Sahaf Lütfü Seymen: Nadir kitaba kıymetini veren içeriğidir

1985’ten beri Kadıköy’de Müteferrika adlı dükkânında sahaflık yapan, 27 senedir de kitabiyat dergisi Müteferrika’yı çıkaran Lütfü Seymen, nam-ı diğer Sakallı Lütfü ile sahaflık, kitap ve matbuat üzerine söyleştik. Seymen, "Ben sahaflığı değil, sahaflık beni seçti" diyor...

Esin İleri  esinileri@gmail.com

DUVAR – Kitapseverlerin yakından tanıdığı sahaf Lütfü Seymen, namı diğer Sakallı Lütfü 1974’ten beri, İstanbul’da eski kitabın izini sürüyor. 13 yaşında Cide’de Teksas Tommiks kiralayarak başlayan serüveni için “Ben sahaflığı değil, sahaflık beni seçti” diyor. 35 yıldır Kadıköy’de Müteferrika adlı dükkânında sahaflık yapan, 27 senedir de Türkiye’nin tek kitabiyat dergisi Müteferrika’yı çıkaran Lütfü Seymen ile nadir kitaplar, sahaflık, koleksiyonculuk, kitap fiyatları ve matbuat üzerine söyleştik.

Sahaf Lütfü Seymen…

İkinci el kitap satanlarla sahaflar arasındaki farktan bahsederek başlayalım mı?

Ben ikinci el ile sahaflığı ben hep ayırdım açıkçası. Sade ben değil, mesela bizim Nedret de, Halil abi de ayırır. Yani aklı başında, bu işi eskiden beri yapan, bir usta-çırak ilişkisine girmiş ya da tek başına kendi kendinin ustası ya da çırağı olmuş aklı başında herkes ayırır bunu. Ama yeni yetmelerde bu ayrım yok. Herkesin general oluşu gibi bir şey bu. Fransızca, İngilizce bilmen, hiç olmazsa birine vakıf olman gerekiyor. Benim öyle bir numaram yok ama Osmanlıcayı iyi kötü, işin içinden çıkacak kadar biliyorum. Yani klasik manada ben de sahaf sayılmam, eski sahafların içinde Ermenice bilen, Rumca bilen var. Kitabı gördüğünde sırtından tanıyanlar var, biz oraya gelemedik daha. Bir şekilde sorarak, öğrenerek, karıştırarak, onu bunu yaparak buluyorsun kitabın ne olduğunu. Zaten fiyatı koymak ve müşteriyi seçmek de ondan sonra geliyor. Önce kitabı tanıyacaksın, kitapta ne anlattığını bileceksin, öyle karar vereceksin. Müellif nüshası mı, hangi tarihte yazıldı, bunları göz önünde bulunduracaksın, zor iş.

Bunun bir okulu olmadığı için zamanla ve deneyimle öğreniliyor diyebilir miyiz?

Bu kitap aşkıyla, kitabı sevmekle, okumakla olan bir şey. Herkesin eline kitap geçer ama ismine, yazarına bakıp buna 10 lira dersen, ya da “Ahmet abi, Ayşe abla ne yazmış” deyip internetten bakarsan olmaz. Eskiden bir laf vardı “Esnafın kantarı belinde olacak” diye, sen kendin tartacaksın. O da bir mesai gerektiriyor.

Peki her nadir kitaba kıymetini veren nedir?

Nadir kitaba kıymetini veren her şeyden önce içeriğidir. Bir de az basılmış olması gerçekten nadir olduğunu gösteren şeylerden biridir. Ama yazarı, baskısı, cildi, hurufatı da önemlidir. Yazma olsun matbu olsun fark etmiyor. Zaten kitap seni çeker, güzelliğiyle, estetik oluşuyla çeker. Böyle olunca da sen kitabın bir nedret sahibi olduğunu bilirsin, üzerine öyle gidersin. Her eski kitap nadir değildir. Ama bir fizik kitabı da nadir sayılabilir. Niye diyeceksin, bir dönem okutulmuştur, yazan kişi akıl fikir sahibidir, mevcudu kalmamıştır, o da nadirin içine girer. Ama antika sınıfına girmez mesela, oradaki ölçülere bakmak gerekiyor.

Her nadir kitap pahalı mıdır? Kitap fiyatları oluşturulurken bir spekülasyon söz konusu mu?

