Kallokain: Artık düşünceler de yargılanabilecek

İsveçli şair ve yazar Karin Boye’nin 1940 tarihli distopik romanı Kallokain, Sevda Deniz Karali’nin İngilizceden çevirisi ve Hakan Bıçakçı’nın önsözüyle İthaki yayınları tarafından basıldı. Adolus Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sından 8 yıl sonra, George Orwell’in 1984’ünden ise 9 yıl önce yayımlanan kitap, Biz, Cesur Yeni Dünya ve 1984 ile birlikte yirminci yüzyılın en önemli dört distopyasından biri kabul ediliyor. Dörtlü arasında bir kadın tarafından kaleme alınan tek roman olan Kallokain, devletin suç addettiği eylemleri daha düşünce aşamasındayken belirlemeye yarayan bir gerçeklik serumunu geliştiren bilim insanı Leo Kall’ın hikâyesini şiirsel bir dille, birinci tekil şahıstan anlatıyor.

Esin İleri  esinileri@gmail.com

İsveç’in ünlü şairi Karin Boye, 40 yıllık ömrüne çok şey sığdıranlardan. 1900 yılında ülkesinin ikinci büyük kenti Göteburg’da dünyaya gelen Boye, şiir yazarak ve şiir çevirileri yaparak (yazar T S Eliot’ın çevirmenidir) başladığı yazın yolculuğuna roman yazarı olarak devam etti. İlk romanı Astarte 1931 yılında yayımlandığında İsveç’te gündem oldu. 1940 yılında yayımlanan son kitabı Kallokain ise onu dünya çapında üne kavuşturdu. Yaş gününden birkaç ay önce, 1941 senedinde bir avuç uyku hapı içerek hayatına son veren Boye’den okuyucuya beş roman ve biri ölümünden sonra basılan beş şiir kitabı kaldı.

Memleketinde daha çok şair olarak tanınan Boye, ülkesi dışında adını Kallokain romanıyla duyurdu. Kallokain, 1996 yılında, prestijli Hugo Ödülleri’nin geçmişe dönük verilen Retro-Hugo ödülü kapsamında 1940 senesinde basılan kitaplar içinde finalistler arasında yer almış ama birinciliği, ne yazık ki, A.E. Van Vogt’un Slan adlı romanına kaptırmıştı. Geçtiğimiz sene Penguin Yayınevi’nden çıkan yenilenmiş çevirisiyle kendinden yeniden söz ettiren Boye’nin bu romanı, şimdi de Sevda Deniz Karali’nin İngilizceden çevirisi ve Hakan Bıçakçı’nın önsözüyle İthaki Yayınları tarafından basıldı. Adolus Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sından 8 yıl sonra, George Orwell’in 1984’ünden ise 9 yıl önce yayımlanan bu kitap, Biz, Cesur Yeni Dünya ve 1984 ile birlikte yirminci yüzyılın en önemli dört distopyasından biri kabul ediliyor. Dörtlü arasında bir kadın tarafından kaleme alınan tek roman olan Kallokain, devletin suç addettiği eylemleri daha düşünce aşamasındayken belirlemeye yarayan bir gerçeklik serumunu geliştiren bilim insanı Leo Kall’ın hikâyesini birinci tekil şahıstan anlatıyor.

ANTİ FAŞİST MÜCADELEYLE GEÇEN BİR HAYAT

Karin Boye, kendisini sosyalist olarak tanımlıyordu. Anti-militarist ve anti-faşist örgütü Clarté’nin İsveç şubesinin, diğer adıyla Svenska Clartéförbundet’in kurucu üyelerinden biriydi. Anatole France, Bertrand Russell, Upton Sinclair, H. G. Wells ve Stefan Zweig gibi üyeleri olan Clarté, Birinci Dünya Savaşından sonra anti militarist düşünceleri benimseyen Fransız yazar Henri Barbusse tarafından kurulmuştu. Yazar ve sanatçılardan oluşan örgüt, 1926 yılında dağılmasına kadar sosyalist ve pasifist fikirlerini, iki haftada bir çıkan Clarté dergisinde paylaşmıştı.

Fransa seksiyonunun lağvolmasından sonra bile etkisini sürdüren akım, 1930’lu yıllarda Brezilya’dan Norveç’e birçok ülkede öğrenciler tarafından yeniden canlandırılmıştı. İsveç’te sosyalist öğrencilerin 1921’de faaliyete geçirdiği örgütün alt başlığı “Enternasyonalizmin zaferi için entelektüel dayanışma birliği” idi ve her ülkenin vatandaşlarının aynı zamanda dünyanın vatandaşlığına sahip olması gerektiğini savunuyordu.

