Ölüler hikayeleriyle yaşar mı?

Robert Seethaler'in son romanı Toprak, geçtiğimiz günlerde Regaip Minareci’nin çevirisiyle Timaş Yayınları tarafından okura sunuldu. Dil işçiliğindeki marifetine aşina olduğumuz Seethaler, Toprak'ta zor olanın peşine düşüyor ve ölüleri konuşturuyor. Kadim anlatılardan bu yana önemli bir ritüel olan olan ölü ve ölüm; Seethaler'in anlatısında bir hafızanın temelini oluşturuyor. Birbirinden farklı 29 karakterin hikayesini ayrıksı gibi görünse de tek bir çatı altında toplayan Seethaler, sinematografik bir yolla ve fragmanlarla hatırlamak, anlatmak ve duymak gibi edebiyatın önemli çemberleri etrafında dolaşıyor.

Anıl Mert Özsoy  aozsoy@gazeteduvar.com.tr

Tüm dünyada son yıllarda görülen bir akım var: Kimi meşhurların, hayalet yazarlar tarafından kaleme alınan kitapları, kapitalizmin ve popülizmin etkisiyle okura sunuluyor. Buradaki ilk amacın ekonomik olduğu aşikar. Fakat, edebiyatın tam olarak bu noktada ekonomiden koptuğunu, kapitalizmin çarklarında yer almak yerine yıkmaya yönelik bir tavrı olduğunu biliyoruz. Türkiye’de de birçok yayınevinin saptığı bu yol, kalıcı eserlerin ortaya çıkması yerine, günübirlik, üzerine düşünülmemiş ve geleceğe dair söz söylemeyen kitapların okur katında değerliymişcesine sunulmasına neden oluyor. Günü kurtaran yayınevleri, kendi prestijlerini de yıkarak geleceğe kalmamak adına birbirleriyle yarışıyor. Yazının ihtişamlı gücüne kapılan kimi meşhurlar da kendilerine biçilen rolün bilerek ya da bilmeyerek figüranı oluyorlar, kötü birer figüran…

Yukarıda bahsini ettiğimiz eleştiriyi yıkan, tam aksine edebiyatta da nitelikli eserler ortaya çıkan sanatçılar da yok değil… Türkiye özelinde bu noktada akla ilk gelen isim şüphesiz Yılmaz Güney oluyor. Hem sinema hem de edebiyat alanındaki üretimleri ve ortaya koyduğu sanatsal bakış açısı Güney’i bugünlere ve geleceğe taşıdı. Dünyada ise Robert Seethaler’ı her iki sanat dalında da ortaya koyduğu nitelikli eserlerle anabiliriz.

Toprak, Robert Seethaler, çeviri: Regaip Minareci, 208 syf., Timaş Yayınları, 2020.

İlk olarak 2017’de Feza Şişman çevirisiyle Timaş Yayınları tarafından yayımlanan Bütün Bir Ömür kitabıyla tanıdık Seethaler’i… Sinema alanında birçok önemli projede yer alan Seethaler bu kez bir romanla karşımıza çıktı. Özellikle Almanya’da, ardından çevrildiği tüm dillerde oldukça konuşulan ve okunan Bütün Bir Ömür, doğayla insanın, beden bütünlüğüyle, parçalanmanın kesiştiği ve birbirini anlamaya çalıştığı noktada oldukça kuvvetli bir soruyu da beraberinde getiriyordu: Yabancı ama kime? Eksik ama nasıl? Seethaler, hikayesini temellendirdiği bu sorular etrafında yaşadığı coğrafyanın yalnızlık ve kaybolma kodlarına da yakından baktı. Çoğunluğun haklılığı üzerine kurulan bu dünyada yalnız başına bir adamın gitgide eksilen yaşamını, edebiyatın tüm olanaklarından yararlanarak anlattı Seethaler. Bu imkanlar nelerdi peki? Öncelikle Bütün Bir Ömür’ün ismiyle müsemma hikayesinin gittikçe azalarak işlenmesi romanın gerçekçiliğini üst düzeye çıkardı. Yine yazarın en önemli marifetlerinden biri olan atmosfer yaratmaktaki başarısı ise okurla direkt ilişki kurmasına ve hikayenin bir parçasının da okur olmasına vesile oldu. Romanın sonundaki o kekremsi tadın asıl sebebi ise eksilme duygusunun ta kendisiydi.

TOPRAK’IN ÖLÜMDEN ÇIKAN HİKAYESİ 

Seethaler’in sinema filmine uyarlanan ve Türkiye’de Jaguar Yayınları tarafından Oktay Değirmenci’nin çevirisiyle yayımlanan ve 2016 ManBooker finalistlerinden olan Tütüncü Çırağı adlı romanı ise, kelimenin tam anlamıyla bir dil şöleniydi. Seethaler, dünya bilim tarihinin ikonik isimlerinden psikiyatr-yazar Sigmund Freud’un da kahramanlardan biri olduğu Nazi Almanyası’nı kendisine fon seçerek, alışılmışın dışında bir usta-çırak (bu noktada bir baba-oğul okuması da yapmak mümkün) ilişkisini ele aldı. Soykırımı sorgulayan genç karakterin, gerçek yaşamla yüzleşmesi ve yaşamı sorgulaması, evsizlik ve iktidar kavramları üzerine düşünmesi romanın temel taşını oluşturuyordu. Görünen o ki, Seethaler geçmişiyle yüzleşen ve burada insanlık üzerinden bir hikaye devşirmeye önem veren bir yazar.

Seethaler’in son romanı Toprak, geçtiğimiz günlerde Regaip Minareci’nin çevirisiyle Timaş Yayınları tarafından okura sunuldu. Dil işçiliğindeki marifetine aşina olduğumuz Seethaler, Toprak’ta zor olanın peşine düşüyor ve ölüleri konuşturuyor. Kadim anlatılardan bu yana önemli bir ritüel olan olan ölü ve ölüm; Seethaler’in anlatısında bir hafızanın temelini oluşturuyor. Birbirinden farklı 29 karakterin hikayesini ayrıksı gibi görünse de tek bir çatı altında toplayan Seethaler, sinematografik bir yolla ve fragmanlarla hatırlamak, anlatmak ve duymak gibi edebiyatın önemli çemberleri etrafında dolaşıyor. Toprağın altındakilerin anlattıklarına inanmanın güç olduğu bir kurguda biçim ve birbirine bağlanan hikayelerle gerçekçilik noktasına ulaşıyor. Seethaler’in, üstesinden gelinmesi bir yazar için muhakkak zor olan bu anlatısı, ölünün ardından bıraktıklarını bir kez daha sorgulamamızı istiyor.

Ölü hikayesiyle yaşar mı? Toprağa hikayeler de gömülür mü? İşte tüm bu soruların yanıtı Seethaler’in anlattıklarında gizli…