Ahmet Tulgar: Portrelerde varoluş trajedisini aradım

Ahmet Tulgar'ın son kitabı 'Bakışın Ritmi' İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Kaleme aldığı portrelerdeki kavramlar ve politik-toplumsal atmosfer üzerine konuştuğumuz Tulgar, "Kavramsallaştırma Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın sonucu olarak insanları bir yığının içinde, bir yığının parçası olarak görmenin önüne geçecek şekilde olmalı. Portrelerimi yazarken kavramsallaştırmada en fazla buna dikkat ettim. Portresini yazdığım insanların biricikliğini bulma hedefim bunu gerektirdi. Bu biriciklikleri içinde her birinin varoluş trajedilerini aradım" dedi.

Anıl Mert Özsoy  aozsoy@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Ahmet Tulgar bugüne kadar kaleme aldığı roman ve öykülerle okurunu yaratmış bir yazar. Aynı zamanda 33 yıldır gazetecilik mesleğinin evrensel kurallarına göre hareket etmesiyle tanıdığımız Tulgar, yeni kitabı ‘Bakışın Ritmi’nde Türkiye tarihinde yer etmiş siyasileri, popüler kültür ikonlarını ve olguları ele alıyor. Portreler, kavramsallaştırma çabasıyla sosyolojinin tüm olanaklarından yararlanıyor. Tulgar, hayli zor bir mesele olan portre yazarlığında gazetecilik ve yazarlık faaliyetlerini harmanlayarak ortaya estetik kaygısı yüksek ve insanı düşündüren bir başucu kitabı çıkarıyor.

Ahmet Tulgar’la ‘Bakışın Ritmi’ni ve içinde barındırdığı kavramları konuştuk.

Bakışın Ritmi, Ahmet Tulgar, 245 syf., İletişim Yayınları, 2020.

İstisnaları elbette mümkün fakat portre yazarlığını gazetecilik ile yazarlığın kesiştiği bir noktada görüyorum. Portrelerini kaleme aldıklarınız da ‘haber değeri’ olan isimler… Siz bu konuda ne söylersiniz, yola nasıl çıktınız?

Ben edebiyatımla gazeteciliğimi hep birbirine çok yakın tuttum. Edebiyatımda gazeteciliğimden de beslenirken, gazeteciliğimde de hep gazeteciliğin zorladığı tarzdan daha edebi, daha kalıcı yazılar yazmayı hedefledim. Her gazete yazımı yazarken, daha fazla ne kadar edebi olabilirim diye düşündüm. Edebiyat, günceli genel insanlık durumunun içinde bir yere yerleştirme uğraşı olarak da görülebilir. Şimdi 33 yıllık gazetecilik kariyerimin ardından gazetelere ve dergilere yazdığım yazılarımın da salt edebiyat olarak tasarladığım ürünlerim kadar bu kalıcılık kriterine uyduğunu gördükçe mutluluk hissediyorum elbette.

‘TOPLUMSAL KOŞULLARDAN BAĞIMSIZ OLARAK ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL’

Kavramsal bir noktadan ele alıyorsunuz kişileri ve hissedilir noktada edebiyatı bağlam olarak kullanıyorsunuz. Kitabın iki atardamarı edebiyat ve sosyoloji… Bu iki alanın portrelerinizin şekillenmesindeki katkıları nelerdir?

Herhangi bir insanı içinde yaşadığı toplumsal koşullardan bağımsız olarak anlamak mümkün değildir. Bunu çok genç yaşlarda Marksist felsefeden öğrenmiş bir kuşaktanım ben. İnsana toplumsal koşullarının içinde bakmak, ona kavramlarla bakmayı, onun için özgün kavramlar üretmeyi gerektiriyor. Edebiyat ise bu toplumsal koşullar içinde eyleme geçmiş insanın bireyselliğini, biricikliğini saptamayı, anlamayı ve anladıkça da affetmeyi getiriyor. Ben şöyle bir şey derim kitaplarımın kahramanları üstüne konuşurken: “Siyaseten düşman olduklarımı edebiyat ile affettim.” Edebiyat ve sosyoloji portrelerimde böyle buluşurlar. İyi edebiyat estetik duyum gibi sosyolojik duyumu da gerektirir. ‘Bakışın Ritmi’ bu ikisini buluşturma çabama iyi bir örnek oldu.

