Dipnottaki ayrıntı ve erizahat

Ayrıntı Yayınları bir sözlü tarih çalışmasına müdahale etme hakkını savunarak ve bu yanlışta ısrar ederek yalnızca çalışanlarının siyaseten kendi geleneğiyle uyuşmadığı bir siyasi pozisyonu işaretlemek, protesto etmek veya manipüle etmekle kalmıyor, yıllar boyu mücadele ettiği baskıcı ve anti-demokratik teamülleri de yeniden üretiyor ya da yeniden üretilmesinin yollarını açıyor. Üstelik bunu yaparken de kendince bir siyasi cephenin koruyuculuğunu yaptığı iddiasıyla araştırmacıları da varsaydığı siyasi pozisyonlar içerisine sabitliyor, yanındakiyle didişiyor.

Eylem Delikanlı*

Geçtiğimiz Cuma günü Ayrıntı Yayınları ile anlaşmalarımızı feshettiğimizi, Keşke Bir Öpüp Koklaysaydım ve Hiçbir Şey Aynı Olmayacak isimli eserlerimizi Yakın Tarih Serisi’nden çektiğimizi bildiren açıklamayı(1) kardeşim Özlem Delikanlı ile beraber sosyal medyadan paylaştık. Bu kararı almamızın sebebi ise Ayrıntı Yayınları tarafından iznimiz ve haberimiz olmadan anlatıcılarımızdan birinin bölümüne dipnot girilmiş olması(2). Açıklamamızın ardından yayınevinin bu müdahalesine birçok kanaldan tepki veren okuyucular oldu. Ardından Ayrıntı Yayınları aşağıdaki açıklamayı(3) yaptı. 7 Temmuz 2020’de Serbestiyet’te yayımlanan Bercan Aktaş’ın özel haberinde ise yayıncı İlbay Kahraman birtakım iddialarda bulundu.(4) Bu vahim iddialara ve Ayrıntı Yayınevi’nin açıklamasına yanıtımızı(5) ise 10 Temmuz 2020 tarihinde yine sosyal medyada paylaştık. Bu yazıyı öncelikle çalışmalarımızın metodolojisi olan sözlü tarihin tarihçesine değinerek neden bir dipnot konusunda böyle bir itiraz yükselttiğimizi açıklamak için kaleme aldım.

Eserlerin Yakın Tarih Serisi’nden çekildiğini bildiren açıklama.(1)

