İnsanın 'kötü' hâlleri: Kurtadam

Boris Vian’ın öyküleri, farklı perspektiflerden yeniden ve yeniden okumaya açık metinler. Kötülük problemi, bu odaklardan yalnızca bir tanesi. Yazar merkezli bir yaklaşımla, Vian’ın hastalığının ve arzuladığı değeri görememesinin kendisinde yarattığı öfkeyi öyküleriyle dışa vurduğunu söylemek mümkün. Yarattığı bu “hâller”, aslında bildiğimiz bir şeyi, insanın ıstırap çektiği bu dünyada kötülüğe ne derece eğilimli olduğunu hepimize bir kez daha gösteriyor.

Beyza Ertem  beyza.ertem@gmail.com

Boris Vian’ın 13 öyküsünden oluşan “Kurtadam”, Birsel Uzma’nın çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yeniden basıldı. Çok yönlü bir yazar olan Boris Vian, öykülerinde insanın binbir hâlinden, en çok da “kötü” hâllerinden sahneler sunuyor. Bu küçük “ân parçaları”nı birleştirdiğimizde ortaya tek ve büyük bir mesele çıkıyor: İnsanın kötü yüzü yahut kötülüğün insan yüzü.

Kalp rahatsızlığı çok küçük yaşlardayken onu yakaladığı için zor bir hayat geçiren Boris Vian, yaşadığı dönemde arzuladığı değeri görmemiş ve bu nedenle daha sonra takma isimle eserler yayımlamış bir yazar. Bir mühendis olan Vian, yazarlığın yanında sanatın farklı dallarıyla da ilgiliydi; müzisyen ve oyuncuydu. “Kurtadam”da dikkatimi çeken ilk şey, Vian’ın film çeken bir yönetmen edasıyla insan hayatından kesitler sunmuş olması. Yazarın bu tercihi, sanata olan ilgisiyle açıklanabilir. Bu bağlamda, ânlar yahut parçalar olarak bahsedebileceğimiz bu kesitler, dikkatli bir okurun zihninde elbette bütünleşecek, öykülerin tematik açıdan ortak bir çizgide ilerlediği keşfedilecektir. Öyle ki “kötülük”, bu öykülerin üzerine bir karabasan gibi çökmüş durumda.

KÖTÜLÜK PROBLEMİ

“Kötülük”, bir problem olarak Antik Yunan’dan bugüne dek tartışılmıştır. Sokrates, kötülüğün bilgisizlikten kaynaklandığını ileri sürerken öğrencisi Platon kötülüğün kaynağını insanın yaptığı yanlış seçimlerde arar. Augustinus’a göre ilk günah/ilk kötülük, Âdem’in Tanrı’nın buyruğuna “bilinçli bir biçimde” karşı çıkmasıyla ortaya çıkar. Aiskhylos bir defa ortaya çıkmış bir kötülüğün asla yok olmayacağını savunur. Belki de en çok yinelenen görüş, kötülüğün “iyilik eksikliği”nden doğması meselesidir. “Kötülük” ve “insanın kötülüğü”, J.P. Sartre ve Albert Camus’nün şekillendirdiği Varoluşsal Kötülük Probleminin de etkisiyle 20. yüzyıl sanat eserlerinde azımsanamayacak bir biçimde karşımıza çıkar. Günümüzde de kötülüğün estetik çerçevede ele alındığını ve özellikle edebî metinlerin bu odakta incelendiğini görüyoruz.

