Ursula K. Le Guin ve dikenler arasında yol açmak

Ursula K. Le Guin’in öykülerinden derlenen “Aya Tırmanmak ve Diğer Öyküler” Metis Yayınları tarafından yayımlandı. “Aya Tırmanmak ve Diğer Öyküler” hem yazarın öykücülüğü üzerine düşünmemizi hem de Le Guin’in seçtiği incelikli konularla yaşama dair farklı konularda düşünmemizi sağlıyor.

Emek Erez  emekerez@gmail.com

“En önemli şey yazının şeffaflığıdır, romanı veya kısa hikâyeyi okuyan kişinin yazının ‘güzel’ olduğunu fark etmemesidir; güzellik sizi anlatının dışına çıkarır. Anlatı hikâyenin ana unsurudur” (2016: 84) diyor, Ursula K. Le Guin. “Güzel olmayı fark etmemek” üzerine düşündüğümde, yazarın anlatısını oluştururken verdiği çabanın okur tarafından hissedilmemesini anlıyorum. Böylece, yazarın dikte eden sesini duymuyor, anlatıda kendi yolumuzu bulabiliyoruz. Anlatının akışına kapılmayı, doğada bir suyun yolunu bulması gibi düşünmeli. Kimsenin müdahalesi olmadan kendi yatağını bulan, akışının yönünü kendi belirleyen küçük bir dere gibi hayal edebiliriz bunu. Bu da “güzel yapma” kaygısı olmayan veya o kaygıyı okurun gözüne sokmayan metinler için geçerli.

Le Guin, başka bir yerde de şuna dikkat çekiyor: “Genç yazarlar genelde bir hikâyenin bir mesajla başladığını düşünür, onlara böyle düşünmeleri öğretilir. Benim tecrübem böyle olmadı. Başladığınızda önemli olan tek şey şudur: Anlatmak istediğiniz bir hikâyeniz var. Büyümek isteyen bir fidan. Kendi tecrübelerinizdeki bir şey, kendini ışığa ulaşmak için zorlamaktadır. Dikkatlice, özenle ve sabırla buna teşvik ederseniz, olmasına müsaade edersiniz. Zorlamayın, ona itimat edin. İzleyin, sulayın büyümesine izin verin” (2018: 152). Hikâyeye başlarken amaç bir mesaj vermek ise deneyimlerimizden çıkardığımız dersten yola çıkarız bu da bir anlamda sonuçtan yola çıkmak demektir. Böylece, hikâyenin ya da deneyim olarak değerlendirilebilecek bir yaşanmışlığın oluş sürecini göz ardı etmiş oluruz, okura bir öykü vermek, deneyimi hayal gücünün süzgecinden geçirip bir anlatı kurmak yerine ona bir ders veya bilgi vermeyi seçmiş oluruz. Ve bu ders daha çok yazarın mesajı anlamına gelir. “Anlatmak istediğimiz bir hikâyemiz” varsa onu mesajdan değil, oluş sürecinden yola çıkarak anlattığımızda okurun deneyimi ile yazarın deneyiminin karşılaştığı bir anlatı ortaya çıkabilir. Böylece, bir mesaj varsa bile sadece yazarın okuru bilgilendirdiği hiyerarşik bir anlatı yerine, okurun kendi bilgisini bulduğu ve anlamı çoğalttığı bir metin ortaya çıkabilir.

LE GUİN ÖYKÜLERİ

Le Guin ve hikâye anlatmak üzerine düşünmeme vesile olan metin, yazarın öykülerinden derlenen ve Metis Yayınları tarafından, Aslı Biçen çevirisi ile basılan, Aya Tırmanmak ve Diğer Öyküler adlı kitap. Le Guin farklı türlerde yazan bir yazar, onun yazı edimi üzerine, her metninde farklı şekilde düşünmek gerekiyor. Bu kitaptaki öykülerinde fark ettiğim şey yukarıda bahsettiğim durumları gözleyebilmem. Öyküler akışta yerini kendi buluyor, tek bir sebep veya sonuç olmadığı gibi mesaj verme, “güzel yapma” kaygısı hissedilmiyor. Anlatılmayı bekleyen bir hikâye var ve yazar onun açığa çıkmasına izin veriyor. Aslında Le Guin denince o hikâyenin bir anda çıkmış olması da zor çünkü titiz bir yazar ki karakter isimleri, sesler, kullanılan imgeler üzerine çok kafa yorduğunu pek çok yerde söylediğini biliyoruz. Sanırım onun ustalığı da burada “güzel yapma”yı, mesajını gizlemeyi başarıp, anlatıda okurun kendi yolunu bulmasına izin veriyor. Kitaptaki öykülerde insan ve doğa bir arada sunuluyor. Mesela, insana dair bir olaydan bahsederken onun yanında durduğu ağacı es geçmiyor yazar veya hayvanların zihnimizdeki çağrışımlarıyla karşılaştığımız an da hissettiklerimizin nasıl değişebileceğini hatırlattığında onlarla kurduğumuz ilişki üzerine düşünmemizi sağlıyor.

