan çıkıp büyükşehirde imparatorluğunu kuran ve herkese “iyi niyetli” bir baskı uygulayan Beyefendi’nin iktidarıyla tanışırız. “Konak”ta, Halim’in büyükşehre adım atmasını ve oradaki halini; “Zekiye”de Halim’in aldığı zor kararları; kitaba ismini veren “Tortu”da da aradan geçen yıllardan sonra yeni bir hayata aralanan kapıyı görürüz.

“Ne kadar zor olursa olsun görev insana kolaylık sağlıyor. Mutlu olmayı, insanca yaşamayı, kendinize özgü isteklerinizin olup olmadığını araştırmaya başladığınız an zorluklar başlıyor; ya da soru sormaya kalkıştığınızda. Bir kez kendi kendinize de olsa soru sormaya kalkışmaya görün, hapı yuttuğunuz gündür.”

Büyükşehirde, Beyefendi’nin yanında çalışmaya başladığında böyle düşünür Halim. Aslında Halim’in otoriteyle bir problemi yoktur. Bilakis otoriteyi önemli, iyi niyetli ve kazançlı bulur. Sadece o da değil, Beyefendi’nin yanında çalışan hemşehrileri ve işçileri başta olmak üzere neredeyse bütün kasabalı iktidara tapınır durumdadır.

Gelenekler, adabımuaşeret, ev ve aile, fabrikaların yani paranın işleyişi ve devlet… Hepsi! Hepsi birbirine besleyen ve birinden güç alan kanun ve kurumlarla gündelik hayatı belirlemeye çalışırken Halim ve diğer Halimler de özgürlüklerini reddederek iktidara övgüler düzerler.

İSYANKÂR KADINLAR

Tortu’nun önemli ayrıntılarından biri de hemen her satırında etkisinde hissettiren otoritenin, sadece yukarıdan aşağıya kabaca işleyen bir sisteme değil, zenginlerin kendi içinde, ailesinde dahi görülebilen doğrusal bir çizgiye de sahip olduğudur. Oğullar, kızlar, gelinler, damatlar, torunlar… Kim varsa otoriteden nasibini alır. Onlar da ya inadına yemeklerini dışarıda yerler ya çok fazla araba kullanırlar ya da gizli gizli içki içerler, bu kadar.

Kimsenin ses çıkarmaya gücü yoktur. Otorite, ses çıkarılmadıkça daha heybetli ve ulaşılmaz bir şeye dönüşür. Böylece Beyefendi bütün vücutlarla, kurum ve kanunlarla birleşip tek bir “adam” halini alır ve ona karşı çıkmak hepten imkânsızlaşır.

Çark döner; insanlar ne hissettiklerini umursamadan sadece verileni, verildiği ölçüde kabul ederek mutlu olduklarını düşünürler. Tortu’da bu döngüye kayda değer anlamda karşı çıkan iki kişi vardır sadece. İki kadın, ikisi de genç; Naciye ve Zekiye.

Bu kadınların ilki, Halim’in ablası Naciye’dir. Kasabanın eski zenginlerinden olan bir ailenin oğlu onunla evlenmek ister ama Naciye kabul etmez. Herkes şaşırır; yetmez, kardeşleri bile surat asarlar, konuşmazlar. Bir sabah uyanırlar ki Naciye yoktur. Evli olduğu halde eşinden ayrı yaşayan, üç çocuklu bir adama kaçmıştır. Başta kardeşleri olmak üzere herkes şaşkınlık ve utanç içindedir. Kimse bir anlam veremez. Üstelik adam da eşinden boşanacak durumda değildir. Boşanırsa elinde avucundaki her şey gidecektir. Yani Naciye’yi resmî olarak eşi yapamayacaktır ama Naciye yine de ona kaçmayı kabul etmiştir… Hemen herkes tarafından ayıplanır, ötekileştirilir, azgın ve ahlaksız olarak isim yapar ama Naciye bildiğini okur. İşin en güzel tarafı da şudur; bildik anlatıların veya acıklı Yeşilçam melodramlarının aksine Naciye çok da mutlu bir hayat yaşar, iki de çocuk doğurur.

