Sanat propagandadan neden kurtulmalı?

Ahmet Hamdi Bülbül’ün korona günlerinde yayımlanan yeni kitabı “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sanatın Propaganda Aracı Olarak Kullanılması”, Türkiye’nin kültürel üretimini analiz etmek açısından önemli bir boşluğu dolduruyor. İlk kez yayınlanan bazı görselleri bir araya getirmesi ve olaylarla bağlantı kurması açısından propaganda kavramının tartışmaya açılmasında öncülük eden, akademik bir çalışma.

Melishan Devrim  melishandevrim@gmail.com

Türkiye’de sanatın ve sanatçıların neden baskı altında olduğunu analiz edip bundan nasıl kurtulabileceğimize dair çözüm üreteceksek ülkemizde sanatın çoğunlukla propaganda amacıyla üretildiği gerçeğiyle yüzleşmemiz gerekir. Ahmet Hamdi Bülbül’ün yeni kitabı “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sanatın Propaganda Aracı Olarak Kullanılması”, bir mesajlar bütünü olan propaganda kavramını geniş bir perspektiften ele alıyor. Propagandanın aracı olarak kullanılan resimler, heykeller, posterler, afişler, ilanlar, reklamlar, yazılar, şiirler, marşlar ve sinema filmleri üzerinden ilerliyor. Propagandayı II. Abdülhamit döneminden itibaren ele alıp Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyetin erken dönemini de kapsayacak şekilde, çağın koşullarını da göz önüne alarak tarihi bir perspektifte inceliyor. Çünkü Bülbül’e göre, Atatürk dönemindeki propaganda kavramını inceleyeceksek daha geniş bir tarihsel perspektifle sebep sonuç ilişkilerine göre bakabilmeliyiz. Tarihe tarafsız şekilde bakabildiğimizde, Atatürk’ü sadece kendi hayatıyla değil, Batılılaşma kavramı ve Meşrutiyet döneminden itibaren yaygınlaşan düşünsel altyapı çerçevesinde ele alabilmeliyiz.

Bülbül’ün yeni kitabında yer alan II. Abdülhamit karşıtı karikatürler, propaganda amacıyla üretilen sanatın ne kadar ham, zevksiz ve kalitesiz olduğu gerçeğini ortaya koymaları açısından önemli. Bu karikatürler gerçekten komik değil, güldürerek düşündürme amacında hiç değil. Gerçi II. Abdülhamit’e yönelik kara propaganda nitelikli bu karikatürlerin, okuma yazma bilmeyen halkın çoğunluğuna ulaştığı söylenemez.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sanatın Propaganda Aracı Olarak Kullanılması, Ahmet Hamdi Bülbül, 320 syf., İlgi Kültür Sanat Yayınları, 2020.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra, Anadolu’nun, yeni kurulan Türk ulus devletinin yurdu olarak şekillenmesinde sanat aracılığıyla yapılan propaganda önceki dönemlerdeki gibi devam ediyor ancak elbette içerik değiştiriyor. Kitapta, dönemin basınında birçoğu yayınlanmış fotoğraf, karikatür, afiş, poster ve şiirlerle yeni inkılapların halka anlatıldığı, eskiyle kıyas yapılarak yeninin empoze edilip, geçmişin ‘öteki’leştirilerek kötülendiğine dikkat çekiliyor. Bülbül’ün de belirttiği gibi, Şişli Atölyesi’nde üretilen ve kahramanlık sahneleri içeren resimlerin çoğu aslında, propaganda tanımına dahil edilebilecek eserler.

PROPAGANDA OLAN ESERLER DEĞERLİ MİDİR?