Eleştirmenler Kallokain’in ortaya çıkma sürecinde, Karin Boye’nin Sovyetler Birliği’ne yaptığı üç haftalık eğitim turu ve 1932-33 yılında Berlin’de Nazizmin yükselişine şahit olmasının etkilerini vurgulasa da Boye yazarken en çok Franz Kafka’dan etkilendiğini belirtir. Romanı kaleme aldığı 1940 yazında, Norveç işgal edilmiş, İsveç ise totaliter rejimlerle çevrili bir halde işgal korkusuyla yaşamaktaydı. Zaten yazar bize bu korku ortamını kitabın her satırında hissettiriyor. Boye, romanı editörüne gönderirken mektubuna “Bir daha bu kadar karanlık bir şey yazmayacağıma söz veriyorum” yazdı ve sekiz ay sonra intihar etti.

HER ŞEY KONTROL ALTINDA

Hikâyenin geçtiği Dünyadevlet görünürde herkesin eşit olduğu bir ülke. Kıyafetlerin üstünde rütbe belirten birkaç çizgi hariç herkes aynı kıyafetleri giyiyor, aynı yemekleri yiyor, aynı büyüklükte evlerde yaşıyor. Herkes birbirine “Silah Arkadaşı” diye hitap ediyor. Çocuklar yedi yaşından itibaren ailelerinden alınıp toplama kamplarında askeri eğitim görüyor ve ailelerini haftada bir-iki gün ziyaret edebiliyorlar. Şehirler işlevlerine göre ayrılmış, Kall da mesleğine uygun olarak Kimya Şehri No. 4’te yaşıyor. Ailelerinden başka mesleklerde görevlendirilen çocuklar başka şehirlere gidip ailelerini bir daha ömür boyu göremiyor. Ülkenin en büyük sorunlardan biri doğum oranlarının düşmesi, Orwell’in 1984’ündeki gibi seks ancak üremek için yapılan bir faaliyet, kadınlar ise devlete asker doğurmaktan başka işlevi olmayan araçlar, Kall’ın eşi Linda’nın da dediği gibi, yalnızca yeni erkekler yaratabildikleri ölçüde değerliler.

Kameralar (Polis Gözü) ve mikrofonlar (Polis Kulağı) yatak odalarına kadar girmiş. Özel hayat diye bir şey yok. Evlerde hizmetçiler/yardımcılar samimiyet kurulmaması için sık sık değişiyor ve konuşulan yapılan her şeyi raporluyorlar; kapıcıların görevi de rapor tutup apartmana giren çıkanı bildirmek. Paranoya hüküm sürüyor. Kimse birbirine güvenmiyor. Karı-kocalar bile birbirini ihbar ediyor, her eylem raporlanıyor, herkes fişleniyor.

İnsanlar asansörlerde konuşmaya bile çekiniyor, çünkü ses ve görüntü kaydı yapılmayan asansörlerde konuşulduğunu duyan kapıcılar ya da komşular, devletten bir şey gizlendiğini düşünerek ihbarda bulunuyorlar. Devletten sakladığı hiçbir şey olmadığını ispatlarcasına herkes yalnıza kameraların, mikrofonların, hatta şahitlerin önünde konuşuyor. Öyle ki, misafirliğe gittiği bir evde tek kişinin bulunması insanları strese sokabiliyor, gizli kapaklı işler çevirmediklerini kanıtlamak için hiç tanımadıkları bir komşuyu eve çağırıp konuşmalara şahit olmasını rica ediyorlar.

Dünyadevet’te protestonun esamisi okunmuyor. İnsanlar fark edilir korkusuyla devlete karşı düşünmeyi bile göze alamıyorlar. Dünyadevlet’in hoş karşılamadığı bir düşünceyi ezkaza ifade edenler Propaganda Bakanlığı tarafından uyarılıyor ya aynı kişileri toplayıp ya da radyo yayını aracılığıyla özür dilemek zorunda bırakılıyorlar. Böyle baskıcı bir ortamda geçiyor Kallokain.

Kallokain, Karin Boye, 200 syf., İthaki Yayınları, 2020.

IN VINO VERITAS

“Düşüncelerden ve duygulardan sözler ve eylemler doğar. O halde bu düşünceler ve duygular nasıl olur da bireye ait olabilir? Bütün silah arkadaşları Devlet’e ait değil mi? O halde düşünceleri ve duyguları da Devlet’e ait olmayacak da kime ait olacak? Önceden bunları kontrol etmek imkânsızdı, şimdi ise ihtiyacımız olan aracı bulduk.”

Kallokain’de hikâyeyi birinci tekil şahıstan, kimyager Leo Kall’ın ağzından dinliyoruz. Belki de kaleminden okuyoruz desek daha doğru olur, çünkü bu roman Leo Kall’ın elyazması hatıratı şeklinde yazılmış. İlk sayfalarda, 20 yıldan uzun süredir mahkûm olarak yaşadığı hapishaneden yazdığını anlatan bilim insanı, o güne kadar yaşadıklarını ve Kallolain’in yaşama geçiş sürecini bize kişisel ve psikolojik öğeleri ortaya çıkaran bir anlatımla aktarıyor.

