Geçmiş ile şimdi arasında: Eflatun kuşak...

Başkarakteri Dicle gibi kendisi de gazeteci ve Diyarbakırlı olan Fergün Atalay’ın ilk romanı Eflatun Kuşağın Peşinde, Doğan Kitap tarafından yayınlandı. Sarsıcı hikayesi kadar sinematografik anlatımıyla da okurunu bir anda avuçlarının içine alan kitap, her ne kadar bir kurgu olsa da yakın geçmişimizin karanlık ve unutturulmak istenen zamanlarına fener tutuyor. Ve okuruna şöyle sesleniyor: “Geçmişten gözünü kaçırma, unutmak kaybetmektir.”

Google Haberlere Abone ol

Likya Bademci

Fergün Atalay ismini televizyon ve basın dünyasından hatırlayanlar olacaktır. Bilmeyenler için çok kısa bir not düşecek olursak 1998 senesinde Ankara’da başlayan gazetecilik kariyerini İstanbul’da sürdüren Atalay şimdiye dek dış haber muhabirliği ve editörlük gibi pek çok görevde çalıştı. Eflatun Kuşağın Peşinde ile gazetecilik kariyerine yazarlığı da ekleyen Atalay’ın bu ilk romanı geçmişinin getirdiği karabasanlardan kurtulabilmek için adaletin peşinde bir kadının, Dicle’nin hikayesini anlatıyor.

Eflatun Kuşağın Peşinde, Fergün Atalay, 316 syf., Doğan Kitap, 2020.

İlk bakışta kendi emeğinin peşinde, iyi eğitim almış, akıllı ve güçlü bir kadın olarak karşımıza çıkan Dicle, aslında 30 yıl öncesinin travmasını sadece aklına değil kalbine de kazımış bir kadındır. Tam 30 yıl önce Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlara tanık olmuş küçük bir kızken, üç kişilik çekirdek ailesini yitiren ve 3’ten geriye 1’in bile kalmadığı yarım bir ruh olarak sürdürdüğü yaşantısı boyunca, kendine altı yaşının korkularında asılı kalarak bir gelecek inşa etmeye çalışmıştır. Yaşadığı acıyı unutmamasını, hep diri tutmasını sağlayan kurumuş kan lekeleriyle bezeli bir eflatun kuşak her daim cebindedir bu yüzden. Çünkü unutulması beklenen acılar, asla yerini bulmayan bir adalete de gebedir.

80'Lİ YILLARDA DİYARBAKIR CEZAEVİ... 

Geçmiş ile şimdi arasında mekik dokuyan kitap, bir yanıyla bu toprakların yitip gitmiş, adı sanı unutulmuş, izlerinin silinmesini bırakın varlıları bile yok sayılmış ve sayılmaya devam eden yüzlerce acının şahitliğini yapıyor bir yanıyla. 80’li yıllarda Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların hikayesini kendine has bir tanıklıkla anlatıyor. Bu haliyle anlatılan hikâye her ne kadar bir kurgu olsa da aslında üzeri örtülmek istenen yakın geçmişimizin izini sürüyor.

BELGESEL FİKRİYLE ÇIKILAN YOL... 

Gazeteci Dicle, bir gün Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları belgeselleştirmek üzere bir araştırmaya koyulur. Bu belgesel arzusunun sadece bir merak ya da ilgiden değil; bizzat bir tanıklıktan geldiğini, aslında içten içe bir adalet arayışının yansıması olduğunu çok geçmeden öğrenir okuru. Çocuk kalbinin içine gizlediği bu sırrın yüküyle büyümenin, 30 yıl evvel gördüğü şeylerin etkisinde 30 yıl boyunca kabuslardan uyanarak geçen bir ömrün haklı adalet arayışıdır bu.

Aynı ülkenin uzak şehirlerinde yaşayanlar için bile birer efsane gibi duyulan, kimileri için birer hikâyeden ibaret olan onca yaşanmışlık, faili meçhul onca anlatı, tecrübe edenler için elbet bundan fazlasıdır. Onlar için hakikatten başka bir şey değildir. Ve bu hakiki hikayeler ne yazık ki mahvolan hayatların, bir gecede değil ömrün geri kalanı boyunca çekilen cefaların ta kendisidir. Dicle’nin dayısı Ciwan, Leyla Teyzesi ve Şaban Amcası’nın da anlattıklarıyla genişleyip büyüyen kitap, bu ülkede bazı çocukların nasıl ve neden hiçbir zaman çocukluğunu yaşayamadığının anlatısı adeta.

Eflatun Kuşağın Peşinde’nin okur için bu denli sarsıcı olmasının en önemli sebeplerinden biri de kanlı yakın tarihin gizlerine ayna tutan yazarının bunu alabildiğine yalın bir dille yapıyor olması. Atalay’ın sakin ve sade anlatımı bu çok katmanlı anlatının kederini bir melodrama dönüştürmeden yapmasını sağlıyor. Dicle’nin 30 yılını ay ay, gün gün, saat saat sayarak geçirdiği ömrü, nice adı konmamış ömürle beraber karşınıza dikiliyor. Çünkü geçmiş, her zaman adı gibi geçmiş olmuyor. Sadece kendinin değil, kendi gibi diğerlerinin de çocukluğunu geri almak için, içinden taşan sese kulak veriyor: “Geçmişten gözünü kaçırma, unutmak kaybetmektir.”