Hakikatin yalnızca kesin gerçeklerle anlatılamayacağını hatırladığımız öyküler de var bu kitapta. Yaşlılar, gençler, çocuklar, hayaller, gerçekler ve hayat. Yazarın üslubunca öykülediği konular, okurun zihninde kendi anlamını yaratıyor, kendi hayalini bulmanı sağlıyor bu da önemli bence çünkü hayaller gerçekten kaçmak için değil onun yakınında durup ihtimali unutmamak için var ve Le Guin öykülerinde hayal ve gerçeğe dair mümkünlük yan yana duruyor.

Aya Tırmanmak ve Diğer Öyküler, Ursula K. Le Guin, çeviri: Aslı Biçen, Metis Yayınları, 2012.

İNSAN VE SORUMLULUKLAR

Kitabın sevdiğim öykülerinden biri “Zihnimdeki Mahlukat”, bu öyküde Le Guin “Böcek”, “Serçe” ve “Martı” adında üç kısa öykü anlatıyor ve bize insanın hayvan karşısındaki tutumunu, zihnimizde yarattığımız onlara dair anlamı sorgulatıyor. İnsanın içinde hayvana karşı “çürük bir yer” olduğuna işaret ediyor yazar. Çocukluğumuzdan getirdiğimiz korkularımız, kültürel edimlerimiz onlardan korkmamıza, onların zor zamanlarında tepkisiz kalmamıza sebep olabiliyor. “Böcek” adlı öyküde, New Orleans’ta bulunan anlatıcı kaldığı otelin balkonunda gördüğü ters dönmüş böcekten çocukluğundan getirdiği kaygıların da etkisiyle ürperiyor, sonraki gün onu kendinden uzaklaştırıyor ve böcek ters dönmüş vaziyette can çekişmeye devam ediyor, bir sonraki gün ise ölüsünü buluyor. Sonrasında onun acı çekmesini izlemesinden şöyle bahsediyor anlatıcı: “Bir hayvanı öldüremememin ahlak ya da merhametle alakası yoktu. Sadece mızmızlıktı. İçimdeki çürük bir yerdi bu, bir meyvenin üzerindeki yumuşak, kahverengi noktalar gibi: Saygıdan değil, tiksintiden gelen bir merhamet. Harekete geçemeyen bir sorumluluk, suçlunun ta kendisi.” Anlatıcı, yaralı hayvanı ters durmaktan kurtarabilir, onun için bir şekilde harekete geçebilirdi ama kabuklu böceklere duyduğu tiksinti buna engel oluyor. Tiksinmelerimiz de masum değil aslında, başkaya yönelik tiksintinin ona dair oluşturulan kirlilik algısının pek çok antropolojik anlamı var. Diğer türlerin veya farklı olarak kurulmuş grupların yaşadıkları karşısında harekete geçemeyen, sorumluluk alamayan tavır da bu durumla bağlantılı. Ve bana kalırsa tüm bunlar insanın doğa ile ilişkisinin değişme süreci ile de ilişkileniyor ne de olsa ilk ötekimiz ve kendimize karşıt olarak kurduğumuz doğa değil mi?

“Serçe” adlı öyküde de yine acı çeken bir hayvana karşı sorumluluk almayı sorguluyor Le Guin, klimanın sesinden korkan kafes içinde bir o yana bir bu yana giden kuşun durumu karşısında anlatıcı şunu düşünüyor: “Ne yapabilirdim? Tel kafesin kapısı vardı ama üzerine asma kilit vurulmuştu. Düşünmeye devam ettim. Sanki kuş kanatlarını tam iman tahtamın altında, kalbimin boşluğunda çırpıyordu. İçimden dedim ki, bu benim suçum mu? Kafesi ben mi yaptım? Rastlantıyla onu gördüm diye bu serçe benim serçem mi oldu? Ama kalbim dibe vurmuştu ve kanatları onu taşımayan, aç bir kuş gibi oradan yükselemeyeceğini biliyordum.” Doğadaki herhangi bir varlığa karşı sorumluluk hissetmek için onunla illaki bir mülkiyet veya sömürü ilişkimiz mi olmak zorunda sorusunu sorduruyor bu cümleler. Başka türlerle ilişkimiz birebir bizimle ilgili olmasa bile onun yaşadığına karşı tavır almayı gerektiriyor, bu da hem kafesle hem de kafese kilide vuranla yani kendi türümüzle yüzleşmemiz anlamına geliyor. Ayrıca, onlarla ilişkimiz kendi oluşlarından dolayı onlara saygı göstermeyi, dost olmayı ve dayanışmayı içermek zorunda. Ötekine karşı kendini sorumlu hissetmek bugünlerde en çok üzerinde durmamız gereken mesele bana kalırsa. Sadece insanla değil, doğadaki diğer canlılarla da. Çünkü Gülten Akın’ın o çok sevdiğim ve sık tekrar ettiğim dizelerinde söylediği gibi: “Nergisten ben sorumluydum, ışgından ve çocuklardan. Yanlış mı belledim insan sorumluluktur” (2016: 39). Le Guin’in bahsettiğimiz bu iki öyküsü insan ve sorumlulukları üzerine düşündürüyor, kendimiz dışında kalanla kurduğumuz ilişkiyi, zihnimizde tahayyül ettiğimiz ile karşılaştığımız anda değişeni, bu nedenle başkasına dair fikrin sabitliğinin nasıl kırılgan olduğunu hatırlatıyor.