Yine kavramlardan devam edecek olursak, Türkiye bu noktada kafası karışık bir ülke. ‘Alıntılar’ın ve ‘-izm’lerin havada uçuştuğu bir noktada yazınızı kavramsallaştırırken nelere dikkat ettiniz?

Kavramsallaştırma Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın sonucu olarak insanları bir yığının içinde, bir yığının parçası olarak görmenin önüne geçecek şekilde olmalı. Portrelerimi yazarken kavramsallaştırmada en fazla buna dikkat ettim. Portresini yazdığım insanların biricikliğini bulma hedefim bunu gerektirdi. Bu biriciklikleri içinde her birinin varoluş trajedilerini aradım.

‘SEMPATİ… ANTİPATİ… EMPATİ…’

Eşitsizliğe, yoksulluğa ve sınıf çelişkisine odaklanan portreler olduğu gibi, bugün Türkiye’deki ‘zor zamanlar’ın mimarlarına da yer veriyorsunuz kitabınızda. Portre tercihlerinizdeki kilit nokta neydi? ‘Kötü’nün bugün tarihe geçmesini sağlayan bir araçken yazı, aynı zamanda yeniden üretimine ve dolaşıma girmesine, belki de yeniden canlanmasına neden oluyor mu? Burada kantarın topuzunu nasıl ayarladınız?

Portre tercihlerimde en önemli kriter benim kimin portresini yazmak istediğimdi elbette öncelikli olarak. Gazete ve dergiler için yazarken portresini yazacağım kişinin o sırada gündemde olması da gerekiyordu sıklıkla. O gazete ve dergilerin talebi de oluyordu bazı kişiler. ‘Bakışın Ritmi’ndeki portresini yazdığım bazı kişileri de kitabımın editörü Tanıl Bora ve hayat arkadaşı Aksu Bora önerdi. Edebiyatçı da çoğunca gazeteci kadar bir vakanüvis, bir kronisttir. Ve bu işlevini yerine getirirken ‘iyi’ ya da ‘kötü’ gibi sıfatlar belirleyici olmaz. Kantarın topuzunu ayarlamak gibi bir çabam olmadı. ‘Bakışın Ritmi’nde tutturduğum sempati, antipati, empati ritmi yetti.

‘TÜRKİYE MEDYASINDA GÜÇLÜDEN YANA TAVIR ALMAK GELENEKTİR’

Ali Babacan’ı ele aldığınız Demirtaş-İmamoğlu-Babacan kolajı eleştirinizde yukarıdaki tedirginliğime hak verdiğinizi ve sizin deyiminizle -katılmakla birlikte- Babacan’ın haksız kazancını eleştiriyorsunuz. Burada tabii esas eleştiri medyaya… Bu eleştiriyi biraz daha açalım mı?

Medya eleştirisi çok geniş bir konu ve ben bu konuda çok yazdım ama şunu söylemek isterim: Türkiye medyasında siyasi ve iktisadi olarak güçlüden yana tavır almak bir gelenektir. Bu da medyaya esas ihtiyaç duyan halkın sesini kısmak anlamına gelir ve gazeteciliği işlevinden uzaklaştırıp propagandistlik, reklamcılık, halkla ilişkiler faaliyetine dönüştürür.

Yıldız Tilbe için kullandığınız ‘aşırıya kaçma’ terimi ve sosyal medyadaki kişilik yarılması, -siz bunu hiper-gerçeklik üzerinden ele alıyorsunuz- tüm dünyaya yayılmış vaziyette. ‘Aşırılık medyası’ diyeyim ben de… Nasıl bakıyorsunuz sosyal medyaya ve ‘aşırıya kaçma’ meselesine?