Bir kitap için her fiyatı isteyemezsin. Bir de mantık denen bir şey var. Kitabın bir ederi var, onu aşmaman gerekiyor. Müşteriyi kışkırtacak şekilde fiyat koymaman gerekiyor. Kitap kendi değerini eline aldığın zaman gösterir. Müteferrika baskısı bir Cihannüma bulduğunda kitabın Müteferrika baskısı olduğunun farkına varırsın, emsallerinin farkına varırsın. İçindeki harita sayısını biliyorsan, haritasını, sayfasını sayarsın, eksiği gediği var mı bakarsın, fiyatı ona göre belirlersin. Cildi güzelse biraz daha artırırsın. Bazı kitapların içine tezhip yapılmıştır, başlık kısmına falan, öyle bir şey varsa ve zamanında yapılmışsa o da değer katıyor. Biri kitabın içine temellük kaydı yazmıştır, yani ben bu falan tarihte, filan yerden, şu kadar paraya satın aldım diye, adamın adı var, sonra kitabı eline geçiren başka biri notlar eklemiştir; bunlar hep kitabın fiyatını artıran şeyler. Çünkü orada bir yandan da kitabın serüvenini görüyorsun, tarihsel serüvenini. Müteferrika bunu 1726-27’de basmış ama geçen üç yüzyılda kitap el değiştirmiş, bir kere düşmüş, satılmış, bir bakıyorsun bir daha düşmüş. Eski ve iyi sahaflardan Muzaffer Ozak, sahaflık nedir diye sorulduğunda, “Bir ölünün evinden kitap alıp diriye satmak, o öldükçe başka birine satmaktır” mealinde bir cümle kurmuştu. Yani bir bakıma bizim işimizde ölüsevcilik var, antikacılıkta da var bu. Çünkü neticede kitabını aldığımız insanlar bir şekilde ölmüş oluyorlar, onların çocuklar, torunları, geride kalanlar satıyorlar. Ya parayı paylaşmak için ya kitaptan kurtulmak için. Kocalarının kitaplarını kıskanan kadınların, kocaları öldüğünde ilk yaptıkları iş de kitapları satmaktır.

‘PANDEMİDE İNTERNET SATIŞLARIMIZ ARTTI’

Salgın sürecini nasıl geçirdiniz?

Salgında dükkânı kapattık, zaten müşteri de yoktu. Ama pandemi sürecinde bir tuhaflık oldu. İnternet satışlarımız arttı. İnsanlar evindeydi ve kitap okumak isteyen, bir şekilde vakit geçirmek isteyenler internetten kitap aldı. Allahtan kargolar çalıştı, kargo çalışanlarına teşekkür ederim, her gün 3-5 kitap satıldı. İnternette satış yapan çoğu kişi sahaf da değil. Evindeki kitabı satmakla, hurdacılıkla başlayıp bu piyasanın içine girdiler. Dolayısıyla internette aynı kitabın farklı fiyatlarını görebiliyorsun. Kitabı tanıyan bir adam 50 lira yazıyorsa, aşağı inen de var üstüne çıkan da var, kantarı belinde olmayınca fiyatlandırmayı başkasından görerek yapıyor. Bizdeki genel kopyacılık zihniyeti orada da var. O yüzden internetteki fiyatların çoğu sağlıklı değil.

1993 yılından beri Müteferrika dergisini çıkarıyorsunuz, bize biraz bu serüvenden bahsedebilir misiniz?

Müteferrika’yı çıkarmaya başladığımda Akmar Çarşısı’ndaydım. 27 sene oldu, iki sene evvel de 25. seneyi kutladık. Nuri Akbayar, Raşit Çavaş, Sabri Koz, Erol Üyepazarcı ve katkıda bulunan yazarlar olmasaydı bu kadar sayı çıkaramazdık, onları anmadan olmaz. Katkı sunan tüm yazarlarımıza teşekkür ederim. Umarım biraz daha çıkar, en azından sağlık el verdikçe. Övünmek gibi olacak ama şu anda Türkiye’deki tek kitabiyat dergisi, kitap tarihi, sahaflık tarihi konusundaki tek yayın. Mesela bibliyografya işi çok önemlidir, eski dergilerin içindekilerin anlatılması, belli konulardaki kitapların bibliyografyasının bir araya gelmesi… Ben o işleri seviyorum; işimi sevdiğim gibi. Bir de bu bende iş olmaktan çıktı, bir hayat tarzı haline dönüştü. Ben bu işe sahafım diye bulaşmadım. Bir sürü iş yaptım geçmişte, sonra memurluk da yaptım bir ara. Ama kitaplar hayatımın içinde hep oldu. Öyle olunca da kendiliğinden bu iş yapar oldum. Çünkü bu işi yapanları gördüm, onlardan daha iyi yapacağımı hissettim. Çok erken başladım bu işe, orta mektep öğrencisiydim, Kastamonu Cide’de okuyordum, tavuk kümesinden büyükçe bir kulübem vardı, orada Tommiks, Teksas kiralıyordum. 13 yaşında bacak kadar çocuktum. 1974’te İstanbul’a üniversiteye geldiğimde de sahaflık yapmaya başladım.