ÖLÜLERİN YÜKÜ

Aya Tırmanmak ve Diğer Öyküler kitabından metin seçmek zor, her öykü kendi içinde üzerine farklı cümleler kurabileceğimiz bir yan barındırıyor. Ancak bugünlerde üzerine epey düşündüğüm bir meseleyi ele aldığı için “Bilge Kadın” öyküsünden bahsetmeden geçmek istemiyorum. Bu öyküde ölülerini sırtında taşıyan bir karakterin durumu anlatılıyor. İnsanın sevdiklerinin ölü bedenlerini sırtında taşımasının gerçek dışı bir yanı olsa da ölümünü yanında taşıyan türümüzün durumu üzerine düşünüldüğünde burada bir hakikat payı var. Issız bir yerde yaşayan Bilge Kadın’a ölülerin yükünden kurtulmak, onları nasıl gömeceğini öğrenmek için başvuruyor karakterimiz: “Kesik kesik olmuş kollarımı arkaya uzatıp çantamı sırtımdan indirdim. Bütün ölülerimi teker teker çıkardım, gerçek annem, üvey annem, dedem, katı babam, ağır mı ağır bebek, kırık arkadaşlar, aşkımın kokuşmuş eti…” Bu ağır yükle artık yaşayamadığını söylüyor kadına ancak onları bırakmaya veya gömmeye de razı olamıyor Le Guin’in karakteri. Tekrar toplayıp çantasını, sırtına alıp ölülerini geri dönüyor. Bu öykünün söylediği kaybedilenin geride bırakılamayacağı ve bir yük gibi hayat boyu taşınacağı. İnsanın ölüm ritüelleri de çoğu zaman bununla ilgili bana kalırsa, gidenden kalan yükü paylaşmak onu hayatın devam eden yanında tutmak için. Çocukken bir yakınımız öldüğünde aile büyükleri onun çatıdan bizi izlediğini söylerlerdi. O nedenle uzun süre çocukluğun verdiği hayal gücünden kaynaklı temkinli davranmaya çalışır, çatıdan beni izleyen ölüye saygısızlık etmemek için yas süreci boyunca izlendiğimi düşünüp, yaramazlık yapmamaya gayret ederdim, geceleri korkardım. İnsanlar ölüm karşısında çaresiz kalınca onu bir şekilde hayatın parçası hâline getirme çabasına giriyorlar. Bu nedenle ölümler bir yük gibi sırtımızda taşıdığımız, geride bırakamadığımız anılara dönüşüyorlar. Le Guin’in “Bilge Kadın” öyküsünün karakteri de yükünden yorulmuş olsa da onları bırakamıyor veya gömemiyor, onu yaşamın bir parçası hâline getirerek çektiği tüm acıya rağmen sırtında taşımaya devam.

Ölüm başucumuzda ara vermeden varlığını bize duyuruyor. Her gün ölüm haberleriyle sarsılıyoruz, haber bültenleri “rekor ölümler”den bahsediyor, sanıyoruz ki orada kalıp gidecek yaşanan ama öyle değil ölen her canın yükü bu öykünün karakteri gibi sırtımızda, belleğimizin yarığında.

Ursula K. Le Guin’in öykülerinden derlenen Aya Tırmanmak ve Diğer Öyküler hem yazarın öykücülüğü üzerine düşünmemizi hem de Le Guin’in seçtiği incelikli konularla yaşama dair farklı konularda düşünmemizi sağlıyor. Le Guin metinlerinden alışık olduğumuz antropolojik izleri, sömürgecilik eleştirisini, doğa ile ilişkimizi, kadın oluşu, erkek oluşu sorgulayabileceğimiz, hayal gücünün sınırlarını zorlayabileceğimiz, gerçek üstü temaların olduğu öyküler de var bu kitapta.

Kitabın son öyküsü “Kaçak Avcı”nın karakteri şöyle söylüyordu: “Benim hikâyem sonsuz bir dikenliğin içinde kendime yol açma hikâyesiydi” dünyanın geldiği nokta düşünüldüğünde bizim durumumuzda “sonsuz dikenlikte yol açma” hikâyesi biraz küçük de olsa yol açmak, bir yarıktan sızan ışığı görebilmek için birbirimize hikâyeler anlatmaya devam etmek gerek.

KAYNAKLAR

  • Akın, G., (2016), “Uzakta Bir Kıyıda”, İstanbul: YKY.
  • Freedman, C. (2016), “Ursula K. Le Guin’le Konuşmalar”, (Çev. Burcu Erdoğan), İstanbul: Agora Kitaplığı.
  • Le Guin, U., K., (2018), “Sözcüklerdir Bütün Derdim ‘Hayat ve Kitaplar Üzerine Yazılar’”, (Çev. Damla Göl), İstanbul: Hep Kitap.

Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".