Lise öğretmeni Pedersen'in bünyesine musallat olan büyük yabancılaşmaya dair

Dag Solstad'ın kaleminden "Lise Öğretmeni Pedersen’in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı" Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Solstad kitapta, lise öğretmeni Pedersen’in şahsında bütün bir kuşağın hayallerini, dünyayı değiştirme arzusunu, mağlubiyetten sonraki şaşkınlığını ve iç hesaplaşmalarını bazen hüzün bazen de mizahla anlatıyor.

Okan Çil  benokancil@gmail.com

Norveç edebiyatının önemli kalemlerinden bir olan Dag Solstad, 1941 yılında doğdu ve yazdığı ilk öykü kitabıyla, 1965’te edebiyat dünyasına ilk eserini verdi. Yazarlık kariyerine her ne kadar öyküyle başlamış olsa da roman, deneme, oyun gibi türler arasında da gezinen Solstad, çok yönlü bir üretkenliğe sahip.

Norveçli Eleştirmenler Ödülü, Kuzey Avrupa Edebiyat Ödülü başta olmak üzere pek çok ödüle layık görülen Solstad’ın Türkçeye iki kitabı çevrildi. Mahcubiyet ve Haysiyet (1994) gibi, raflardaki yerini henüz almış olan Lise Öğretmeni Pedersen’in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı isimli romanı da YKY etiketi sahip ve iki kitabın çevirmenliği de Banu Gürsaler Syvertsen’e ait.

‘HENÜZ HİÇ KULLANILMAMIŞ BİR DEVRİMCİ’

Lise Öğretmeni Pedersen 1980’lerde kaleme alıyor bu anlatıyı. Amacı kendi hayatını anlatmak değil, kendisi üstünden Norveç’teki İşçilerin Komünist Partisi (Marksist-Leninist) isimli Maoist örgütün kurtuluş ve gelişim aşamasını ve bu süreçteki Norveç’i, öğrencileri, aşkları ve arkadaşlıkları anlatmak.

II. Dünya Savaşı’nda faşizmin yenilmesi ve sol hareketlerin yükselişiyle açığa çıkan 1968 hareketi bütün dünyayı kasıp kavurmaktadır. Pek tabii Norveç’in bir kasabası olan Larvik de bundan nasibini alır ve kolları sıvanır, katı bir örgüt disiplini içinde parti kurulur ve çalışmalara başlanır. Birkaç öğrenci, birkaç işçi, birkaç kadın ve Lise Öğretmeni Pedersen… Bu kadar.

Aslında Pedersen’in bu taraklarda hiç bezi yoktur. O her şeyin ortalamasıdır. Okuldan mezun olduktan sonra, 28 yaşında öğretmenlik yapmak üzere Larvik’e gelir ve kendisi gibi Larvik’e sonradan gelmiş olan, kitapları ve inceliği seven, kütüphaneci Lise Tanner’le kısa sürede evlenip ailesini kurar.

“…zengin, yakışıklı, dayanılmaz derece cazip olmayı, çevremde antik vazolar bulunmasını… hayal etmiyordum… yüzyılımızın en büyük romanını yazmak ya da ünlü konuk orkestra şefi Konov otel odasında ansızın hastalandığında birden kendimi gösterip Vestfold Senfoni Orkestrası’nı yöneterek dünyayı şaşırtmak üzere gelmemiştim Larvik’e… Bir liseye öğretmen olarak atandığım için mutluydum ve kendi evimi açmak için sabırsızlanıyordum.”

Ne var ki işler pek umduğu gibi ilerlemez. Önce sınıfından Werner Ludal isimli bir öğrenciyle başlayan sözlü atışmalar, Pedersen’in sosyalizmle belki de ilk defa yüzleşmesine sebep olur. Tabii bu biraz sınıftaki güç mücadelesi şeklinde açığa çıkar fakat bütün konu dönüp dolaşıp aynı mevzulara gelir. Bir de kapısına sürekli Klassekanpen (Sınıf Mücadelesi) isimli gazeteyi satmak ve propaganda yapmak için gelen işçi lideri Jan Klastad vardır. Klastad şahsına münhasır, hemen her örgütte var olan, kaba saba, cahil cesaretine sahip biridir. Aklına yatmayan her şeyi küçük burjuvalıkla ilişkilendirir, dahası karikatürdür.