Bülbül, Şişli Atölyesi’nde devletin isteğiyle Kurtuluş Savaşı’nı öven resim yapanlar arasında, kahramanlık sahneleri yerine savaşın acılarını betimlemeyi tercih ederek propaganda üretmeyi reddeden tek ismin Avni Lifij olduğuna dikkati çekiyor. Lifij, bu yüzden kendi çağdaşları tarafından dışlanmış olsa da onun gerçek değeri de ancak geçmişe tarafsız şekilde bakmayı başarabilen sonraki kuşaklar sayesinde, yakın zamanda ortaya çıktı.

Sanatsal ifade özgürlüğünün kısıtlandığı ve sanatın tek bir ideolojiye hizmet ettiği ülkelerde, propaganda olarak üretilen sanatın etkisinin kısa vadeli olduğunu söyleyebiliriz. Özgürce üretilen sanatın uzun vadedeki etkisi ise ülke ekonomisine daha fazla katkı sağlar. Örneğin, Osman Hamdi Bey’in resimlerinin global sanat piyasasında, Şişli Atölyesi’nde çalışanlar ve 1914 Kuşağı sanatçılarının eserlerinden daha pahalı olmasının sebebi, onun propaganda üretmemiş olmasından kaynaklanır. Osman Hamdi Bey, hayatı boyunca devlete hizmet etmiş olmasına rağmen resimlerini kamuya göstermemiş, tasvir yasağı olan bir ülkede aslında ‘gizlice’ sanat üretmiştir. Şişli Atölyesi’nde çalışan, 1914 Kuşağı sanatçıları ise devrim coşkusuyla devletin talep ettiği doğrultuda üretim yaptıklarında, aslında propaganda üretmişlerdir. Yurt Gezisi resimleri ya da Şişli Atölyesi’nde üretilen resimler, uzun vadede global sanat piyasasında bu isimlerin eserlerinin piyasada değer kaybetmesine neden olmuştur.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türk resim sanatçıları siyasi iktidarın da teşvik ve yönlendirmesiyle Kurtuluş Savaşı, inkılaplar, Batılılaşma, yeni başkent, Atatürk, sanayi, çiftçi, köylü, okuma yazma seferberliği ve benzeri temalı resimler üretmiştir. Bunların bir kısmı, yabancı ressamların tablolarından uyarlama şeklinde yapılırken bu eserler yeni rejimin ideolojisini yaymak ve halka kabul ettirmek için bir araç olarak kullanılmıştır.

Sanat tarihi ve piyasası açısından bu tarz propaganda eserleri yıllar geçtikçe değer kazanmazlar. Türkiye’de Erken Cumhuriyet döneminde üretilen resimlerin global müzayedelerde çok yüksek fiyatlara satılamıyor olmasının sebebi propaganda amaçlı olmalarıdır. Bunlar ‘sanat eseri’ olarak görülmezler, sadece etnografik değerleri vardır.

Ahmet Hamdi Bülbül

 

RESSAMLAR BİLİNÇLİ OLARAK MI PROPAGANDA ÜRETİR?

Bu sorunun en kısa cevabı, evettir. Türkiye’de sanatçıların birçoğu kendi ideolojik görüşü doğrultusunda siyasetle ilgilenmiş ve siyasi partiden milletvekili bile olmuşlardı. Birçok İttihat ve Terakki yanlısı sanatçı, yazar ve çizerin de değişen şartlara göre saf değiştirdiği bir gerçektir. Sanatçıların bilinçli olarak propaganda üretmesi sadece Türkiye’ye ve Erken Cumhuriyet dönemine özgü bir durum da değildir.

