Meral Saklıyan'dan insanlık halleri: Uzağa Gidemem

Meral Saklıyan’ın ilk öykü kitabı "Uzağa Gidemem" Everest Yayınları tarafından yayımlandı. "Uzağa Gidemem", yapılan planların, yaşanan hayatların, önümüzde duran gerçeklerin, hesapta olmayan sürprizlerin, bilerek ya da bilmeyerek başımıza gelen gerçeklerin; ister kader diyelim ister tesadüf bizi aslında özümüze sürüklediğinin ve olayların yine bizler için olduğunun vurgusunu yapıyor.

Kadir Işık

Meral Saklıyan’ın Everest Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı Uzağa Gidemem kısa sürede ikinci baskıya ulaştı. Kitap on iki öyküden oluşuyor. Öyküler günlük hayatta ötelediğimiz, unutulmaya yüz tutan, içinden çıkamadığımız ilişkilerimiz üzerine yoğunlaşıyor.

Uzağa Gidemem‘in ilk öyküsü “Töz”, sıcacık bir aile anlatısı. Meftun’un, karısının külleriyle eve dönüşü ve sonrasında gelişen olayları konu ediniyor. Hayriye ya da aile içindeki adıyla Hayroş koruyan, kollayan, bazen karşısındakinin sınırlarını zorlayan ama iyi niyetli, yakından tanıdığımız bir karakter. Yazar, onu karikatürize etmiyor. Meftun’un ailesine nasıl yabancılaştığını en çok onun konuşmaları, düşünceleri, yaşananlara verdiği tepkiler üzerinden anlıyoruz. Çok katmanlı öyküde yer alan karakterlerin hayatları, acıları, yaşanmışlıkları birkaç cümlede kendini gösteriyor. Sabahat’ın yıllar sonra Meftun’la karşılaşması, yaşadığı hayal kırıklığı öyküye eklemlenen önemli bir ayrıntı. Yazarın ilk öyküde yarattığı güçlü karakterler sanki sonraki öykülerde yeniden hayat buluyor. Öykünün anlatıcısı evin okuyan kızı, aile içinde bir denge unsuru. Kontrol mekanizması baskın, sürekli işleri düzeltme peşinde. Sanki okura hissettirmeden yaşadığımız hayatlara ayna tutuyor, eksik yanlarımızı fark etmemizi sağlıyor.

Saklıyan’ın toplumsal duyarlılığı satır aralarında sık sık kendini gösteriyor. “Kentsel dönüşüm çevremizdeki bazı evlere, boş arsalara uğramak için zaman kolluyordu. Küçüklü büyüklü alçak damların arasında kale gibi duran yeni apartmanımızın üçüncü katında mahalleyi dikizlemek, sokağa kim girmiş kim çıkmış bilmek, ablamın işiydi.” Mahalle kültürünü yok eden, insanları yüksek duvarlı, güvenlikli sitelerde paralel hayatlar yaşamaya mahkûm eden kapitalizm, henüz bize benzeyen robotlar üretemedi, ama bizi mecbur bıraktığı yeni yaşam tarzımızla robotlara benzetmeyi başardı. Yabancılaşma, birbirimizden uzaklaşma ve kopan ilişkiler yalnızlığımızın bir sonucu, ama başlangıcı değil.

Yazarın “Kısmet” öyküsünün ana karakteri Hamiyet, hayatla mücadelesinde ve yoğun iş yaşamında evlenmeye vakit bulamamış biri. Yeğeninden gelen telefonla onun tutkulu, çekimser yanına tanık oluyoruz. Saklıyan’ın öyküleri Anadolu kadınına, çıkmazlarına, toplum arasında sıkışmış, baskılanmış yanlarına dokunuyor en çok. Ve elbette yalnızlık, kalabalık içinde bir yalnızlık sızıyor öykülerinden.

KADINLIK HALLERİNE GÖNDERME

“Unutma Beni Çiçekleri”, yazarın gerilim dozu yüksek öykülerinden. Evlilik, kadının değişen bakış açısıyla sorgulanır. Yıldız’ın kocasında gözüne çarpan ilk belirti adamın çirkinliği. “Uyurken daha da yaşlı göründü kocası gözüne. Yüzü solmuş, derisi kurumuş, avurtları çökük… Ölü gibi. Ölü gibi, derken kendi sesine irkildi.” Yıldız, elinde büyüyen kardeşine böbreğini verme kararını o an, uyuyan kocasına bakarken aldı. Aile baskısına ve erkek egemen bir dünyaya teslim olan Yıldız’ın kadınlık hallerine ince bir göndermede bulunuyor yazar. Anne, kardeş, eş, aile ve en kötüsü yoksulluk tarafından sıkıştırılan, içinde bulunduğu hayatı değiştirmeye gücü yetmeyen çocuksuz bir kadının öyküsü.

