Baş döndürücü bir tamamlanış: Kızıl Tugaylar’ın Gizli Örgütü

İletişim Yayınları’ndan çıkan Kızıl Tugaylar’ın Gizli Örgütü, geçmişe bugünü, gerçeğe kurguyu, empatiye taraf olma halini başarıyla yediren, sürükleyici bir siyasi polisiye; sahaf-dedektif Nikola’nın tabiriyle “Gizli anlamları olan bir roman, bir intikam planı.” Trajik gerçeğin her iki ucuna hayranlıkla “hatırlayan” ve acı ya da utançla, bir şekilde “unutmaya” çalışan iki nesli yerleştiren kitap, en sonunda polisiyelere özgü o tamamlanmışlık hissini bahşediyor okura.

Büşra Uyar

Polisiyenin her zaman daha farklı bir albenisi var, zira karşısındakiyle işbirliği yaparak özünü oluşturmayı tercih eden bir tür o. Okuru ne kadar titiz, analitik ve “güvensiz” olursa o kadar güçlü ve unutulmaz olabilen polisiyenin bir alt dalı olan siyasi polisiye ise okurunu biraz daha zora koşuyor şüphesiz. Karşısında tarihe, siyasete, sosyolojiye meraklı, donanımlı bir okur bulmak isteyen bu tür, eğer okuruyla doğru kontak kurabilirse çok büyük bir edebi zevki seve seve bahşediyor.

Okurunu irdeleme, sorgulama ve “hayatta kalma” sarmalına sokarken bir yandan da güçlü bir edebi haz uyandıran siyasi polisiye örneklerinden biri, İletişim Yayınları’ndan çıkan Kızıl Tugaylar’ın Gizli Örgütü. Dimitris Mamaloukas’ın 2017 yılında Yunanistan’da Anagnostis En İyi Roman Ödülü’nü kazanan siyasi polisiyesi bilmeceyi, “suç”u ve geçmişten kaçışın dayanılmaz çekiciliğini son derece dinamik bir kurguyla, aynı potada eritiyor. Fulya Aktüre Koçak’ın dilimize kazandırdığı roman, her iki gerçeklikten de elini ayağını çekmek istemeyen polisiye okurları için keyifli ve sürükleyici bir alternatif.

Kızıl Tugaylar’ın Gizli Örgütü ilk iş olarak okurunu 20 Mart 1979 tarihine, dondurucu bir Milano sabahına götürüyor. Kızıl Tugaylar’a bağlı “Francesco Larusso Örgütü”nün talihsiz ilk ve son eylemine soğukkanlı bir şekilde mercek tutan kitap, ana gizem unsurunu yaratırken bir yandan da anlatı boyunca sızlayacak bir çizik atıyor okura. “Kızıl ruh”un kısa bir süre için, trajik bir şekilde ciğere dolmasının ardından, yirmi sekiz yıl sonrasında buluyoruz kendimizi. Üniversite öğrencisi Alessandro Fontana, Bologna’da birdenbire ortadan kayboluyor; böylece birbirinden farklı karakterlerle onu arama süreci başlıyor…

Alessandro’yu arama süreci birbirinden farklı ipuçlarıyla, yoğun bir şekilde örülüyor: Eski basım bir Che Guevara kitabı, kayıp ve “sıradan” bir öğrencinin evinde bulunan bir silah, yeni çıkan bir polisiye kitabının taslak sayfası… Bu ipuçları içinde en hayret uyandıran ise şüphesiz ki “Lanetli Nüshalar”. “Artık” yeteneksiz yazar Dino Battaglia’nın son romanı “Lanetli Nüshalar”, Kızıl Tugay’ların Gizli Örgütü’nün gizemini ortadan kaldırmaya yönelik bir kılavuz vazifesi üstlenirken, diğer yandan okurun “görebildiği” parçalarıyla da ayrı bir kitap olarak kendi içinde işlemeye devam ediyor. İç içe geçen ipuçları ve anlatı içerisinde okur her sayfada herkesin ve her şeyin değiştiğini gözlemlerken, ister istemez en azından Alessandro’yu “aynı” bulmanın derdine düşüyor.

Kızıl Tugaylar’ın Gizli Örgütü, Dimitris Mamaloukas, çeviren: Fulya Aktüre Koçak, İletişim Yayınları, 2020.

Kızıl Tugaylar’ın Gizli Örgütü, polisiye türünün tüm gerekliliklerini dinamik ve baş döndürücü bir olay örgüsüyle yerine getirirken, bir yandan da çok güçlü ve “rahatlatıcı” bir yönle sivriliyor: Hiçbir karakterin ideal ya da kusursuz olmaması. Okur bu karmakarışık arayış sürecinde “tekinsiz” karakterlere emanet ediyor kendini; resmî izni olmayan gönülsüz dedektifler, dedektif rolüne yalnızca polisiyelerden öğrendikleri kadarıyla soyunan sahaflar, başarısız ve “artık” yeteneksiz yazarlar… Ancak roman “kusursuz karakter” klişesini başarıyla yıkarken, “iş bitirici ikili” ya da fobileriyle ölümcül derecede sınanan mücadeleci ana karakter klişelerini özgün bir şekilde anlatısına yediriyor. Kitabın diğer bir güçlü yönü ise geçmişin trajik nostaljisini okura iliklerine kadar hissettiriyor olması. Hayallerin, beklentilerin, feda edilen ve kaybedilenlerin hüznü romanın ve kendi gerçekliğimizin duvarlarını aşarak yoğun bir empati sürecine sokuyor bizi. Bu noktada herkes eşitleniyor: “Kaybolan” evlatlarına kayıtsız kalanlara karşı korkunç bir güçle mücadele eden anneler, geçmişin tüketici hayal kırıklıklarından kaçan “hain” ihtiyarlar ya da geçmişin kızıl büyüsünü “harfi harfine” bugün yaşatmaya çalışan gençler…

Ancak bu eşitlik, herkesin kendinden yana oluşuyla tepetaklak oluveriyor. Bu yoğun sarmalın içinde keskin acılar, travmalar, büyük hayaller ve son çırpınışlar değersizleşiyor, daha doğrusu dokunulmazlığını kaybediyor. Ancak dokunulmazlığın kaybedilmesi bir bakıma hayatın ta kendisi olduğu için, bu durum “istese de” rahatsızlık veremiyor okura. Çünkü okur rahatsız olmaya fırsat bulamadan herkesten yana ve herkesin tarafında olmakla meşgul oluyor. Eh, anlatı böylesine bir kızıl dokuya sahipken, taraf olamama durumunun “normal” olduğunu iddia edemeyiz.

İletişim Yayınları’ndan çıkan Kızıl Tugaylar’ın Gizli Örgütü, geçmişe bugünü, gerçeğe kurguyu, empatiye taraf olma halini başarıyla yediren, sürükleyici bir siyasi polisiye; sahaf-dedektif Nikola’nın tabiriyle “Gizli anlamları olan bir roman, bir intikam planı.” Trajik gerçeğin her iki ucuna hayranlıkla “hatırlayan” ve acı ya da utançla, bir şekilde “unutmaya” çalışan iki nesli yerleştiren kitap, en sonunda polisiyelere özgü o tamamlanmışlık hissini bahşediyor okura. Geriye sorgulanması, irdelenmesi gereken bir siyasi geçmiş kalıyor, yani insanın baş etmesi gereken “asıl” yarım kalmışlık hissi…