Kuramsal çalışmalarda “kötülük”; genellikle doğal kötülük, ahlakî kötülük ve metafizik kötülük şeklinde tasnif edilmekte.(1) Bunlardan doğal kötülük insan iradesi dışında gelişen, ahlaki kötülük iyi olanın eksikliğinden beslenen, metafizik kötülük ise doğanın kendi düzenindeki kusurlardan doğan kötülük biçimleri. Boris Vian’ın öykülerinde yer alan kişiler, bu kategorilerden ahlakî kötülük ve metafizik kötülüğe yakın durmakta. Kimi zaman doğal kötülükle eş anlamda kullanılan “Metafizik kötülük” için Leibniz kaynak olarak “salt kusurluluğu” yani “eksikliği” gösterir.(2) Bu eksiklik doğanın bizzat kendisindedir ve insana mutlaka acı verir. İnsan çektiği acıyla birlikte kötülüğe yönelmektedir. Yine de, “denetimimizin ötesinde olan bu kötülükler”(3) insan müdahalesine kapalıdır. “Ahlakî kötülük” ise eğer kasıtlı bir biçimde gerçekleştiriliyorsa “iyi olanın eksikliği”nden kaynaklanır. “Ahlak” kavramının içi coğrafyaya, kültüre, yaşama biçimine göre farklı biçimlerde doluyorsa da tüm insanlığın ortak bir biçimde “ahlakî” bulduğu davranışlar da söz konusudur. Bu kötülük biçimi genellikle insanın diğer insanlarla ilişkisi bağlamında değerlendirilir. Kötülük yapan insan, bunu özgür iradesiyle yapmaktadır ve ortaya mutlaka bir “zarar” çıkar. Yalan, hırsızlık, iftira, tecavüz, insan öldürme gibi meseleler, ahlakî kötülük örnekleridir. Badio’nun söz ettiği etik yasaları, bu tarz eylemlerin toplum tarafından nasıl karşılandığı hususunda sınırları çizen etkendir. Nietzsche ise insanın sadece bu tarz eylemlerden değil, kötülük kavramının kendisinden de sorumlu olduğunu söyler.(4) Yani insan hem kötülüğü uygular hem ondan zarar görür hem de onu değerlendiren kişidir.

Boris Vian’ın öykülerinde karşımıza katiller, üçkâğıtçılar, hırsızlar çıkıyor. Tam da bu noktada devreye yine ahlak felsefesinin kavramlarından biri olan “vicdan” giriyor. Kant’ın öğretilerinde vicdan, özgür iradeye sahip insanın iyi ve kötü arasında seçim yapmasını sağlayan unsurdur. Bir nevi yol göstericidir. Fichte’ye göre ise vicdan kaybolabilen, yitirilebilen bir şeydir. Buna sebep olan insanın yaşadıklarıdır. İnsan, doğuştan kötü değildir fakat deneyimleri bir “vicdan körleşmesi”ne sebep olabilir. Vian’ın kişileri için zannederim bu türde bir körleşmeden bahsedilebilir.

Kurtadam, Boris Vian, Çevirmen: Birsel Uzma, 152 syf., İthaki Yayınları, 2020.

AHLAKÎ KÖTÜ: İNSAN

Kitaba adını veren öykü “Kurtadam”da, Denis adında bir kurdun, kurda dönüşebilen bir büyücü tarafından “ısırıldığını” görüyoruz. Bu olay sonucunda Denis, insana dönüşerek uyanır ve insan olmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimler. Aslında öfkesini kontrol edemeyen büyücü tarafından bir kötülüğe maruz kalmıştır. İnsan biçimindeyken deneyimlediklerinden haz duysa bile sonunda düşündükleri, bizi kötülük problemine ve bir tür varoluşsal sorgulamaya iter; çünkü Denis insan olduğunda “ahlaki prensiplerinin” uçup gittiğine şahit olmuş, tıpkı büyücü gibi öfke duymuştur: “Denis yeniden kurda dönüşür dönüşmez mağarasına doğru ilerlerken insan olduğu sırada yaşadığı tuhaf öfke hissini sorgulamaya başladı. Onun kadar yumuşak, onun kadar dingin biri, ahlaki prensiplerinin ve hoşgörüsünün uçup gidişine şahit olmuştu.” (s. 19) Burada Nietzsche’nin bahsettiği sorumluluk göze çarpıyor. Denis, kötülüğe maruz kalmış ve ardından kendi içinde de kötülüğü hissetmiştir.

