Figen Şakacı: Kesekleri eze eze yaşamaya mecburuz

Figen Şakacı'nın son kitabı Kesekli Tarla, İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. "Hangi öyküyü yazdıysam, o kişinin derdiyle dertlendim ve oradan dillendirdim" diyen Şakacı ile öykülerini ortaya çıkaran hakikati ve edebiyat yolculuğunu konuştuk.

Anıl Mert Özsoy  aozsoy@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Yazar Figen Şakacı, yeni kitabı Kesekli Tarla ile okur karşısında… Romanlarıyla tanınan Şakacı bu kez başka bir edebi form olan öykü ile yoluna devam ediyor. Kadın sesinin güçlü bir şekilde duyulduğu, bugünün meselelerini odağına alan Kesekli Tarla, politik tavrını daha ilk cümleden koyuyor ve sektirmeden devam ediyor. Figen Şakacı ile edebiyatında yeni bir kapı olan Kesekli Tarla’yı konuştuk. Şakacı, “Yasaklar, sınırlar, baskılar elbette edebiyatın ana meseleleri ama bunları nasıl bir dille anlattığınız önemli. Yazar olarak ortaya çıktığınız ve elinizdeki artık ‘ürün’ olan metni görünür kıldığınız zaman kendinize bir kerteriz alıyorsunuz; ben buradan bakan, bunları dert edinen ve böyle dile getiren biriyim; yazmak zaten meselesi olanların işi, iç dökenlerin, dert saçanların, mızırdananların değil. Evet bu tarla kesekli ama çorak değil, çatlaktan sızan ışıklar kalemimizi aydınlattığı sürece yazmaya ve kesekleri eze eze bu yolda yürümeye, yaşamaya mecburuz” dedi.

“Hal ve Gidiş” ile “Suat’ın Zekeri”, “Fidan’ın Boynu” ile “Bilmediğin Şeyler Var Şeyda”, “İki Sabun Bi İlif” ile “Süprem” bağlantılı öyküler. Oyunsu metinlerin ön planda olduğu bu dönemde bu bağlantılar bir tercih mi? Bu postmodern yaklaşım okurla metin arasında nerede duruyor?

Birbirinden tamamen farklı karakterlere can vermek, söz vermek başka dünyaların içinde gezinmek, o dile dahil olmak yazma iştahımı açıyor. Kimdir Fidan’ı “öldürecek kadar seven Salih”, kimdir Suat’ın yanı başından ayrılmayan Aygül? Ömer’in babası tarafından önü kesilen yolu, anasından gülmeyen yüzü; Adem’in kesif yalnızlığı… Bu karakterler, onların evleri ve yaşantıları merkezde oldu hep yazarken. Hangi öyküyü yazdıysam, o kişinin derdiyle dertlendim ve oradan dillendirdim. Yirmi iki öykünün bütününe bakınca ortaya nasıl bir yaklaşım çıktığını doğrusu ben edebiyat üzerine çalışan akademisyenlere bırakmak isterim. Yazmak benim için paha biçilemez bir esriklik halidir, ancak ayılınca ne yazdığıma bakar, metin öyle gerektiriyorsa öykümün önünü ilikler ya da bütün düğmelerini söker de öyle çıkarırım ortaya. Çünkü yazmak benim için her şeyden önce kolektif bilinç dışına açılan kapılar içinde kendime ait olanı bulmak, oradan içeri girmek ve Jung’un deyimiyle “ilk adımdan sonra dönüp kendi gölgemi izlemek” demektir. Çünkü gölge; ana tanrıçamız Le Guin’in dediği gibi “ruhumuzun öteki yüzü, bilinçli zihnin karanlık kardeşidir.” Ben de bu bağlamda hem o karanlığa gözümü dikip, “kardeşimin” elinden tutup, hem de o gölgeleri kovalayarak her öykünün içinde uzun uzun durdum, dürtüldüm ve öyle yazdım.

‘YAZMAK BENİM İÇİN PAHA BİÇİLEMEZ BİR ESRİKLİK HALİDİR’

Kesekli Tarla’da, mutsuz, konumlanamamış, kendi hayatında bile yer edinememiş kadınlar var. Özgür olmak isteyen, hayal ederek yaşama katlanabilen. Kadınların sanattaki görünürlüğüne dair düşüncelerinizi de biliyoruz. Kesekli Tarla’nın kadınları sizin için ne ifade ediyor?

