Her şey ikinci şişenin açılmasıyla başlar...

2013 yılında Man Booker Ödülü'ne layık görülen öykücü, denemeci ve çevirmen Lydia Davis'in ilk romanı “Hikâyenin Sonu” Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Yazma uğraşının yaşama uğraşına karıştığı, arayışın ve vazgeçişin anlatısı olan roman, geçmişin kırılgan yapısıyla birlikte, kendini dönüştürmeye, anlayış ve algıyı tekrar gözden geçirmeye muktedir olan sevmenin etkilerini ve olanaklarını ortaya seriyor.

Okan Çil  benokancil@gmail.com

15 Temmuz 1947’de, Massachusetts’de doğan Lidia Davis, Amerikan edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak biliniyor. Okurlarının karşısına genelde öykülerle çıkan Davis’in hayatına şöyle bir baktığımızda, ailesinin ve yakın çevresinin de yazıyla, edebiyatla iç içe olduğunu görüyoruz. Öykücü olan annesi Hope Hale Davis ve eleştirmen olan babası Robert Gorham Davis dolayısıyla kitapların ve kelimelerin arasında büyüdüğünü röportajlarında okuyoruz.

Davis’in dilimize çevrilen üç öykü kitabı mevcut. Elif Bereketli’nin çevirdiği Yapamam ve Yapmayacağım isimli kitabı Encore, Betül Kadıoğlu’nun çevirdiği Neredeyse Hiç Hatırlamıyor ve Rahatsızlık Çeşitleri isimli kitaplarıysa Everest etiketini taşıyor.

Yazarlığının yanında çevirileriyle de adından söz ettiren Davis’in romancı yönüyle de yeni tanışıyoruz diyebilirim. Yine Everest tarafından basılan, Şefika Kamcez tarafından çevrilen Hikâyenin Sonu isimli romanı, Davis’in en az öyküleri kadar trajikomik bir lezzete sahip.

Hikâyenin Sonu, Lydia Davis, Çev: Şefika Kamcez, 254 syf., Everest Yayınları, 2020

ROMANIN SONU

Orta yaşlı bir kadın olan, aynı zaman öğretmenlik ve çevirmenlik yapan ben anlatıcıyla, Vincent isimli genç işsiz-yazarın ilişkisi üzerine kurulu olan Hikâyenin Sonu aşkı, yaş farkını, statüyü ve elbette özlemi tartışan bir metin olarak karşımızda duruyor.

Ancak romanın en dikkat çekici yanı belki de kurgusunda; hikâyenin sonuna çok önem vermiyor Davis. İlk on beş sayfada kaba bir özet geçiyor. Böyle başladı, böyle ayrılındı, böyle aşamalardan geçtikten sonra roman böyle sonuçlandı, diyor. Bu, pek alışık olmadığımız tercihiyse şöyle açıklıyor anlatıcının ağzından:

“…sanki hikâyeyi anlatmaya devam edebilmem için sonu en baştan söylemem gerekirmiş gibi onu alıp romanın başına koydum. Baştan başlamak daha basit olacaktı ama başlangıç, devamı olmadan çok bir anlam taşımıyordu ve olayların devamının hikâyenin sonu olmaksızın fazla bir anlamı yoktu… Vincent’in dediği gibi ben çoğu zaman mümkün olandan fazlasını isterim.”

Davis gibi, anlatıcı da bir roman yazıyor aslında ve işin güzel yanı işte burada ortaya çıkıyor. Anlatıcının yazdığı romanın estetiğiyle Davis’inki birbiriyle paralel şekilde ilerliyor.
Yani anlatıcı yukarıdaki kısmı söylüyor ve Davis aynı kısımla romana başlıyor. Okumaya devam ettiğimizde de doğrusal bir hikâye anlatımıyla karşılaşmıyoruz zaten. Tıpkı anlatıcının ara bölümlerde bahsettiği gibi keskin geçişler, sert etkileşimler ve sıçramalı bir kurgu anlayışı kitabın geneline hâkim durumda; geçmiş ve gelecek arasında gidip gelirken birbirinden bağımsızmış gibi görünen anlar, sahneler, resimler çıkıyor önümüze.

Anlatıcı bu duruma dair yaşadığı sıkıntıyı bizimle, pardon kendisiyle de paylaşıyor ara kısımlarda. Kronolojik bir sıralama yerine karmaşayı seçtiğini ve karmaşadaki bölümlerin birbirini kendiliğinden doğuracağını söylüyor.

Anlatıcı kendi romanını bu şekilde yazıyor, Davis de öyle.