İkinci isyankârsa Zekiye’dir. Beyefendi’nin hemşehrisi ve en gözde işçisi olan Hüseyin’in küçük çocuğu ve tek kızı olan Zekiye de babası ve kardeşleri gibi Beyefendi’nin seramik fabrikasında çalışır. Eli işe yatkın, başı önde ve ahlaklı olduğundan herkes tarafından takdir edilir ancak işin aslı sonradan ortaya çıkar. Biz de Zekiye’nin devrimci olduğunu, sarı sendikacılara inat fabrikada yeniden örgütlenmeye çalıştığını ve hepsinden ötesi Beyefendi’nin saltanatını dinamitlemeye yeminli olduğunu anlarız.

Naciye’nin isyanı her ne kadar duygusal ve bireysel bir yerden çıksa da Zekiye bilinçli ve nispeten birikimli bir yerden konuşur. Bu iki genç kadının isyanı da Halim’in yavaş yavaş dönüşüm geçirmesine sebep olur ancak bu dönüşüm ne sınıfsal bir öfkeyle bezenerek sloganlar atan bir yerde durur ne de dramatik duygu çağlayanları yaratır. Halim sadece dönüşür, o kadar. Tıpkı ablası gibi, onun da otoriteyle yaşadığı problem kişisel ve duygusaldır.

‘ÖYKÜ FAZLALIKLARIN ATILMASIDIR’

Zaten Baran da birey-toplum ilişkisinin birbirinden ayrılamayacağını söyler. Her ne kadar toplumcu olmaya çalışılsa da bireye dokunulduğunu, münzevi biri anlatılsa dahi onun toplumla olan ilişkisinden dolayı, toplumcu birtakım yerlerde gezinildiğini belirtmesi biraz da bundandır.

Baran’ın öykülerinin yeniden basılması, Baran’la yeni tanışacak olanlar için büyük bir şans. Tıpkı Oğuz Atay gibi o da edebiyata, çağdaşı yazarlara ve okurlara küskün şekilde ölen yazarlarımız arasında anılır. Umarım bu sefer okurlar olarak onu layık olduğu yerde tutabiliriz.

“Öykü anlayışımı, yıllar önce okuduğum ve kime ait olduğunu unuttuğum şu tanımla anlatmak isterim: Pencereden bakıyorsunuz; bir adam köşeyi dönüyor, sokağınızdan, pencerenizin önünden geçiyor, öteki köşede gözden yitiriyorsunuz onu. İşte öykü, sokağın iki ucu arasında adamın geçip gidişini anlatır. Adamın ilk köşeyi dönmeden önceki durumu da, öteki köşeyi döndükten sonra başından geçenler de artık sizi ilgilendirmez. Bu sınırlama öykünün hassas dengesini oluşturur. Yalnız biçim yönünden değil, öz olarak da aynı hassas dengeden söz edebiliriz. Öykü, karmaşık sorunlar, fazla kişi, sert bildiriler kaldırmaz. Yazar anlatacağı şeyi çok iyi bilmek ve sınırlamak zorundadır. Romandaki gibi bir kendiliğinden akışa kaptırmaz kendini. Öykü bir bakıma fazlalıkların ayıklanması, atılmasıdır da diyebiliriz.”

Kaynakça

  • Selçuk Baran’dan Kalanlar: Günlükler, Mektuplar, Yayımlanmamış Yazılar, Ülkü Uluırmak, Syf: 287, Eos Yayınları, 2007
  • Selçuk Baran’ın Hayatı, Sanatı ve Eserleri, Akif Karakılıç, YÖK Tez Numarası: 416114, Syf: 458, 2013
  • Selçuk Baran’ın yedi öykü kitabı daha önce Yapı Kredi Yayınları’ndan Ceviz Ağacına Kar Yağdı (2008) adıyla tek ciltte toplanmıştı. Bütün öyküleri şimdi gözden geçirilerek, yazar fotoğraflarının bulunduğu kapaklarla ayrı ayrı basılıyor.