SÖZLÜ TARİH DİSİPLİNLERARASI BİR ALAN

Sanattan, hukuka, mimarlıktan, sosyal bilimlere ve iletişime kadar birçok alandan besleniyor. 2. Dünya Savaşı’nda ele geçirilen Alman Magnetophon isimli kayıt cihazının bir benzerinin ABD’de üretildiği 1948’den bu yana teknolojik gelişmelere bağlı olarak sürekli de bir dönüşüm içerisinde. İlk örnekler kabul edilen Herodot’u, Afrika, Amerika, Çin ve Kürdistan’daki sözlü gelenekleri bu çerçevenin dışında bırakırsak tarihsel olarak baktığımızda 19. yy sonuna doğru, süregelen rasyonel tarih yazımına karşılık gündelik yaşamı ve ‘sıradan insanı’ konu alan bir ekolün öncülüğünde ilerliyor. ABD’de 1860’lardan itibaren Kaliforniyalı Hubert Howe Bancroft asistanlarıyla batı yakasında farklı kültürlerden insanlarla görüşmeler yapmaya başlıyor. Yeni Anlaşma dönemine gelindiğinde The Federal Writers’ Project bünyesinde 10 binden fazla kişiyle yapılan görüşmelerde kişi tanıklıklarıyla kültürel farklılıkları öne çıkarma amaçlı dönem kayıt altına alınıyor. 45’lere gelindiğinde ise B. A. Botkin’in Lay My Burden Down : A Folk History of Slavery adlı çalışması kölelik üstüne ancak bunu yaşamış birinin konuşabileceği savıyla önemli tanıklıkları gün yüzüne çıkarıyor. 1948’de Alan Nevins’in alanın bugün ülkedeki en eski sözlü tarih araştırma merkezi kabul edilen Columbia Üniversitesi’nde başarılı ‘beyaz erkek elitleri’ konu alan ‘The Gateway to History’ arşivi ile sözlü tarihin alan olarak akademiye girişi söz konusu oluyor. 50’lerin başından itibaren Texas Üniversitesi, Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’de, UCLA’de ve 60’ların başında The National Archives başta olmak üzere birçok başkanlık kütüphanesinde de sözlü tarih bölümleri oluşturuluyor. Aynı dönemde sivil haklar ve kadın mücadelesinin ABD’deki yükselişiyle ‘başarılı beyaz erkeklerden’ uzaklaşarak artık toplumsal hareketleri yaratan mücadele insanlarının tanıklığına kayan bir arşiv dönemine de geçiş oluyor. Okyanusun öte tarafında İngiltere’de ise benzer bir sürecin başlangıcında New Left içerisinde kendini tanımlayan Eric Hobsbawm ve Paul Thomson gibi Marksist tarihçiler aşağıdan yukarıya bir anlatımın ve tanıklığın tarihsel anlatıyı nasıl etkileyeceğini gösteriyorlar. Hem Avrupa’da hem ABD’de sözlü tarihin akademik bir alan olarak gelişimi ve kabulü beraberinde diğer alanlarla ilişkileri ve etik kurallarının neler olduğu konularında tartışmaya açıyor. 1966’da Lake Arrowhead Kaliforniya’da bir araya gelen tarihçiler, arşivciler, tıp çalışanları, psikiyatristler ve kütüphanecilerin vardıkları ilk konsensüs, terim olarak sözlü tarihi kullanmaya devam etmek oluyor. Aynı toplantıda sözlü tarihi oluşturan öğelerin, kaydın ve deşifrelerin nasıl olacağı konusunda anlaşmaya varılıyor. Akademi, arşivler, bölge oluşumları ve en nihayetinde on yıllar boyunca yaratılan bu tecrübe ve birikimlerden süzülerek Sözlü Tarih Topluluğu (Oral History Association) önderliğinde 1968’de ‘Hedefler ve Prensipler’ adı altında meslek standartları kabul ediliyor. O günden bu yana da uluslararası konferanslarda tartışılıyor ve zamanın ihtiyaçlarına göre yenileniyor. Bu etik kurallar ve uygulamalar sözlü tarihçiler tarafından yıllardır titizlikle uygulanıyor ve eğitim programlarında detaylarıyla bunun eğitimleri veriliyor. 1968’de kabul edilen bu kuralların ilki anlatıcının haklarına dair: ‘anlatıcının dilekleri görüşmeyi yönlendirir’. Alanı geliştiren bir diğer önemli gelişme ise Holokost çalışmalarının akademide ağırlık kazanması ve 60’larda artık hayatta kalanların tanıklıklarının kayıt altına alınmaya başlanması. Travmatik tanıklıkların anlatının temelini oluşturduğu bu türden görüşmeler aynı zamanda şiddetin, travmanın aktarılışı, bu tanıklıkların ne şekilde kayıt altına alınacağıyla ilgili yeni etik tartışmaları da beraberinde getiriyor. Özellikle psikoloji ve hukuk alanlarının da içinde olduğu daha güçlü bir disiplinlerarası döneme geçiliyor. Bellek çalışmaları bir alan olarak genişledikçe sözlü tarih içerisinde de travma, toplu şiddet, post bellek gibi kavramlar önem kazanıyor.

Eylem Delikanlı ve Özlem Delikanlı’nın Ayrıntı Yayınları’nın açıklamasına ve İlbay Kahraman’ın beyanlarına yanıtı. (2)

BELLEK AKTİVİZMİN MÜTEVAZI BİR PARÇASI

Özellikle hak ihlalleri ve insanlığa karşı işlenmiş suçların ve bunların gerçekleştiği dönemlerin kaydı olarak sözlü tarih toplumsal anlamda önemli bir işlev görmekte. Son yıllarda yalnızca dönemin kaydını tutmak veya bir arşivde bekletmek anlamında değil Marksist tarihçilerin hayal ettiği şekliyle bu tanıklıkları daha örgütlü bir mücadelenin parçası haline getirmek ve bu anlamda işlevsel kılma üzerine çabalar daha çok önem kazanıyor ve görünür oluyor. Bunun en önemli ayaklarından biri hak arama mücadelesi içerisindeki bireylerin cezasızlığın kol gezdiği ve otoritenin tüm baskı araçlarıyla tehdit ettiği toplumlarda seslerini duyurabilecekleri müşterek ve demokratik bir platform sunması. Anlatıcı, ifadesini özgür bir şekilde paylaşan ve süreci aktif olarak yönlendiren bir katılımcı olarak bu aşağıdan yukarı eleştirel tarih yazımının etkin bir yaratıcısı olur. Bundandır ki son yıllarda insan hakları çalışmaları ve sözlü tarih çalışmaları yoğun olarak birlikte yürütülen çalışmalar olmuştur. Ben de kendimi bu alanda çalışmalar yapan bir sözlü tarihçi ve hak savunucusu olarak tanımlıyorum. Çalışmalarımızı ise bu türden bir bellek aktivizminin mütevazı bir parçası olarak görüyorum.

