Bir yazar olarak yönetmen Ferzan Özpetek

Bir Nefes Gibi; kardeşliğin, dostluğun, evliliğin ama en çok aşkın çok yönlü şekilde sınandığı bir roman. Ferzan Özpetek, filmlerindeki gerilimi, çatışmayı romanında da başarılı şekilde aktarmayı bilmiş. Kitabı kapattığımızda, umarız günün birinde filmini de izleme şansına erişebiliriz, diye içlenmemiz belki de bundan.

Google Haberlere Abone ol

1959’da doğan Ferzan Özpetek’in, sinemamızın önemli yönetmenlerinden biri olduğu hepimizce malum. Gerek yerli gerek yabancı seyirci tarafından takdirle karşılanan Özpetek, sinema eğitiminin yanında uzun yıllar sürdürdüğü set tecrübesinden sonra 16 filmin yönetmen koltuğuna oturarak, aileyi, dostluğu, ulusal, dinsel ve cinsel kimlikleri tartışmaya yönelik hikâyeler anlattı sürekli.

Onunla 1997’de tanıştık; kendisinin ilk uzun metraj filmi olan Hamam, eşcinselliği de konu edinmesinden dolayı ülkemizde büyük tartışmalar yarattı. Sonra devamı geldi tabii; Harem Suare, Cahil Periler, Karşı Pencere…

Özpetek sinemada rüştünü ispatlamış olsa da onun edebiyatçı yanıyla yeni yeni tanışıyoruz aslında. İlk olarak İstanbul Kırmızısı (2014), akabinde Sen Benim Hayatımsın (2015) isimli kitapları yayımladı. Geçtiğimiz haftaysa yine Can Yayınları’ndan çıkan, çevirmenliğini Neval Barlas’ın üstlendiği Bir Nefes Gibi adlı romanı eklendi bunlara.

BİR AİLE İKİ KARDEŞ ÜÇ NEFRET

“Kimi aşklara bir ömür yetmez, kimisi bir gecede tükenir. Birinin diğerinden daha iyi olduğunu söylemiyorum ama acı çekmek istemiyorsan miadın ne zaman dolduğunu bilmen gerekir.”

Adele ve Elsa… Yaşları, boyları, güzellikleri birbirine yakın, birörnek giydirilerek çocukluklarını geçirmiş iki kız kardeştirler. Ne var ki karakterleri birbirinden farklıdır. İlk gençlik çağlarında kendilerini bulmaya, farklılıklarını sevmeye başladıklarında daha büyük bir problemle de yüzleşmek zorunda kalırlar: Anneleri manik depresiftir ve tahmin edileceği üzere evde kavga gürültü eksik olmamaktadır.

Adele ile Elsa bu hengamede büyürler ve başlarına gelen en büyük sorunu anneleriyle yaşadıkları anlaşmazlık olarak değerlendirirler ancak daha büyük bir savaşa doğru sürüklenmeye başladıklarından habersizdirler. Ve bu savaş onları dünyanın iki uzak noktasına savuracak denli kuvvetli, aralarına koca koca dağlar gibi duygusal engeller koyacak kadar da acımasızdır.

BİR ACI İNSANA NELER YAPTIRABİLİR?

“Yürüyerek istasyona vardım ve kuzeye giden ilk trene bindim. Milano’da aktarma yapıp Venedik’e vardım. Venedik İstasyonu’nda gişe memuruna en uzağa giden treni sordum. Memur, ‘Saat 23.00’te 9 No’lu perondan Doğu Ekspresi kalkacak, son durağı İstanbul, Türkiye,’ dedi. Sonra bakışlarını kaldırıp ekledi: ‘Sizin için yeterince uzak mı?’”

Bir Nefes Gibi, Elsa’nın ablası Adele’ye yazdığı 20 Haziran 2019 tarihli mektupla başlar. Dile kolay, aradan 50 yıl geçmiş. Elsa hasta, ölmeden önce ablasını, evini, hatıralarını son kez ziyaret etmek istediğini, Roma’ya geleceğini yazar.

Bir Nefes Gibi, Ferzan Özpetek, Çevirmen: Neval Barlas, 160 syf., Can Yayınları, 2020.