Sosyal medya toplumsal hayata avantajlarla dezavantajları bir arada getiriyor. Birçok başka teknolojik yenilik gibi. Önemli olan bu yeni teknolojilerin nasıl bir siyasal ve toplumsal sistemde kullanıldığıdır. ‘Bakışın Ritmi’nde bahsettiğim ‘Radyo Teorisi’ çalışmasında Bertolt Brecht daha 20’nci yüzyılın ilk yarısında elektronik medyanın siyasal sisteme bağlı olarak demokrasi açısından nasıl bir ufku olduğunu yazmış. Ben kitabımdaki ‘Ahiretbilim olarak sosyal medya’ yazımda sosyal medyayı ölümle ilişkilendirdim.

‘İŞARETLER ARABESKİN İŞÇİ SINIFININ OPTİMAL ESTETİĞİ OLAMAYACAĞINI GÖSTERİYOR’

Arabeskle ilgili şöyle diyorsunuz: “Başarılamamış, toplumsallaştırılamamış, üleştirilmemiş bir modernleşme ve sanayileşme projesinin taşralı ve köylü bünyesindeki estetik-dışı, estetik-yıkıcı bir yan etkisi olarak zuhur etmişti arabesk.” Arabeskin estetik anlamda umutsuzluğu çağrıştırdığı aşikar fakat sahiplenicilerinin bu ülkenin üretim sınıfındaki insanlar olduğunu göz önünde bulundurmak gerektiğini düşünüyorum. Aksaklıklarına rağmen sınıfla buluşmuş bir müzik türü arabesk. Yukarıda sizden alıntıladığım paragraftan yola çıkarak ne söylersiniz?

Herhangi bir sanatsal ya da kültürel akımın sınıfla buluşmuş olması onun estetiği için bir ölçüt olamaz bana göre. Üstelik bir toplumsal kesimin ya da sınıfın sınıf mücadelesi içinde estetik-dışı bir çabaya girişmesi ya da estetik yıkıcı bir yola girmesi de bir estetik arayışıdır. Ve estetik arayışı hangi sınıftan olursa olsun insanın temel uğraş ve ihtiyaçlarından biridir. Arabeskin sözünü ettiğim toplumsal grupların bir estetik arayışı olduğunu düşünüyorum. Bu soruda “sınıf” derken işçi sınıfını kast ediyorsanız, arabesk, onlara bu sert toplumsal yaşama dayanmalarında katkı sağlıyor olabilir. Bütün popüler kültür akımları gibi topluma ve bir toplumsal gruba ilişkin çok fazla işaret içeriyor arabesk de. Ve tam da bu işaretler arabeskin, işçi sınıfının optimal estetiği olamayacağını gösteriyor.

Son olarak, beden okuması kitabınızda hemen her yerde kendine buluyor. Size baktığımda, yorgun fakat gülüşü genç, devrimci ve içine girip çıktığı burjuvazinin çarklarını bilen bir kişiyi görüyorum. Beden okuması ne kadar yanıltıcı ne kadar sahidir?

Beden okuması, benim için gördüğüm bir insanın bedeninde göstergeler saptamaya çalışmak ve bulduğumda da bunların ideolojik, psikolojik, sosyolojik karşılıklarını aramaktır. Her insan bedenini bir ifade aracı ve biçimi olarak kullanır. Hepimiz bedenlerimize bireysel ve toplumsal varoluşumuzu ilk bakışta ortaya koyacak, muhatabımıza iletiler gönderecek şekilde işaretler ekleriz, hareketlerimizi de bu hedefimiz doğrultusunda düzenleriz. İçinde yaşadığımız toplum, toplumsal şartlar, ideoloji ve sosyoloji de mütemadiyen bedenimize işaretler ekleyerek etkir. Bunların hangisini taşıyacağımız, taşıdığımız ise bizi anlatır. İnsan bedeninin ergonomisi hem hareketlerimizi belirler hem de insanın varoluşuna dair bilgi verir bize. Evrim ile edindiğimiz iskeletimizin mimarisinin ve organlarımızın sıralanışının toplum içindeki bireysel insan varoluşuna ve bunu ifade eden duruşuna ve eylemine dair ne çok şey söylediğini daha ilk bakışta kavrayabiliriz. Beden okuması, edebiyatta ve özellikle portre yazarlığında iyi yapılması şartıyla çok önemli, yazıya çok şey kazandıran bir alandır.