Zamyatin’in Biz’inin matematikçi kahramanı D-503 gibi, Leo Kall da bir bilim insanı, bir kimyager. Düzene bağlılığıyla övünen, sorgulanmasına tahammül bile edemeyen anti-kahraman Leo Kall kendi adından yola çıkarak Kallokain adını verdiği bir doğruluk serumu geliştirir. Cesur Yeni Dünya’da insanları itaatkârlaştıran Soma gibi bir maddedir bu. Akolün olmadığı, sarhoşluğun nasıl bir şey olduğunun bir efsane gibi kulaktan kulağa aktarıldığı Dünyadevlet’te yaşayan Leo Kall, geliştirdiği bu serumu şaraba benzetir; yan etkileri olmadan insanı rahatlatıp dilini çözen, aklındakileri söylemesini sağlayan ama şarabın aksine damardan enjekte edilen bir sıvı. Devletine son derece bağlı olan Kall’ın geliştirdiği serum sayesinde, artık kimse gerçeği inkâr edemeyecek, eğer kaldıysa, son özel hayat kırıntıları da devlete ait olacaktır. Kall bundan dolayı büyük gurur duymaktadır.

Devletin izniyle, Gönüllü Fedakârlık Hizmeti’nde görevli, numaralandırılmış insanlar üzerinde testler uygulanır. Kallokain verilen kişilerin, bilinçlerini kaybetmeden, yalnızca rahatlamış bir şekilde düşüncelerini ifade etmekte, sorulan sorulara samimiyetle cevap verdiği görülür ve Dünyadevlet Kallokain’i vatandaşlar üzerinde uygulamaya karar verir. Gazeteler “Artık düşünceler de yargılanabilecek” başlığını atar. Orwell’in 1984’ünde, “suçdüşün” (crimethink) işleyenler “düşüncepolisi” tarafından yakalanıp, işkence görüp, “düzeltilmeye” çalışılırken Kallokain’in dünyasında suç işlemeyi düşünenlerin ya da Dünyadevlet’i eleştirenlerin hapse atılmasına ya da ölüm cezasına çarptırılmasıyla amaçlanıyor.

‘ADIMIZ YOK, BİR ÖRGÜT DEĞİLİZ. SADECE  VARIZ’

“El sıkışıyorlardı! Bir insan daha ne kadar delirebilir! Sağlığa korkunç zararlıdır bu; bir de o kadar samimi bir şeydi ki ben utandım. Bir insanın vücuduna öyle bilerek dokunmak.! Eskiden kullanılan ve yeniden canlanan bir selamlama şekli olduğunu ama istemeyenlerin yapmak zorunda olmadığını söylediler.”

Kallokain denemeleri sırasında bir grup insanın Dünyadevlet’e karşı olduğu ortaya çıkar. Araştırmacılar onlardan “deliler tarikatı” diye bahseder, şeytani deliler tarikatı. Doğruluk serumunun etkisinde söylenenlere göre 15-20 kişilık gruplar halinde evlerde toplanan bu muhalifler garip davranışlar sergilemektedir. Sessizce otururlar, el sıkışırlar, birbirlerine güvenmeyi öğrenmek için yan yana, aynı odada ellerinde bir bıçakla uyurlar. Ve şarkı söylerler, “asosyal şarkılar”. Yalnızca marşların olduğu Dünyadevlet’te bu durum son derece garip karşılanır: “Melodisi de vardı ama dünyada hangi asker o melodiyle uygun adım yürür, bilmiyorum.” Vicdan muhasebesi yapmaya başlayan Kall, itiraf edemese de o müziği duyabilmeyi deliler gibi arzulamaya, muhaliflerin toplandığı düşünülen Çöl Şehri’yle ilgili rüyalar görmeye başlar…

Kitap giderek hızlanan bir sona sahip. Gazete bir sabah “Artık düşünceler de yargılanabilecek” manşetini atar. Leo Kall vicdanıyla güreşmeye devam eder. Okuyucu, bu uyanış bir yere varacak mı, diye düşünürken, hikâye ütopyaya dönebileceği noktada, insanın içini sızlatan bir gerçeklikle, en incesinden 194 sayfalık bir distopya ortaya çıkar. Kitabın devamıyla, sonuyla ilgili bilgi vermeden yazmak çok zor. O nedenle kitabı merak eden okuyucularla, Kallokain hakkında sohbet edebilmek ümidiyle, bu 20. yüzyıl klasiğini her edebiyatseverin okumasını diliyorum.