Yaşama uğraşı güllük gülistanlık geçen bir süreç değil. Hepimiz yaralarımızı sarmaya, kendimiz olmaya, sosyalleşmeye, bu dünyaya benliğimizi doğru düzgün sunmaya çalışıyoruz. Bu kadınlara özel bir durum değil; öykülerde yer alan erkekler de en az onlar kadar hayattaki yerlerini yadırgıyorlar. Kadınların sanattaki görünürlüğü ise yeni değil ki. Kadınlara erkeklerle eşit koşullar sağlanamadığı için kiminin adı duyulmadı, kimi yıllar sonra Fatma Aliye gibi, Zabeyan gibi anca kadri bilindi de gün yüzüne çıktı. Diyeceğim kadınlarla yan yana duramayan erkekler yer kaplama telaşıyla fazla yayılmaz da az öteye giderse sadece edebiyatta değil hayatın her alanında kadınların sesi daha çok duyulur, bundan da kimseye zarar gelmez.

‘ÖYKÜ DİLİNİ KENDİ ÖFKESİNDEN TÜRETTİ’

“Ağıt Sayaç”ta doğrudan katledilen kadınlar konuşuyor. Kadınların öykülerini anlatıcı olarak aktarmak başka, onları bizzat konuşturmak başka etki yaratıyor okurda. Burada riskli bir yan gördünüz mü? Dili kurarken nelere dikkat ettiniz?

Ağıt Sayaç öyküsü dilini kendi öfkesinden türetti. Benim yazan ya da yazar olarak kendime hiç söz hakkı tanımadığım bir öykü oldu. Daha bir gün bile dolmadan 21 saatte 10 kadının katledildiği bir memlekette elbette sözü katillere değil, kadınlara vermek istedim. Onlar nasıl konuşurlardı, nasıl yaşamışlardı hep bunları düşündüm yazarken; gencecikken bu dünyadan hunharca hayatları çalınanlara karşı bu öyküyü yazmak boynumun borcuydu çünkü. Aslı anıtsayaç olan ve her gün yeni bir cinayet haberiyle güncellenen bu mekanizma bir kahır çetelesidir.

Kesekli Tarla, Figen Şakacı, 163 syf., İletişim Yayıncılık, 2020.

‘KALIPLARDAN ÇOK YORULDUM’

Yalnızca kadınlar değil erkekler de istedikleri yerlerde değil bu kitapta. Mesela bozacı Âdem. Aşık olmaya bile hakkı yok. Ya da babaannesini öldürmeyi arzulayan, çünkü bu şekilde kendi hayatını yaşayabileceğine inanan bir öykü kişisi var. “Başkalarının Hayatı” başlığını taşıyan bir öykü bile var. “Sıradan insanı anlatmak” meselesine inanıyor musunuz yoksa “modern zaman”da zaten hep birlikte böyle bir duruma mı sürüklendik? Hakikaten kendi hayatımızı cinsiyet, yaş, gelir durumu, köken vs. farketmeksizin yaşayamaz durumda mıyız? Bu kalıplar hakkında ne düşünüyorsunuz? Yani tarla mı kesekli yoksa biz mi yürümeyi bilemedik?

Kendi hayatımızı geçin, kendimizi de olduğumuz kişi olarak yaşamamıza engel bir sürü kurallar silsilesi var karşımızda. Sadece iktidarların önümüze çıkardığı engellerden bahsetmiyorum, aileden başlayarak küçüklü büyüklü ve kokuşmuş ezberleri olan bir sürü yargı mercii hep vardı, ensemizde kılıcının soğukluğunu hep hissettik. Sözünü ettiğiniz kalıplardan ise şahsen ben çok yoruldum. Kendimi anlatmaktan, yanlış anlaşılma korkusundan vs… Yeterince başarılı, ünlü, güzel, yakışıklı, akıllı, ağzı laf yapan, iyi kazanan değilsen hele de sosyal medyada çok takipçisi olmayan biriysen hop puanın düşüyor, selamlar kesiliyor ya da tam tersi artıyor. Kimse kimsenin kalbine, iyi bir insan olma çabasına bakmıyor, vakti yok çünkü. Göz reyting ölçer gibi kendine en uygunu tarıyor, buluyor, eliyor ya da kenara ayırıyor. Hal böyle olunca “masum değiliz hiçbirimiz” ve son derece “sıradanız”. Bunu bir kabul etsek, belki başkalarınınkini değil kendi hayatlarımızı göğsümüzü gere gere yaşayacağız da… Onun da bedelini sokağa çıktığın anda devlet misliyle ödetiyor!