Kitabın, “Tuz” öyküsü bize karşı komşu Nesibe’nin kapalı dünyasını aralıyor. Onu pek tanımıyoruz. Kendi belirlediği sınırların içinde, kapıların arkasında yaşıyor. Evi çöp eve dönüşmüş, kendini çevresinden yalıtmış, tek söylediği, babamı öldürdüm. Yazarın önceki öykülerindeki sadelik, dil, mizah yükü ve gerilim bu öykünün ana temasını oluşturuyor.

Uzağa Gidemem, Meral Saklıyan, 120 syf., Everest Yayınları, 2019.

“Ateş Böcekleri”, aklımda en çok yer edinen öykülerden biri. Anlatıcı, deliliğin sınırlarında gezinen yaşlı bir kadın. Yazarın dili, okuru kadının iç sesiyle bütünleştiriyor. Öykünün görünen katmanında kadının paranoyası, alt katmanında ise ayrıldığı ya da bilinçaltında yer edinen kocası, yaşadığı ayrılık, uğradığı ihanet ya da yüzüstü bırakılma. Kadın eski kocasını televizyonda gördüğü gözlüklü biri olduğunu düşünüyor, kızını, bazen de oğlunu adamın yanında hayal ediyor. Bu öyküde olduğu gibi birçok öyküde yazarın iç sesini duyuyoruz en çok, tane tane anlatıyor. Bir süre sonra okuru karakterlerin gizli hayatlarıyla buluşturuyor, böylece iki hayat arasında oluşan çelişkileri ince bir hüzünle aktarabiliyor.

ACI, DİRENİŞ, ÖLÜM

“Demirden Çember”, kitabın diğer öykülerinden farklı bir yerde. Hüzünlü bir halk türküsü tadında. Acının, işkencenin, haksızlığın, hasretin, ölümün kol gezdiği askeri dönemlere ait bir hapishane hücresinde yaşananlar anlatılıyor bu öyküde. Ana karakter Sipan hasta, ölümün eşiğine gelmiş zayıf bedeniyle hapishanenin ağır şartlarında yaşam mücadelesi veriyor. Bu öykü eski zamanlardan değil, aksine, yaşanılan her şey günümüzde yeniden hortladı. Güçlünün haklı olduğu zamanlardan geçiyoruz. Bir yanı direnen bir yanı hastalığa teslim olan bir mahkum ve onun geçmişi, geleceği ve düşleri. “Son zamanlarda, o kadar çok siyasi mahkum katılmıştı ki aralarına sanki ülkenin yarısı içerideydi.” Acı, direniş, ölüm ve bir yanıyla Sipan’ın yaşama tutunma çabası. “Ah o baskının olduğu gece. Arkadaşının evine ders çalışmaya gitmeseydi, o evde misafir olarak kalmasaydı şimdiki hayatı nasıl olurdu acaba?” diye düşünüyor Sipan. Bütün suçu ve pişmanlığı tek bir cümlede gizli, gerisinin, ayrıntıların bir önemi yok. İktidarın karmaşık, baskıcı yapısı öykülere sızıyor. Toplumun maruz bırakıldığı adaletsizlik karşında elde kalan tek seçenek direniş. “Düşünsenize, -o zaman sesi daha tam yok olmamıştı- bizim çabamız ve kararlılığımız sürerse, yakın bir tarihte çocuklarımız barış ve huzur ortamında, kardeşçe yaşayacaklar” diyen Sipan’ın kararlı duruşu, geride kalanların gücüne eklemleniyor.

“Düzlüğün Bittiği Yer”, ailedeki kopuk ilişkiler üzerine kurgulanmış. Boşanmış anne babanın ve onların müptezel lise öğrencisi oğullarını konu ediniyor. İletişim çağında yaşanan kopuk, başına buyruk yaşamlar. Duygusallığı derinlerde yatan bir anlatı. Bir çocuğun kaşla göz arasında nasıl kaybolduğunu yargılamadan, sorgulamadan, anlatmadan bütün çıplaklığıyla okura gösteriyor.