‘BEN SAHAFLIĞI DEĞİL, SAHAFLIK BENİ SEÇTİ’

Üniversitede okurken bu işe sergicilik ve ayakçılık yaparak başladığınızı söylüyorsunuz. Kaldırımdan dükkâna geçiş nasıl oldu?

Ben sahaflığı değil, sahaflık beni seçti. İstanbul’a geldiğimde birkaç yerde çalıştım ama sonra işten ayrıldığımda yapacak iş yoktu. O sırada kaldırım kitapçılığını keşfettim. Galatasaray’da Vahan Usta vardı, Harbiye’de Tan Sineması’nın yanında Arap Metin vardı, bir de Beşiktaş dolmuşlarının kalktığı yerde Topal Mustafa vardı. Ben onlardan sürekli kendime kitap alıyordum, sol tarih filan. Ben de yaparım dedim, sonra arabacıları, hurdacıları keşfettim. Sabahtan giderdim 2 çuval alırdım, sol yayınları kendime ayırırdım, kalanını sergide satardım. Sonra kitaplar birikti, ben de Sahaflar Çarşısı’nda ayakçılık yapmaya başladım. 80 sonrasında evlenmeden önce memurluk yaptım, memurluktan da hiç hoşlanmamıştım, karımı da ikna ettim, Moda Sineması’nda bir dükkân açtım, 1986’da ise Akmar’a taşındım. Yani ben 1985’ten beri dükkân sahibiyim. Dükkâna gelip sohbet etmeye başladılar, bir dergi fikrim vardı, insanlar da desteklemek için yazı veririz dediler, ben işin içine girdim. 1993’ten beri de Müteferrika çıkıyor.

Genç kitap meraklıları, genç akademisyenlerden yazı gönderenler oluyor mu Müteferrika’ya?

Tabii canım. Zaten ben onlara öncelik tanıyorum. Kendilerini kışkırtsınlar, yazıları yayımlansın, yazmaya cesaret bulsunlar diye. Bir de eskiden beri kitap toplayanlar arasında işi bilenler var. Hem genç kuşaktan hem yaşlı kuşaktan benim dergide aklı başında makaleler yayımlıyorlar. Ben okumaktan da hoşlanıyorum, yayımlamaktan da hoşlanıyorum. Ayrıca iş öğreniyorsun. Yani yayımlanan her makaleden bir şey öğreniyorsun. Mesela biri taş baskı kitaplar üzerine yazıyor, sen çok vakıf değilsen bile makaleden bir şey öğreniyorsun. Sonra taş baskı kitap eline geçtiğinde ona başka bir gözle bakıyorsun, nadir gözüyle bakıyorsun, para eder diyorsun, ya da bende kalsın diyorsun eve götürüp satmıyorsun.

Türkiye’nin tek kitabiyat dergisi Müteferrika’nın yeni sayısı çıktı…

Üniversite kütüphanelerinin Müteferrika’yı alması gerek aslında. Öğrenciler için de çok değerli bir kaynak.

Bizde o alışkanlıklar yok biliyorsun. Üniversiteler kitap almıyor. Çünkü bilimden ve kültürden korkan iktidarlara sahibiz. Her zaman öyle oldu. Sadece kitap açısından değil, insanların önünün kesilmesi de böyle oldu. İçeride yatmayan doğru düzgün yazar var mı, şair var mı, yok.

(Konuşurken, bir dergi arayan müşterinin gelmesi üzerine) Elinizde hangi kitaplar ve dergiler olduğunu akılda tutabiliyor musunuz?