YAŞ FARKI, AŞK, VESAİRE

“Aslında vazgeçmek de istemiyorum; çünkü o ana kadar o romana öyle çok zamanımı vermiştim ki… Bazı durumlarda bu zorunlu olsa bile, bir şeye devam etmek için bunun iyi bir gerekçe olduğundan emin değilim. Bir zamanlar sırf bu nedenle, yani aramızda çok fazla şey geçtiği için bir adamdan bir türlü ayrılamamıştım.”

Anlatıcıyla Vincent arasında on iki yaş var. Bir arkadaş ortamında başlayan tanışıklık, devam eden aylarda flörte, oradan sevgililiğe ve akabinde beraber yaşamaya dek ilerliyor. Dışarıdan bir gözle değerlendirdiğimizde iki insanın birbirine giderek daha çok yakınlaştıklarına yorabiliriz bu tabloyu ama her aşama sonrasından ne kadar da uzaklaşıp kabalaştıklarını okumaya başlar halde buluyoruz kendimizi.

İlişkinin kendi kendini çürütmesinin en temel sebeplerinden birini yaş farkı olarak görüyoruz. Yaşın getirdiği diğer farklar; düzenli bir iş, görece konforlu bir ev, ne istediğini bilen tavırlar vs. de peşinden geliyor elbet ama yaş farkı hepsinin ortak kümesi gibi duruyor.

Vincent sevgilisiyle “genç” kelimelerden arınmış bir dille konuşurken, anlatıcı da ona anlayışlı, yönlendirici ve yer yer de tahakküm edici şekilde davranıyor. Önce Vincent’in evini, arabasını rahatsız edici bulmaya başlıyor, akabinde arkadaşlarını, çevresini eleştiriyor, sonra da dönüp dolaşıp Vincent’e patlıyor. Anne-oğul gibi değil de teyze-yeğen şeklinde daha çok.

CANAVARIN PEŞİNDE BİR FRANKENSTEIN

Aynı yaşta, “eşit” oldukları nadir anların başında da yazmak ve edebiyat geliyor. Öyle ki başka biri olup çıkıyorlar.

“Eğer O’na âşık olduysam bunun nedeni yazması değildi ve O’na yazmaktan bahsettiğimde kendimi O’nun sevgilisi gibi duyumsamazdım; o anda birbirini pek tanımayan ama birbirinden hoşlanan ve birbirine saygı duyan iki insan kadar mesafeli olurduk birbirimize.”

Ne var ki edebiyat da bir yere kadar iş görüyor. Sonra bir gün, romanın ilk paragrafında, Vincent birden çekip gidiyor. O kadar tuhaf bir terk ediştir ki bu, anlatıcı onu birleştirmeye çalışıyor adeta; yolda karşılaştığı birinde onun giydiği ceketten görüyor, başkasında gülüşünü görüyor, bir başkasında burnunu.

“…aylar boyunca O’nun arabasına benzer arabalara dikkat etme alışkanlığını asla bırakmadım ve o araba giderek kendi bağımsız hayatına kavuştu; sanki yaşayan bir canlı, bir tür hayvan, bir evcil hayvan, bir ev köpeği, sadık bir arkadaş ya da belki yabancı bir köpek, tehlikeli, tehditkâr bir şey haline geldi.”
Diğer bir değişle Dr. Frankenstein gibi sevgilisini yeniden “yapmaya” çalışıyor anlatıcı.

Davis’in bu tavrı bana Yapamam ve Yapmayacağım isimli kitabındaki tek paragraflık, “Köpek Tüyü” isimli şu kısa öyküsünü hatırlatıyor.

“Köpek gitti. Özlüyoruz onu. Kapı çalınca kimse havlamıyor artık. Eve geldiğimizde bizi bekleyen yok. Hâlâ evin etrafında veya giysilerimizde beyaz tüylerine rastladığımız oluyor. Topluyoruz onları. Aslında atmamız gerekir. Ama ondan bize kalan tek şey bunlar. Atmıyoruz. Çılgın bir arzumuz var – yeterince tüy toplayabilsek, köpeği tekrar birleştirebiliriz belki.”

Tıpkı anlatıcının yazdığı roman gibi.

Tıpkı Davis’in yazdığı roman gibi.

Aşkın ve âşığın kişisel zaaflar üzerinden tartışıldığı, 2013’te Man Booker International Ödülü’nü kazanan Hikâyenin Sonu, öykücülüğüyle okurlarının övgüsünü kazanan Davis’in, romanıyla da benzer övgüler kazanacağına kuşku yok.

Kaynakça

Lydia Davis ile Söyleşi: Basit Cümlelerin Güzelliği Aşkına, Çev: Onur Çalı, Parşömen Fanzin, 2019