Ayrıntı Yayınlarının açıklaması. (3)

HAKİKATTE ISRAR

Ayrıntı Yayınları ile yaşadığımız durumun vahameti ise yayıncının yalnızca bu tekil örnekteki kendi siyasetine uymayan bir görüşe izinsiz müdahalesi değil, onun da ötesinde 1980 darbesine dair sözlü tarih tanıklıklarının yer aldığı bir kitaba müdahale edebileceği fikrini savunuyor olması ve bunun etik olmayan bir uygulama olduğuna ikna olmaması . Bir eril mikro iktidar örneği olarak tanımlayabileceğimiz bu vakada yayıncının bir tanıklığın nasıl aktarılacağına dair kararı kendisinin verebileceği yanılgısına yalnızca bu mikro erkin verdiği kudretle kapıldığını sanmıyorum. Durumun aynı zamanda ifade özgürlüğü anlamında gittikçe çoraklaşan bir toplumda hakikate olan bağlılık ve inancın da büyük yaralar almış olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Korkmadan sözün söylendiği, fikirlerin tartışılabildiği ve bir temel değer olarak diğerinin söz söyleme hakkının vazgeçilmezliği bu tartışmanın ana aksını oluşturuyor. Sözlü tarihin amacı tanıklıkları ortaya çıkararak, kayda alarak ve bunu işlevsel kılarak hakikatin daha esaslı, derinlikli ve nüanslı bir resmini çekebilmektir. Bundandır ki, çalışmalarımızı farklı siyasetlerden kadınları, erkekleri veya kendilerini başka şekillerde ifade edenleri dahil ederek yapmaya çalışıyoruz. Çünkü genel anlamıyla geçmişle yüzleşme veya geçmişten hesap sorma pratikleri baskıcı cunta dönemlerinin yarattığı sessizliği kırabilmek ve gerçekten bir hak savunuculuğu, adalet mücadelesi yürütebilmenin yolu olarak en geniş kesimlerin yan yana gelebilmesini, kolektif sesler çıkarabilmesini mümkün kılmaktan geçmektedir. Dolayısıyla bu mücadele içinde ve bunun örülmesi meselesinde kimin sesinin ne şekilde çıkabileceğine veya nasıl şekillendirileceğine ve temsiliyetine katılımcıların inisiyatifi olmadan erk sahipleri karar veremez. Kitabımızda yer alan tanıklıkların da sözlü tarihin etik ilkelerinden bihaber olan bir yayıncının yargıçlığına ihtiyacı yoktur. Buradaki ısrarımız hakikatin kimsenin manipülasyonu olmadan kamuoyuyla paylaşılabilmesidir. Araştırmacılar bu sürecin yürütücüsü ve yaratıcısı olarak bu sorumluluğu almışlardır ve dayandıkları en temel prensip kayıt altına aldıkları tanıklıklara anlatıcının ve kendilerinin onayı olmadan herhangi bir müdahalede bulunulmayacağının garantisidir. Sözlü tarih çalışmaları tam da bu güvenin ve etiğin üzerine inşa edilen pratiklerdir. Çalışmanın özü tartışmanın yollarını açmak, sorgulatmak, rahatsız etmek, farklı bakış açılarının ve seslerin de görünür olmasını sağlamaktır.