‘KESEKLERİ EZE EZE BU YOLDA YÜRÜMEYE MECBURUZ’ 

Geleneklere, inanışlara, aslında “tabulara” dokunuyorsunuz. Kadın-erkek, baba-kız ilişkisini toplumca ne güzel kalıplara soktuğumuza, koyduğumuz yasaklara, çizdiğimiz sınırlara. Bunlar yüzünden acı çeken insanları anlatıyorsunuz. Bu baskının yarattığı atmosferde bunlara değinen bir yazar olarak “yazı”nın bir şeyleri dönüştürebilmesi mümkün mü? Yazı tüm bu meselelerin neresinde duruyor?

Yasaklar, sınırlar, baskılar elbette edebiyatın ana meseleleri ama bunları nasıl bir dille anlattığınız önemli. Yazar olarak ortaya çıktığınız ve elinizdeki artık “ürün” olan metni görünür kıldığınız zaman kendinize bir kerteriz alıyorsunuz; ben buradan bakan, bunları dert edinen ve böyle dile getiren biriyim; yazmak zaten meselesi olanların işi, iç dökenlerin, dert saçanların, mızırdananların değil. Evet bu tarla kesekli ama çorak değil, çatlaktan sızan ışıklar kalemimizi aydınlattığı sürece yazmaya ve kesekleri eze eze bu yolda yürümeye, yaşamaya mecburuz.

‘MUHBİRLİK KALLEŞLİKTİR’

“İsmail’in Gör Dediği”nde hepimizin içinde olan kanlı canlı bir İsmail’den bahsediyorsunuz. Umudunu devlete yaptığı hizmetlere bağlayan, aslında hiç kimsenin sözünü saymadığı, büyük konuşan, kahvehanelerde rastlayabileceğimiz bir tip. Fakat hepimizin içinde var olduğunu vurguluyorsunuz. Bunun üzerine konuşalım isterim.

Lafı hiç dolandırmaya lüzum yok; muhbirlik kalleşliktir; fakat ödüle tabii bir kalleşliktir çünkü biatı, itaati kabul eder. Eskiden muhbirlik kapı arkalarından yürürdü; şimdi elinde kameralı telefon olan herkes de bu işe soyundu hatta fazlasıyla suyunu çıkardı; Düşük yoğunluklu muhbirler ise kendi başına çözebileceği en ufak bir sorunu bile nasıl bir yaptırım uygulayacağı belli olmayan muğlak bir kamuoyuna havale etmeye başladı. Bunun yanı sıra dedikoduyla ya da ifşayla, itibar linciyle, karalamayla birbirini paketleyip, köteleyiverenler de arttı. Evet hepimizin içindeki kötü polisler düdüğünü öttürüp duruyor, İsmail gibilere ise madalya takılıyor, onlar devlet nezrinde taltif ediliyor. Nasıl olacak da birbirimize yeniden güvenmeyi öğreneceğiz, vallahi bilmiyorum.

Bir mesele de sanat ve dolayısıyla edebiyat aslında. Mesela ödül almaya giden, aslında yapayalnız olan bir öykü kişisi var. Bir mesajına bile cevap vermeyen insanların arasına karışan biri… Sonunda aldığı ödülü bakkal Hüsnü’ye hediye etmek istediğini söylüyor. Bu günümüzdeki edebiyat camiasının trajikomik bir özeti… Mizah ve eleştiri Kesekli Tarla’da başat gidiyor. Bugünün edebiyat camiasını nasıl buluyorsunuz?

Açıkçası bakıyorum bakıyorum ama bulamıyorum! Yani bir camiadan değilse de küçük küçük cemaatlerden bahsedilebilinir. Bu hep böyleydi gerçi; yazarların, şairlerin, akademisyenlerin, eleştirmenlerin yan yana olup da mutlu mesut yaşadığı nerede görülmüş ya da ne kadar sürmüştür? Bu dünyaya gelmiş olmanın huzursuzluğudur belki onları bu kadar huysuz yapan, bilmiyorum. Ama bu durum sadece bizim buralarda değil dünya edebiyatında da hep olagelmiş, çoğunlukla egosantrik zelzelelerin sonucu. Diyeceğim güce- yeteneğe tapan, “ünlünün” çok satar”ın yanında otağ kuran, enseye tokat ilişkilerdense yaşasın bakkal Hüsnüler!

‘ZAPT EDİLECEK DEĞİLİZ’ 

Son olarak, Fidan ve tüm kadınlar bir gün o fuları boyunlarına taktıklarında onlara ne söylemek istersiniz?

O gün artık bugün. Benim öykümdeki Fidan’ın da boynu kıldan ince değil, bizim de.. İster fular takar, ister bandana, isterse örtü… Bunları tartışmaya bile zamanımız yok artık çünkü canımızın derdine düştük; bundan sebep bizi kapatmaya, sıkıştırmaya çalıştıkları o yerlerde, evlerde duracak değiliz, zapt edilecek hiç değiliz.