Kitabın ikinci öyküsü “Altınyürek”te, Mimile Baba’nın altın yüreğini çalmış Aulne’un hayatına dahil oluyoruz. Aulne bunu yaparken Mimile Baba’yı öldürmüştür. Yani hem bir hırsızdır hem de bir katil. Üstelik polislerin kendisini takip etmesini arzulayan bir suçlu. Bu kısa öyküde Aulne’un bu takip sırasında başına gelenleri 6 yaşındaki Brise-Bonbon’un gözlerinden izliyoruz. Boris Vian, ahlakî kötülük sayılan iki farklı suç işlemiş Aulne’un son gördüğü şeyin, “günahsız” kabul edilen bir “çocuk” olmasını istemiş. Bu, oldukça dikkat çekici. Üçüncü öykü olan “Güney Surları”nda, devlet dairelerinde yaşanan usulsüzlükler, insanın salt çıkar ilişkisi, insanın yüzsüzlüğü, kaçakçılık, üçkâğıtçılık gibi meseleler ve yine cinayet yer alıyor. Sekizinci öykü “Göz Alıcı Adımlar”da, hayatını hırsızlık yaparak kazanan Clams Jorjobert ve ailesinin yaşamı bekliyor bizi. Üstelik tuhaf bir ayrıntıyla. Gaviale’nin onun isteklerini gerçekleştirmek için çalıp dolandırıcılık yapan eşi Jorjobert’e, bebekleri hakkında söyledikleri dikkat çekici: “Altı aylık olmasını bekleyemez misin? Çocukları çok erken çalıştırmaya başlamamak lazım, omurgaları deforme oluyor.” (s. 97) Bu unsurlar da benzer biçimde ahlakî kötülüğe işaret ediyor.

Kitapta yer alan öykülerden “Marsilya Uyanmaya Başlıyordu”, “Köpekler, Arzu ve Ölüm” ve “Röntgenci”, yine odağında cinayet olan öyküler. “Marsilya Uyanmaya Başlıyordu”da “devrimci eğilimleri” olan bir kasap çırağının, kendi bilediği bıçakla ilişkide olduğu kadını katlettiğine şahit oluyoruz. Bahsi geçen kadın Pelagia, bir devlet işini “cazibesiyle” halletmek üzere görevlendirilmiş ve bunu yapamayacağını anladığında küçük sevgilisinin onu öldürmesini bizzat kendisi istemiştir. “Köpekler, Arzu ve Ölüm”de bir taksi şoförünün karşı koyamadığı bir kadınla takside yaşadığı bir tür “oyun” söz konusu. Kadın, her gece şoför koltuğuna oturmakta ve ezecek bir köpek, kedi avına çıkmakta. Bu oyun en sonunda genç bir kızı ezmeye kadar varıyor. “Röntgenci”de ise Jean adında bir adamın tatil için gittiği otelde tanıştığı üç kadın tarafından “kendilerini gözetlediğini” düşünmeleri üzerine öldürüldüğünü görüyoruz. Üstelik bu sırada Jean, bir ayağı sendeleyerek otele varmaya çalışmaktadır ve yardıma muhtaçtır. Üç kadın gözünü bile kırpmadan onu yere serer ve üzerini karla kaplar. Bu öyküler, bizi, “vicdan körleşmesi”ne götürmekte. Diğer yandan, cinayetin bir unsur olarak, cinsiyet gözetmeksizin kullanıldığını da göstermekte.

METAFİZİK KÖTÜ: YARATILIŞ

Kitapta metafizik kötülük bağlamında değerlendirilebilecek üç öykü örneği vermek de mümkün: “Aşkın Gözü Kördür”, “Acı Bir Hikâye” ve “Düşünür”. “Aşkın Gözü Kördür”, şehri saran bir sisi konu ediyor. Bu öyle bir sis ki göz gözü görmüyor, üstelik “afrodizyak etkili” olduğu düşünülüyor. Herkesin çıplak dolaştığı sokaklarda, insanlar istedikleri kişiyle birlikte olma özgürlüğüne sahip. Böyle bir yaşam tarzının “insanı tanrı Pan’ın imajına yaklaştıran basit ve tatlı bir hayat” (s. 60) olduğu söyleniyor. Bunun da ötesinde, vurucu bir son cümleyle karşılaşıyoruz: “…sis dağıldığında, hayat mutlu devam edebildi çünkü herkes gözlerini oymuştu.” (s. 61) Bu ifadeler, insanların ancak bir sis altında özgürleşebildiğini, utanmadığını, mutlu olduğunu işaret ediyor. Bunu deneyimledikten sonra ise hayatlarına “gözleriyle görmeden” devam etmeyi tercih ettiklerini…