Sonraki öyküde evli bir adamla aşk yaşayan kadın, adamın evli olduğunu anladığında geç kalıyor. Önce adamı terk ediyor, sonra vazgeçemediğini anlıyor. Düşüncelerindeki çelişkiler onu kısır bir döngünün içine sürüklüyor. Hayatta karşı durduğu ama bir süre sonra farkında olmadan kendini içinde bulduğu çıkmazda kayboluyor, yolu bir hamama çıkıyor. Hamam yolun sonunda açılan bir kapı, orada paklanıp yeniden başlayacaktır hayata. “Eve girmek istemiyorum. Binalar üstüme üstüme geliyor. Hiç bilmediğim sokaklara girip çıkıyorum. Yalancı baharlarım, bahçelerim var benim. Oysa toprağım çorak ve çatlak. Ruhum çığ altında,” diyor Saklıyan, ihanete uğrayan bir kadının ruh halini kısa, kesik cümleleriyle oldukça etkili anlatıyor.

“Kül”, cenaze töreninde bir araya gelen akrabaların zamana karşı bedenlerinde yaptığı değişimlere değiniyor. Öykünün temelinde ölüm ve ona direnen yaşam arzusu gizli. Bu öyküde de ana tema yabancılaşma, sonunda ortaya çıkan yalnızlık ve ölüm. Sahiden ölüm yeni bir başlangıç mı, yeniden var olmak mı yoksa sonsuz bir yok oluş mu diye düşünmeden edemiyoruz bu öykünün satırları arasında kaybolurken. Ölüm yazarın yarattığı karakterlerin hayatına dokunan sihirli bir el olarak çıkıyor karşımıza. Her şey ölümün kontrolünde, yarattığı değişimleri izliyoruz sadece.

Yaşam bazen “Kılçıklı Fasulye” gibidir. Büyük bir iştahla sallarsınız kaşığınızı tabağa ama ağzınıza bir parça kılçık gelir, yemeğin, yaşamın tadı kaçar böyle anlarda. Ailenin tekne kazıntısı çocuğu, trafik kazası sonucu kaybedilen anne babanın yerine geçen ablayla anlaşamıyor. Bir arada yaşayan üç kız kardeşin, üç kadının öyküsü. Songül evlenip Amerika’ya yerleşiyor. Saklıyan’ın çoğu öyküsünde karşımıza çıkan uzaklık burada da kendine bir alan açıyor. Bunun bir tesadüf olmadığını, bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum çünkü uzaklık yaşananları gerçeğe daha çok yaklaştırıyor. İki kadının ablalarıyla arasındaki sorunlar ilişkilerinin bir parçası, çözülmüyor, sanki çözülse birbirlerinden sonsuza dek uzaklaşacaklar.

“Nişan” öyküsünün ana karakteri Esra, gizemli bir ilişkinin ne içinde ne de dışında. Hakan ile Nihan’ın nişanlarına katılıyor ama ortada tatsız bir durum var. Esra bir türlü yüzleşemediği korkularının gölgesinde yaşıyor, eli kolu bağlı. İhanet, aşk, tutku, yalnızlık öyküde karşımıza çıkan yoğun duygular.

Kitabın son öyküsü “Bekleyenin Mi Var?”. Hastane koridorlarında kardeşlerinin ameliyattan çıkmasını bekleyen iki kız kardeş, aralarındaki ilişki. Ana karakterin yalnızlığıyla, ailesiyle, ayrıldığı sevgilisiyle hesaplaşması. Anlatıcının uzakta yaşaması bu durumu değiştirmiyor. “Gelmek zorunda kalıyorum evet, benim dışımda parmağını kıpırdatan yok çünkü” diyor, ancak birilerine yardım ederek varlığının farkında. Kurban psikolojisi, kurban duygusaldır ve bu duygusallık öykünün satır aralarına derinlemesine sinmiş. “Ablamı bırakıp yürüyüşe çıktım. Birilerine çatma isteğimden. Gün sönmek üzereyken. Duman rengiyken gökyüzü…” Kalabalıklarda yaşanan yalnızlığın en koyu haline tanık oluyoruz, ana karakter kadın anlatıcının düşüncelerine eşlik ettiğimizde.

Yazarın kitapla aynı adı taşıyan bir öyküsü yok ama bütün öykü kişileri hep bir merkezde toplanıyor, ne kadar uzakta yaşasalar da bir türlü doğup büyüdüğü yerden, aileden kopamıyorlar. Saklıyan, anlatımında acıyı dramatize etmeden, zaman zaman mizahın yatıştırıcı gücünden faydalanıyor. Öykü kişileri konuşkan. Biri dışında tamamı kadın olan karakterler adlarının anlamıyla benzer kişilik özellikleri gösteriyor, her biri yazar tarafından belirlenen sınırların içinde, kendilerine biçilen rolün dışına çıkmadan, yerinde kullanılmış.

Saklıyan yetkin öyküler kaleme almış, farklı karakterler yaratmış, ilk kitabında okurun düş gücüne güçlü bir ışık tutuyor.