Murat Uyurkulak'ın yeni romanından tadımlık

Murat Uyurkulak'ın yeni romanı 'Delibo', 2 Haziran'da Can Yayınları etiketiyle okuyucularla buluşacak. Kitaptan tadımlık bir bölümü sunuyoruz... 

Murat Uyurkulak*

Delibo kaybolmuş. Tuncay Abi haber verdi, İzmir’in Bornova ilçesine bağlı Erzene Mahallesi, 75. Sokak’taki müflis bakkal… Dükkâna kilidi vurduktan sonra girip çık madığı iş kalmamıştı, dikiş tutturamamıştı hiçbirinde. Esnaf cehaletinden mustaripti, yazarkasanın iki kulaç ötesi meçhul bir âlemdi ona.

Ataları ücra bir Balkan köyünün muhaciriymiş. Dağdaymış köy, oksijeni bol, eti sütü yağı ganiymiş. Galiba o yüzden geniş adamdı Tuncay Abi, hem ruhen, hem bedenen. Terlerdi sürekli, etli ensesi, sarkık gerdanı her daim parlardı. Terinin acı kokusu mekânı tutardı, da ha kapıdan girerken kamçı gibi çarpardı insanın yüzüne. Üzerinde mavisi solmuş önlüğü, hantal, kaygan, sokulgan bir hayvana benzerdi.

“Konya’da şoförlüğe devam mı?” diye sordu.

“Aynı,” dedim.

Ben de sordum:

“Sen ne yapıyosun şimdi?”

O kokuyu üreten dev gövdeyle imtihanını fersiz gözlerinden, ağır aksak yürüyüşünden, dört mevsim usul usul titremesinden idrak ettiğimiz Girit göçmeni güzel karısı Şirin akıl vermiş, yenebilen çiçek yetiştiriyormuş arka bahçesinde, çok yıldızlı otel mutfakları için.

“Gel de sana hercaimenekşe yedireyim,” dedi.

Böyle şeftaliyle zencefil arasıymış, hem biraz tatlı hem biraz acıymış tadı.

“İstemez,” dedim, “ne biçim insanlarsınız, bari çiçekleri yemeyin!”

Kızdı.

“Hadi be ordan!” deyip kapattı telefonu.

Delibo, Murat Uyurkulak, 200 syf., Can Yayınları, 2020.

Deli İbo’ydu da, ortadaki iki “i” zamanla birbirine kaynamıştı. “Delibo” derdik. Yaşsızdı. Hangi zaviyeden baktığınıza göre değişirdi tevellüdü. Bir gün sağdan elli görünürdü, öbür gün soldan yirmi… Hiç konuşmazdı. Kafasında yağ bağlamış kasketi, sırtında perişan ceketi, elinde büyücek bir torba, bütün gün Bornova’yı dolaşıp yerde bulduğu ıvır zıvırı toplardı. Cam parçaları, gazoz kapakları, eğri büğrü kuru dallar, değişik şekilli taşlar, kozalaklar, palamutlar, hayvan kemikleri… Torbasına doldurduğu onca şeyi ne yapar, ne eder, nerede saklar, kimse bilmezdi.

Anlatırlar, seneler önce, bir yaz günü peyda olmuş mahallede. Küçükmüş daha. Hüviyetsizmiş. Karakola teslim etmişler. Kimi kimsesi bulunmayınca, arayanı soranı da çıkmayınca Edvırds Köşkü’nün bitişiğindeki yetiştirme yurduna yerleştirilmiş. Haftasında yurttan kaçıp mahalleye gelmiş. Tekrar karakola götürmüşler, tekrar yur da verilmiş, tekrar kaçmış, nihayet 14. Sokak’ta, ön cephesi al karanfil mozaikli Şükriye Previşte Apartma nı’nın beşinci katında yalnız yaşayan Dudu Nine evine alınca konu kapanmış. Kimliğini çıkarmış sabinin, nüfusuna geçirmiş. Kimliğe namını da Dudu yazdırmış: İbrahim! İçki ve sigara iptilasından ötürü, kollarıyla bacakları manzaraya mâni bir ağaç gibi budana budana, ahrete koca bir somun ekmek misali neredeyse çıkıntısız intikal eden kocasının adı…

Dudu’nun işlerini görürdü İbo.

Toptancıların yılda bir getirip apartmanın kapısına yığdığı bulgur, pirinç, nohut, kuru fasulye çuvallarını sırtlanırdı.

Cimriliğiyle meşhur ihtiyar kadının her hafta satıcılarla çekişe dövüşe doldurduğu pazar torbalarını yüklenirdi.