Kısacası, Ayrıntı Yayınları bir sözlü tarih çalışmasına müdahale etme hakkını savunarak ve bu yanlışta ısrar ederek yalnızca çalışanlarının siyaseten kendi geleneğiyle uyuşmadığı bir siyasi pozisyonu işaretlemek, protesto etmek veya manipüle etmekle kalmıyor, yıllar boyu mücadele ettiği baskıcı ve anti-demokratik teamülleri de yeniden üretiyor ya da yeniden üretilmesinin yollarını açıyor. Üstelik bunu yaparken de kendince bir siyasi cephenin koruyuculuğunu yaptığı iddiasıyla araştırmacıları da varsaydığı siyasi pozisyonlar içerisine sabitliyor, yanındakiyle didişiyor.

Gerçek anlamda bir erizahat vakası olarak da tanımlayabileceğimiz bu durumda yayıncı kendi müdahalesine gerekçe olarak ‘cevap hakkı doğmaması için not düştük’ diye akıl almaz açıklamaları gösterebiliyor. Sözlü tarihin anlattığımız türden ilkeleri olmadığını söyleyebiliyor ve bunu ‘40 yıldır akademide olan biri olarak’ dile getiriyor. Sözlü tarih tanıklığa dayanır, bir diğer deyişle anlatıcının aktardıklarıyla kişi, mekan, olay beyanına, bunların isimlerine, tarihe, detaylarına ve betimlemelerine. Bunların geçtiği anlatılara yukarıdaki gerekçeyle müdahale etmeye çalışmak zaten çalışmanın temel prensiplerini bilmemektir. Bilmediği bir konuda ahkam kesmektir. Yayıncı bütün bunların yanında katılmadığı fikrin yayınlanmasında sakınca görmediğini söylüyor ama nasıl yayınlanacağına karar verecek erkin de kendisi olduğunu ekliyor. Yani bizler neyin hakaret olup olmadığını onun gözünden bakarak anlayacak, kendi subjektivitesinden geçecek eserlerle yakın tarihimizi okuyacak ve geçmişle bağımızı bu şekilde kuracağız. Elbette yayınevleri yayın politikalarına göre hangi çalışmaları kabul edeceklerine kendi yayın kurullarıyla karar verirler. Anlaşmaları imzalamadan yazarlarıyla yayın politikalarını şeffaf olarak paylaşırlar. Ama bu aşamaları çoktan geçmiş araştırmaların yayımlanmasına haftalar kala ‘biz bu görüşü onaylamıyoruz’ diyerek müdahale etmeye çalışmak hangi profesyonel yayınevinde olabilir?

Burada sorunsallaştırılması gereken bir diğer mesele 12 Eylül 1980 ve topyekün Türkiye sol tarihi üzerine yoğun olarak yayın yapan Ayrıntı Yayınları’nın bu temel prensiplere müdahale durumundaki itirazlara gözlerini kapamış, kulaklarını tıkamış olmasıdır. Bu bakış açısından hareketle Türkiye devrimci tarihi bir eril kahramanlıktan diğerine çeşitlenen anlatılarla, tek sesli, tek renkli ve bunun sonucu olarak da hakikatten uzak olacaktır. Bu mikro iktidarların insafında bir tarih yazımı geçmişle aramızdaki bağı koparan cuntanın gördüğü işlevi bir nevi devam ettirir. Beğenmediklerimizin ismini silerek, hoşumuza gitmeyen fikirleri sansürlemeye girişmek, işaretlemek veya değersizleştirmek, sürekli kendi mahallemize konuşmak berraklaşmasını beklediğimiz resmi daha da karartır. Bu vakanın vehameti esas olarak budur.

Keşke Bir Öpüp Koklasaydım, Yakın Tarih serisinin ilk kitabı. Son kitabımız ise kırkıncı kitap. Ayrıntı Yayınları’nın sessizliğini işte bu saydığımız sebeplerle kendilerine yakıştıramadığımızdan ve hem yayıncılık hem de sözlü tarih etiği açısından kabul edilemeyecek bir müdahaleyi prensip olarak reddettiğimizden kendi çalışmalarımızı Yakın Tarih Serisi’nden çekme kararı aldık. İsmiyle müsemma kitabımız Hiçbir Şey Aynı Olmayacak’ta anlatıcılarımızın ortak bir özelliği var: umutsuzluğa kapılmadan yeniden başlamak. Biz de hakikati savunmanın ve onda inat etmenin umutlu bir şey olduğunu düşünüyoruz, bunun mutlaka yankısını bulacağını da.

KAYNAKLAR

*Sözlü Tarihçi, Research Institute on Turkey – New York, ABD