Bir şekilde bilirsin. Her şeye vakıf olmasan bile, bazen unutursun, başka bir şey ararken önüne çıkar, bu da bizde varmış dersin ama mesela bu müşterinin sorduğu şeylerin bende olmadığını biliyorum. Çünkü yok, elimden geçmedi mi geçti ama saydığı tüm mecmuaları biliyorum. Bir de kendine bir tarz ediniyorsun. Tarih mi satayım, edebiyat mı satayım, şiir mi satayım diye. Ama Batı’da mesela adam sadece Jules Verne, Hemingway, Shakespeare satıyor, başka bir şey satmıyor. Bizde öyle bir şey pek olmuyor çünkü bizde toplayıcı da her taraftan kitap alıyor, aldığı kütüphaneden tarih de çıkar, edebiyat da çıkar. Dolayısıyla aldığın mala göre davranıyorsun. Ben de bir ara tarih satmaya niyetlendim, hem vakanüvis tarihleri, hem yakın tarih, Cumhuriyet tarihi… Ama zaman içerisinde olamayacağını gördüm, çünkü öyle kitabı bulamıyorsun. Kütüphaneyi beslemezsen, her seferinde öyle kitapları almazsan olmuyor. Bir bakıyorsun 30 tarih kitabı, 150 roman geliyor, almam diyemiyorsun. Böyle olunca branşlaşma olmuyor.

Bizde bu tip spesifik kitapçıların olmamasının nedeni arz talep meselesi olabilir mi? Müşterinin de bu yönde bir talebi olması gerekmez mi?

Kapitalizmin geliştiği yerlerden bahsediyoruz. Bizdeki koleksiyoncuyla Batı’nın koleksiyoncusu da çok farklı. Bizde spesifik koleksiyon yapan bula bula Nâzım topluyor, Orhan Veli topluyor. E, Nâzım’ı toplarken bir yerde tıkanıyorsun, bitiyor çünkü. Türkiye’de burjuvazi burjuva olduğunun farkına varmak isteyince ya resim topladı, ya antika eşya topladı, bir kısmı da yazma Kuranıkerim topladı. Ama 950 senesinde yazılmış matematik kitabını önüne koysan, bin lira istesen almazlar, çünkü deseni yok. Güzel istiyorlar, anlatabildim mi? Halbuki bence ötekinin fiyatı diğerinden daha fazla çünkü yazma matematik kitabı 20-30-50 senede bir eline düşer. Bizdeki koleksiyonculuk da “Ahmet koleksiyoncu desinler” diye yapılıyor. Dolayısıyla ben Ömer Koç’un dışında aman aman koleksiyoncu görmedim.

‘KİTAP ANSİKLOPEDİSİNE İHTİYACIMIZ VAR’

Biraz da sahaf-koleksiyoner ilişkisinden bahsedebilir misiniz?

Koleksiyoncuyla sahaf arasında zamanla bir ünsiyet peydahlanıyor. Kitap arayan gelip seni buluyor. Ben dükkânı taşıdıkça müşterilerim beni takip etti. Haftada bir, on günde bir uğrarlar, bir şey çıkarsa ayırırım. Biri fotoğraf toplardı, ben onu severim, ona ayırırım. Bir başkası polis romanı toplardı, önce ona gösteririm, sende var mı diye, varsa ne ala, satışa koyarım, onda yoksa da ona veririm. Ben müşteri de seçerim. Her müşteriye her şeyi vermem. O yüzden de adım “nalet”e çıkmıştır ama ben naletliği severim. Kitap da kıskançlık doğuran bir şeydir, kıskançlık çıkarır, niye ona sattın da bana satmadın diye. Bir de mesela aldığını saklayan vardır. Bibliyofillik başka bir şey, bir de mecanin-i kütüb yani kitap delisi denen bir şey var, bir de ben bir kavram ekledim übena-i kütüb, kitaplar konusunda her şeyi bilen, fırlama bir zekâya sahip, kitaba sahip olmak için her şeyi yapabilecek insan.

Kitap ve Kitapçılık Tarihi Ansiklopedisi projeniz nasıl ilerliyor?

Onun üzerine hâlâ çalışıyoruz. Fikir versin diyerek 24 sayfalık bir örnek basmıştık. Epey madde saptandı ama oturup maddeleri yazmak lazım. Klasik bir ansiklopedi olsun, 2-3 cilt olsun istiyoruz. Önümüzdeki dönemde bu iş etlenmiş olur, bir iki seneye kadar da o işi yaparız. Çünkü bu bizde olmayan bir şey ve bir kitap ansiklopedisine ihtiyacımız var. Kitapları, terimleri, kavramları bilmiyor insanlar. Kitapçıların hayatları hakkında biyografik bilgi veren, önemli kitabevlerini, sahafları, bu işe emek veren insanları konu alan bir ansiklopedi yok. Osmanbey Matbaası’nın, Alaeddin Kıral Basımevi’nin, Cem Yayınevi’nin yazılması gerekiyor mesela.