Kesintilerde, rivayete göre milyoner bir Levanten’in, mor salkımlı köşkünün havuzunda yüzerken boğulan küçük kızı anısına Roman mahallesi Tarlabaşı’nda yaptırdığı, her nasılsa en kavurucu sıcaklarda dahi kurumayan çeşmeden kova kova su taşırdı.

Manisa yolunun kenarındaki kırlıkta, ki vaktiyle yoksul Müslüman çocukların “müsü” dediği ve üç­beş kuruşa çantalarını taşıdığı mösyöleri eğleyen büyük bir golf sahasıydı burası; ısırganotu, kuzukulağı, labada, radika, hindiba toplardı. Arada bir çimenlerin arasında, çalıların dibinde bulduğu yosun tutmuş golf toplarını da torbasına atmayı ihmal etmezdi.

Haftada bir, pazar günleri, bir nevi ritüel gibi, Dudu’nun hazırladığı kıymalı soğanlı baharatlı harcı pide yaptırmak için fırına götürürdü. İbo’nun elinde üzeri beyaz tülbentle örtülmüş o büyük bakır kapla sokağa çıktığını gördüğümüzde heyecan sarardı bizi. Pusuya yatıp dönüşünü beklerdik. Öteden, torbasında pidelerle göründüğünde etrafını kuşatır, başlardık hoplayıp zıplayarak tezahürat etmeye:

“İii bo İii bo, De liii bo! İii bo İii bo, De lii bo! İii bo İii bo, De lii bo!”

O da katılırdı hemen oyuna, torbayı bırakıp kollarını iki yana açar, kesik kesik mutluluk çığlıkları atarak kendi çevresinde döner döner dönerdi. Çetenin mis gibi kokan pidelerin yarısını o arada yürüttüğünü fark etmezdi. İbo nihayet tekrar yola koyulup apartmana vardıktan bir müddet sonra Dudu hışımla açtığı pencereden beline kadar sarkar, küfrü basardı:

“Hırsız piçler! Taşakları kopasıcalar!”

Ekseri erken dul kalmış ihtiyar muhacir kadınlar gibi, ağzı pek bozuktu.

Küfürleri umumiyetle erkek tenasül uzvu ve civarıyla alakalı olurdu.

İbo’nun yaş alıp da kalıplı bir delikanlıya dönüştüğü vakitler, mahallenin kara ağızlıları Dudu Nine’nin ona kocasının adını vermesinin altında alengirli sebepler aramış, fakat Dudu Üzeyir’in kahvehanesine dalıp elindeki baltayı karşısına çıkan ilk masanın ortasına, okey dışarı vurur gibi, güm diye indirince, bu münasebetsiz dedikodular derhal kesilmişti.

Durup durup aniden bağırmasıyla meşhurdu İbo.

“Yiiiiiiiaaaaaaa!!!” diye bir feryat…

Ama ne feryat, ahalinin ödü patlardı.

Bir keresinde Mandıracı Manda Cemil’in hamile karısı Gülten, boş bulunduğu esnada Delibo’nun infilakına maruz kalmış, korkudan bebesini oracıkta düşürecek olmuştu da, İbo Cemil’den sağlam bir dayak yemişti.

Vazgeçti mi bağırmaktan?

Ne gezer!

“Yiiiiiiiaaaaaaa!!!”

Deliydi neticede, ne yapsa yeriydi, nasıl aniden çıkıp gelmişse, birdenbire yok olması da tabiiydi. Ama öyle değildi işte. Delibo’nun kaybolması mühim haberdi. Zira geldiğinden beri Bornova hudutlarının dışına çıktığı, sokaklarda gezinirken görülmediği, bağırtısıyla yürekleri hoplatmadığı vaki değildi. Bir çeşit şehir mobilyasıydı, demirbaştı. Bir saat kulesi veya otobüs durağı misali, günü düzenleyen, alışkanlık inşa eden bir hususiyeti vardı. Yokluğu, yoksul mahallenin mütevazı hayat makinesinde gıcırdayan bir çarkın duruvermesi gibiydi. O gidince sokaklara tuhaf bir sessizlik çökmüştü. İnsanlar Delibo’nun her an bir köşeden çıkmasını bekliyor, feryadını duymak için durmaksızın kulak kabartıyor, ardından artık mahallede olmadığını hatırlayıp boş boş yola, göğe, birbirine bakıyordu.

Fehmi’yi aradım.

“Delibo kaybolmuş,” dedim.

“Biliyom,” dedi. “Bi haftadır yok ortada, karakola haber verdik. Dudu üzüntüsünden yataklara düştü. İbo’m İbo’m diye sayıklıyo kadıncağız.”

“E ne yapıcaz?”

“Ne bileyim ben, bi vakit döner gelir heralde.”

*Murat Uyurkulak’ın yeni romanı Delibo’dan yazarın özel izniyle alınmıştır.