Geçen yaz Sofya Kent Galerisi’nde (sghg.bg) Bulgaristan’daki sanatçı birliklerini anlatan bir sergiye denk geldim. Bulgaristan’da ilk güzel sanatlar akademisi, tıpkı bizdeki gibi 19.yüzyılda açılmış. Galerinin ilk salonu yığınla resim doluydu. Sergideki anlatıma göre, 1931’de kurulan Güney Bulgaristan Sanatçıları Birliği, 10 gün süren 1944 Darbesi sonrasında acil şekilde toplanıp diğer bütün sanatçı birliklerinin tasfiye edilmesine karar verdiğinde, daha önce solcu oldukları için akademide görev alamayan sanatçılar, artık etkinlik kazanıyordu ancak rejime hizmet etmeyi reddedenler de vardı. Hatta bizdeki Yurt Gezileri gibi 1947’de Bulgar ressamlar ülkenin kırsal bölgelerine gönderilmişti. Bunlara katılmayı reddeden sanatçılar artık dışlanıyordu. 1945-1948 arasında propaganda üretmeyi reddeden sanatçıların müzelerde bulunan eserleri bile göz önünden kaldırılmıştı. 1989’da Bulgaristan’da yaşanan rejim değişikliğinin ardından, Bulgar sanat tarihçileri, Komünist Parti döneminde müzelerden kaldırılan eserleri bulmaya çabaladıklarında, korkunç bir manzarayla karşılaştılar. Eserlerin bir kısmı kayıptı, bulunabilenlerin çoğu ise restore edilemeyecek kadar harap durumdaydı. Bu gerçekle yüzleşmek için, Sofya Kent Galerisi’ndeki sergide simsiyah duvarları olan özel bir salon hazırlanmıştı. Bu bomboş duvarlar, propaganda olmayan eserlerin devlet tarafından yok sayıldığı gerçeğini şok edici bir sessizlikle anlatıyordu.

Bu açıdan Bulgarların bizimle aynı dönemde, empresyonizme bulanmış bir realizmle işçi ve köylü resimleri ürettiği gerçeği, benim için gerçekten şaşırtıcıydı. Halbuki eski Yugoslavya’da Hırvatlar, çağdaş sanat üretimi konusunda Batı Avrupa ile yarışmış, keza Macarlar geometrik soyut ve lirik soyutun dünyadaki en iyi örneklerini vererek Sovyetler’den gelen üslup baskısına direnmişti. Macar sanatçılardan, geometrik soyut alanında dünya sanat tarihine damgasını vuran tek bir isim vermem yeterli olur: Vasarely (1906-1997). Bulgaristan’dan kaçıp uzun süre büyük zorluk çekmesine rağmen dünya çapında ün kazanan bir örnek ise Land Art efsanesi Christo’dur (d.1935).

Bu perspektiften bakınca, sanatın propaganda aracı olarak kullanılmasının sadece devlet baskısıyla gerçekleşmediği, çoğu zaman sanatçıların propaganda üretmeyi bilinçli olarak tercih ettiği anlaşılabilir. Sanatçıların, propaganda üretmeme olgunluğuna erişmesi için propagandanın uzun vadede ‘kıymetsiz’ olduğu gerçeğiyle yüzleşmeleri şarttır. Türkiye’nin propaganda konusunda kendisiyle yüzleşme sürecine girmesini sağlamak için Ahmet Hamdi Bülbül’ün kitabı önemli bir başlangıç noktası sunuyor.

Kitabının sonuç bölümünde ise sanatsal ifade özgürlüğünün sınırsız olması gerektiği ve sanatın devlet tarafından yönetilmemesi gerektiği konusunda şunları söylüyor:

“Bir ülkede yönetimi elinde bulunduran erk iş başına gelince kurumlara kendi ideolojisine veya dünya görüşüne yakın kişileri getirdiği ortamda adaletten, gelişmekten, çağdaş medeniyetler seviyesine çıkmaktan söz edilemez. Dolayısıyla, böyle bir ortamda kültür ve sanatın da bu kişilerin dar kalıplarında belli bir çerçeve dışına çıkamayacağı, sanatın da o idarenin hizmetkarı durumunda olacağı açıktır. Bu durum sanatın olmazsa olmazlarından olan özgürlüğünü ve özgünlüğünü elinden aldığı gibi sanatçının özgün tasarım yapma işlevini de köreltmektedir.” (syf. 295)