Mektubu gönderir göndermesine ancak pek ümidi yoktur; Adele her seferinde yaptığı gibi kabul etmeyecektir, mektup da şöyle bir Roma havasına dokunarak gerisin geri Elsa’ya gelecektir.

Fakat Elsa bu döngüyü kırmaya karar verdiği için uçağa atlayıp soluğu Roma’da alır. Mektupları okumuyorsa beni dinlemek zorunda, böyle düşünür. Kapıyı çaldığında ise başka bir sürprizle karşılaşır; Adele evi yaklaşık iki yıl önce genç bir çifte satmış ve başka bir yere taşınmıştır…

Biraz geç de olsa, tıpkı Elsa gibi o da kaçıp gitmiştir yani… Elsa’ysa, hiç görmediği yabancıların karşısında, hayatının değişmesine sebep olan evin önünde durmuş, n’apacağını düşünmektedir.

Tıpkı yıllar öncesinde, 1970’li yılların İstanbul’unda, elinde valiziyle, Sirkeci Garı’nda durduğu gibi.

“Yeni bir hayata başlıyorum. Öyleyse kendimi seçmekte de özgürüm. Hatta tanıdığından çok farklı bir kadına dönüşmek üzereyim. Gölgem bile değişti desem inanır mısın? Yolda yürürken gözucuyla, kaldırımda peşim sıra geldiğini gördüğüm o karaltı eskisinden o kadar farklı ki, en cüretkâr hayallerimin de ötesinde bambaşka birine ait gibi.”

Geçmişinden, duygularından, kendinden kaçarak İstanbul’a gelen Elsa, uzun bir süre n’apacağını bilmez halde ortalıkta dolansa da konsoloslukta çalışan bir ahbabının vasıtasıyla İstanbul sosyetesine, pahalı kıyafetlerin içine, cemiyet hayatında öne çıkan erkeklerin kalbine girmeye başlar. Nice büyük aşklar nice büyük servetler nice başarısız beraberlikler yaşar yaşamasına ancak tüm bunları paylaşacağı pek kimsesi yoktur etrafında. O da hayatındaki her şeyi, bütün iyilerini ve kötülerini bilene, yani ablasına anlatmak ister. Yer yer üstten kurulan cümlelerle, bazen pişmanlıklarla, içten içeyse keşkelerle dolu duygularla karşılaşırız bu mektuplarda. Ne var ki bunu Elsa ve biz okurlar dışında kimse bilmez.

BİR YAZAR OLARAK YÖNETMEN

Bir Nefes Gibi’de Özpetek, birbirine paralel şekilde akan iki aks üzerine inşa etmiş romanını. Birincisinde Elsa’nın Adele’ye yazdığı mektupları, ikinci akstaysa günümüzü, yani Elsa’nın Roma’ya dönüşünü, tanıdığı evdeki tanımadığı insanlarla olan sohbetini okuruz.

Özpetek iyi bir sinema gözüne sahip. Bu hissi romanında da rahatlıkla görebiliyoruz. Gerek bölüm finallerinin yarattığı merak duygusu gerek hikâyenin önümüze yaprak yaprak, sakince açılması bizi bir film seyrediyormuş hissine sokuyor.

Zaten evin sahipleri olan Sergio ile Giovanna’nın ve onların yakın dostlarının merakla Elsa’nın etrafına toplanmaları, onun hikâyesini öğrenmeye çalışmaları, soruları, soruları, soruları da benzer bir hissiyat yaratıyor. Onlar da bir filmin peşinde. Mektupları saymazsak okurla neredeyse eşit duyguya sahipler; bu yüzden meraklı, sabırsız ve endişeliler.

“Aslında aşkın da kusursuz bir suçtan farkı yok: Seni öldürebileceği gibi, bazen daha güçlü de kılabiliyor ve her durumda aklına gelebilecek her türlü çılgınlığı yapman için harika bir mazeret sunuyor.”

Bir Nefes Gibi; kardeşliğin, dostluğun, evliliğin ama en çok aşkın çok yönlü şekilde sınandığı bir roman. Özpetek, filmlerindeki gerilimi, çatışmayı romanında da başarılı şekilde aktarmayı bilmiş. Kitabı kapattığımızda, umarız günün birinde filmini de izleme şansına erişebiliriz, diye içlenmemiz belki de bundan.