Günlerin Köpüğü: Boris Vian'ın 'tuhaf' romanı

Boris Vian'ın eserlerinde dönemin sosyo-kültürel yapısı önemli bir yer tutar. Günlerin Köpüğü de yazarın savaş sonrası ve Sartre’ın modern dönem zamanlarında oluşmuş önemli bir eserdir.

Cécilia Bourgault-Pous

Çeviren: İpek Özgür

Boris Vian hakkında okuyup yazdığınız ve yazarın bu eseri kaleme aldığı dönemin sosyo-kültürel yapısı hakkında biraz bilgi sahibi olduğunuz zaman, (savaş sonrası ve Sartre’ın modern dönem zamanları) sadece edebi bir analiz yapmayı bile göz ardı etmek çok zordur.

Bu çalışmanın konusu olan kısa ‘kabus masalı’nı tekrar okuduktan sonra size izlenimlerimin kısa bir analizini yapmaya çalışacağım.

Genel izlenim: Evet, bu saçmalık derecesinde fantastik ve matematiksel anlamda korkunç olan hikayede her şey sürekli daha da kötüye gidiyor! Hikaye gerçekten çok şımarık bir biçimde başlıyor; Colin’i yalnızca arkadaş ortamındaki partiler, güzel kızlar, kokteyller ve ziyafetlerle dolu bir hayat yaşayan genç, züppe bir kiracı olarak görmek bana neredeyse cazip gelecekti. Ama hayır, bu güzellik ve kibir ambalajının altında, bizim Colin siyah bıyıklı gri bir fareyle konuşuyor, aşçısı turta pişirmeden önce lavaboda yılan balığı tutuyor ve üzerinde yaşayıp nefes aldığı dünya, içerisinde kendine özgü, tutarsız, saçma ama aynı zamanda da bir saat kadar mükemmel işleyen ve kendine has fiziksel ve metafizik yasalara sahip bir yaşamı barındırıyor.

Bahsettiğim tutarsızlık ve gariplik şunu kabullendiğiniz takdirde çok da rahatsız edici olmuyor: “Güneş ışınlarını kat yerlerinden yavaşça açıyordu ve güneş biraz da sakınarak kendilerinin doğrudan ulaşamadıkları yerlere ışınlarını yolluyor, yuvarlanmış ve köpüklü açılara eğiyordu, ama simsiyah şeylere çarpıyordu ve yaldızlı bir ahtapotun ani ve sinirli bir hareketiyle bu siyah şeyleri çabucak çekiyordu. “(s.142)

Öznenin enteresanlığı başta eğlenceli görünüyor ve gerçeklikten uzak, fantastik kareleri gözümüzde canlandırarak gülümsememizi sağlıyor. Bununla beraber tuhaflık, saçmalık ve şiirsellik yavaştan etkisini göstermeye başlıyor ve okumaya devam ettikçe daha da yerleşiyor…

Şehir, gençlerin giyim tarzı, mimari, doğa ve yaşam alanları yazarın kaleminde hayat buluyor. Bunların hepsi kafa karıştırıcı bir doğallıkla, ancak en önemlisi karşı konulamaz bir mantıkla ve mekanik biçimde gerçekleşiyor. İşte benim için yavaş yavaş fantastik bir kabusa dönüşen bu peri masalının rahatsız edici ve korkutucu yönü de tam olarak bu. Soğuk ve değiştirilemez mantığa sahip olaylar, tıpkı bir silindir gibi tüm konuşmaların, karakterlerin ve yaşanmışlıkların şiirselliğinin üzerinden geçerek hepsini çarpıtıyor: Tamamen orijinal ve sıklıkla da komik bir şekilde ifade edilseler de, gerçekler size daima orada olduklarını ve bunun bir peri masalı olmadığını hissettiriyor…

Günlerin Köpüğü, Boris Vian, Çevirmen: Elif Ertan, 256 syf., E Yayınları, 2004.

CHLOÊ’NİN İLK ÖKSÜRÜĞÜ

Dolayısıyla kendimizi, romanın yapay gerçekliğinin, felaketlerin habercisi olan bir tetikleyicinin etkisiyle paramparça olduğu bir hikayenin ortasında buluyoruz: Düğünün ardından kilise çıkışında Chloé’nin öksürmesi… İlk kez…

O andan itibaren, hikayenin tamamına serpiştirilen “Jean-Sol Partre” gibi kelime oyunları ve diğer eğlenceli numaraların tetiklediği birkaç parlak kahkahayla beraber yazıda küçük, karanlık, soğuk ve nemli dokunuşlara işleyen korku ve dehşet hüküm sürmeye başlıyor.

Bu sırada yazar bize, öpmek için sevgilisine yaklaştığı zaman dostumuz Colin’in aşka yavaşça teslim oluşundan neşeli ve eğlenceli bir kesit sunuyor: “Colin zekice seçtiği bir çift beyin sinirinin emriyle sağ pazısını kasarak aralarındaki mesafeyi kısalttı.”(s.56)

Burada yazarın kendini ifade etme biçimi ve stilindeki değişimin, okuyucunun ifade edilen duygunun ve açıklanan eylemin doğruluğunu takdir etmesine olanak sağlaması bir yana, tamamı gülümseyen karakterlerimize hassas ve eğlenceli bir dokunuş getirişi de açıkça görülüyor, en azından ilk bakışta! İlk karşılaşmanın heyecanı ve kahramanların saflığı, yalnızca felaketlerin başlangıcına bir işaret: evlilik, hastalık ve ölümle kurtuluş… Ne eksik ne de fazla.

En inanılmaz, en üzücü ve aynı zamanda en komik sahneler arasında Chloé’nin cenazesini saymamak olmaz… “Size Tanrı’ya yalvarmanızı öneririm, ancak korkarım ki bu kadar az para için onu rahatsız etmek de ters düşebilir”(s.232) Rahiplerin oradaki acımasızlığı çok net görülüyor ve cenaze personelinin merhametsiz olduğu iddia ediliyor. Bir cenaze sahnesinin beni üzüntü ve şaşkınlıkla karışık güldürdüğü çok nadir olmuştur… Bizi iyice mahvetmek için de, iş hayatı, insanlığın yıkıcı ve bencil saçmalıklarıyla önümüze sunuluyor. Ayrıca entelektüel veya fiziksel çalışmalar da gurur duyulacak şeyler değil: orada düşünürlerle alay ediliyor, aşçı olmak daha iyi.

Bu nedenle sosyal eleştirinin dozu yüksek, ancak başlangıcın büyüsü kasvetli bir şekilde sona ererken bile mükemmel bir şekilde eğlenceli, bulanık ve soğuk sular, Colin’in dairesini yavaş yavaş bir bataklığa çevirirken fare dahi kendisine kaçacak delik arıyor; bu hikaye, yavaş yavaş kabusa dönüşen büyüleyici dünyayı kabullendiğimiz takdirde, kafa karıştırıcı olduğu kadar büyüleyici bir hayal gücüne de sahip edebi bir serüven, tıpkı yazarın da önsözünde söylediği gibi: “Bu hikaye tamamen gerçektir, çünkü başından sonuna kadar ben hayal ettim.”(s.19)

İşte böyle, sonra uyarmadı demeyin!

Alıntılar: “Günlerin Köpüğü-Boris Vian” (çev. Elif Ertan-Epsilon Yayınları 2004)