Lise Öğretmeni Pedersen, Norveç gibi sosyo-ekonomik olarak gelişmiş, sosyal haklar konusunda ortalamanın üstünde seyreden, barışçıl bir ülkede Maoist bir metotla, zora dayalı silahlı devrim yoluyla proleter diktatörlüğün hedeflenmesini mantıksız bulur başlarda. Ancak ikna olması uzun sürmez ve partinin merkez kadrosunda yerini alıverir.

Lise Öğretmeni Pedersen’in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı, Dag Solstad, Çev: Banu Gürsaler Syversten, Syf: 226, YKY, 2020.

‘HANGİ DİKTATÖRLÜĞÜ SEÇECEĞİNE SEN KARAR VER’

Ne var ki elimizde tuttuğumuz kitap, ucuz bir propaganda romanı değil. Solstad’ın sarkastik dili, İKP/M-L üstünden yürütülen çatışmayı absürtleştirerek, Lise Öğretmeni Pedersen’in uyumsuzluğuyla birleştirir. Hal böyle olunca da geleneksel sol anlayışı hicveden, kara mizaha göz kırpan, şahsına münhasır bir kitap çıkar ortaya.

Bu durumu evvela Pedersen’in kişiliğinde ve yabancılaşma eğiliminde görürüz. Örgütlenme çalışmalarına katıldığında karışık duygular içindedir. Ajitasyon yapmayı sevmez, sesi kötü olduğundan marşlara eşlik etmekten de kaçınır. Yaklaşık on iki yıllık örgütlü mücadelesinde ne zaman propaganda için birinin kapısını çalmak zorunda kalsa içinden “Umarım evde kimse yoktur,” diye iç geçirir.

Silahlı mücadele ve proleter diktatörlük gibi, yaşanan tartışmalardan biri de Sovyetlerin devlet kapitalizmi ve Stalin’in baskıcı yönetim anlayışıdır. Hiç kimsenin gönül rahatlığıyla Stalin’i savunamadığını iddia eden Pedersen, Stalin’in savunulmasını kasvetli bir mecburiyet olarak niteler.

“Stalin sürekli savaşmak zorunda olduğumuz ve bizi yenmesine izin verdiğimiz iblisti. Stalin’i reddettiğimiz takdirde komünizmi de reddetmiş olacağımızı biliyorduk. Komünizm Stalin’le ayakta kalıyor, Stalin’le yıkılıyordu.”

‘DEVRİM VAKTİYLE BİR İHTİMALDİ VE ÇOK GÜZELDİ’

Kitabı okurken Lise Öğretmeni Pedersen’le İKP/M-L’nin birbiriyle paralel şekilde ilerlediğini anlıyoruz. Pedersen’in Larvik’e (dünyaya) gelmesi, ailesini ve düzenini kurması (büyümesi), bir aşkın peşinden gidip bütün düzenini altüst etmesi (çözülüşü) neredeyse partinin kaderiyle eşdeğer.

Ne kendi hayatındaki amaçlarına ne de partinin amaçlarına ulaşamaması da bu benzerliklerden sadece biri. Vietnam’ın Amerika’yı püskürtmesinden sonraki ilk 1 Mayıs eyleminde yaşananlar belki de bu yüzden manidar görünürler.

Eyleme katılım beklenenden de az olunca örgüt üyeleri büyük bir şaşkınlık, hayal kırıklığı yaşarlar ancak eylemi kararlaştırdıkları şekilde gerçekleştirip ardından haberi yazdırmak için gazeteye telefon açarlar. Tam da burada eyleme katılan kişi sayısıyla ilgili, Pedersen’in âşık olduğu yoldaşı Nina’yla aralarında bir anlaşmazlık baş gösterir.

“Benim hesabıma göre yürüyüşe altmış bir kişi katılmıştı. Nina ise seksen beş saymıştı. Bebek arabalarında oturanların kendi iradeleriyle yürüyüşte yer almadıklarını, hatta yürüyemediklerini de anlatmaya çalıştım Nina’ya. Aşağılayıcı bir bakışla süzdü beni. İşte o zaman niçin sevgili olamayacağımızı bir kez daha anladım.”

İlerleyen yıllarda Lise Öğretmeni Pedersen’in yabancılaşmasının günden güne artması değildir sadece değişen, aradan yaklaşık on yıl geçmiş olsa da parti, arkadaşlık, aile, yeni nesil öğrenciler ve daha neler neler değişim geçirmiştir. Tam da böylesi bir ortamda dünyadaki sosyalist devletlerin geldikleri nokta; kaybedilen değerler, varılan yerdeki saçmalık, despotizm de masaya yatırılır. Sonra tüm bu çelişkiler üstünden bir nevi özeleştiriye doğru yol alınmaya başlanır.