“Acı Bir Hikâye”, kitabın en ilgi çekici öykülerinden. İntihar etmek üzere olan Flavie, şehirde bir flâneur edasıyla yürüyerek insanları izleyen Quen’le karşılaşıyor ve öykünün bütün seyri değişiyor. Sohbetleri sırasında Flavie’nin intiharı en ince ayrıntısına kadar planlanırken öykünün sonunda köprünün üstünde bulduğumuz kişi cebindeki tüm parayı yoksul Flavie’ye veren ve onun hâline çok içerlenen Quen oluyor. “Herkes için birisi gelir miydi tam zamanında?” (s. 112) diyor Quen, Flavie’nin hayatına dokunduğunu bilerek. Fakat kendisi için kimse gelmiyor. Yine varoluşsal sancılara, dünyanın “kendiliğinden” kaynaklanan eksikliğin yarattığı acıya şahitlik ediyoruz.

Son olarak “Düşünür”le ilgili birkaç şey eklemek istiyorum. Bu öyküde Küçük Urodonal’ın bir deha olarak görülme serüveni anlatılıyor. Onun serüvenini başlatan olay, bir rahibin Âdem ile Havva’nın dünyaya gönderilme sebebini sorması üzerine verdiği cevap. Urodonal’ın cevabı şöyle: “Yaratılış sırasındaki bir hataydı.” (s. 114) Bu cevap, bizi “ilk kötülük” olarak atfedilen olaya götürmekte ve ayrıca “teodise” kavramını çağrıştırmakta. Teodise, Tanrı ve kötülük ilişkisinde Tanrıyı aklayan, onu kötülük kavramından uzaklaştıran bir teoridir. Görüş belirten filozofların “Tanrı kötülüğü niçin önlemiyor, eğer her şeye yetecek güçteyse kötülüğü önlemek istemiyor mu?” gibi sorularla Tanrının adaletini tartışmasına sebep olmuştur. Öyküde bu durumla eşleşen bir cümle daha mevcut: “…insan düşünmeye alışkın değilse, sorumluluğu bir Üstün Güce atfetmeden düşünür haline gelmez ve bu gibi durumlarda en iyisi Tanrı’ya şükretmektir. (s. 113) Bu örnekler, Urodonal’ın kasabadaki diğer insanlardan “farklı” olduğunu ve ona bu nedenle “düşünür” lakabının uygun görüldüğünü gösteriyor. O, Tanrının adaletini sorgulamaktan ziyade doğrudan onun insanı kusurlu yarattığını hatta kusurun kendisinin bizzat insanın yaratılışı olduğunu işaret ediyor. Bahsi geçen “hata”, farklı biçimlerde yorumlanabilir.

Boris Vian’ın öyküleri, farklı perspektiflerden yeniden ve yeniden okumaya açık metinler. Kötülük problemi, bu odaklardan yalnızca bir tanesi. Yazar merkezli bir yaklaşımla, Vian’ın hastalığının ve arzuladığı değeri görememesinin kendisinde yarattığı öfkeyi öyküleriyle dışa vurduğunu söylemek mümkün. Yarattığı bu “hâller”, aslında bildiğimiz bir şeyi, insanın ıstırap çektiği bu dünyada kötülüğe ne derece eğilimli olduğunu hepimize bir kez daha gösteriyor.

Dipnotlar 

  1. Ürün Şen Sönmez, Türk Romanında Kötülük (Başlangıçtan 1950’ye), İstanbul, Yitik Ülke Yayınları, 2016, s. 14
  2. Gottfried Wilhelm Leibniz, Teodize, Çev. Kaan H. Ökten, Cogito Dergisi, S:86, Bahar 2017, s. 35.
  3. A. R. Mohapatra, Philosophy of Religion: An Approach to World Religions, New Delhi, Sterling Publishers, 1990, s. 59.
  4. Susan Neiman, Modern Düşüncede Kötülük Alternatif Bir Felsefe Tarihi, Çev. Ayhan Sargüney, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2006, s. 251.