Doğası başına yıkılan insanın öyküleri

Işıl Aydın’ın öykü kitabı “Cemal ve Soysuzluk” Klaros Yayınları tarafından okurla buluştu. “’Cemal ve Soysuzluk’ okura doğrusal ve konforlu bir yolculuktan ziyade, labirenti çağrıştıran yılankavi bir seyir ya da çivileme bir atlayış deneyimi öneriyor olabilir” diyen Aydın ile 2010’ların Türkiye öykücülüğünü, aile kurumunu ve soysuzluk kavramını konuştuk.
Yazar Işıl Aydın

Oylum Yılmaz

Edebiyat bazen kendi yatağında gereğinden fazla ağır akar hatta kimi zaman piyasanın da yönlendirmeleriyle neredeyse durağan hale gelir. Öyle ki, sanki yazılan ve okunan her şey birbirinin silik birer kopyası gibidir. Derken birden bir ışık çakar. Beklenmeyen bir andan, çalışılmadık bir yerden, öngörülemeyen bir kalemden çıkan o ışık gözünüzü alır, başka bir şey göremez, düşünemez olursunuz. Okuduğunuz her neyse kaybolup gittiğini sandığınız edebi heveslerinizin, heyecanlarınızın hepsini size geri verir!

İşte Işıl Aydın’ın Cemal ve Soysuzluk’u da, okurlarına böyle bir çarpmayı, böyle bir kuvvetli etkileşimi vadeden öykülerden oluşuyor. Dünyanın pek çok farklı yerini kendine mekan edinen, dünyanın pek çok farklı kültürü içinde dolaşarak insanı arayıp onun içindeki arayışları öykü evrenine ustalıkla dahil eden metinler bunlar. Sert, acımasız, kültürsüz, zamansız! “Parçası olduğu doğanın canım dağları başına yıkılmak üzere” diyor insan için Işıl Aydın ve devam ediyor: “Kendini bir ömür özdeşleştirdiklerinin, parçası olduğunu sandıklarının yerinde yeller estiğini görünce, yeniye gün doğuyor sanki. O yüzden kurumlara emanet insan evladının kabuğunu soyunca geriye bir şeycikler kalmıyor oluşu karşısında duyduğum şaşkınlığı da öykülerde gizleyemiyorum. Belli ki bunu doğa da gizleyemiyor…”

Işıl Aydın’la, kendini komşu evlerle sınırlama eğilimdeki öykü evrenini dünyaya doğru büyütme cüretini, aile nostaljisine batıp çıkamayan 2010’ların Türkiye öykücülüğünü, aileden başlayan kurumsallaşma eğiliminin yok edici saçmalığını ve soysuzluğu konuştuk. Konuşurken dünyanın da yavaş yavaş sonuna gelmiş olabiliriz, ama edebiyatın sonuna değil!

.

2010’lar için hiç düşünmeden bir öykü “onyılıydı” diyebiliriz herhalde. Pek çok tekniğin, biçimsel yapının denendiği, bu yıllarda kalem oynatan öykücülerin belli tarzlar oluşturduğu ve diğer yandan da okurun, tırnak içinde, öyküye doyduğu 2020 yılında bir öykü kitabıyla okurun karşısına çıkmak nasıl bir duygu? Öyküde söylenecekler söylendi, yapılacaklar yapıldı mı sence de? Ya da daha direkt olarak şöyle sorayım, öykü okuru Cemal ve Soysuzluk’u neden okuyacak?

Öncelikle, bu kitabın aslında 2010 yılında çıkması planlanıp da 2020’de çıkabilmiş olması bu soruyu benim için daha manidar kılıyor. Bu kitapla ilgili gecikmişlikle demlenmişlik hisleri arasında gelgitlerim var. Aslında neredeyse hemen her alanda olduğu gibi edebiyat ve özellikle de öykü dalında böyle bir bolluk ortamına doğmuş olmanın görünürlük açısından zorluklar doğurabileceği bir gerçek. Ancak yazma biçimimden ve ürettiğim metin türünden ötürü bu tarz bir zorluğu, bu kitap başka bir ortama doğmuş olsaydı da yaşardım kanaatindeyim. Zira sezmeyi anlamaya yeğ tutmakta direnen metinler bunlar. Bu süreçte değişe dönüşe başka bir dosyaya evrilen Cemal ve Soysuzluk okura doğrusal ve konforlu bir yolculuktan ziyade, labirenti çağrıştıran yılankavi bir seyir ya da çivileme bir atlayış deneyimi öneriyor olabilir. “Hadi bak, bak ama, hayır olmadı, dön ve aynı yere yine bak” diye sesleniyor, bağırıyor ve belki bunun için yeri geldi mi tepiniyor da olabilir. Koyunda öpe okşaya büyütülen saçmaya karşı kılıç kuşanıyor olması da muhtemel. Peki bunun ne gibi bir cazibesi olabilir? Hem bir okur hem de bir canlı olarak, kara kuyular, derinlikler, uçurumlar gibi düşüş, kayboluş ve dipsiz oluşumlara tutkunlar için bu metinler bir yol macerası değeri taşıyabilir ki, yol şiirdir.

Çağdaş öykünün temel izleklerinden biri aile. Bizim kuşağımızın yazarları da aile üzerine yazmayı çok seviyor. Sizin öykülerinizi de örneğin bana soracak olsalar aile üzerine yazılmışlar, diyebilirim pekala. Ama demem! Çünkü zannediyorum ki insanı dünya karşısında daha yekpare bir algılayış var burada. Devlet, kimlikler, aile, doğa tek bir şey olmuş insanı yutuyor, öğütüyor bu öykülerde. Neden? 

Bunlar insanı yutup öğütmekle kalmıyor, bir de tükürüp atıyorlar bence bilinmezin orta yerine. Şimdilerde insan diye kör topal şaşkın dolanıp durana demiyor muyuz? Bir kimliğin henüz bitemediği yerde başlayan diğer kimlikten bir kolaj adeta insan ve parçası olduğu doğanın canım dağları başına yıkılmak üzere. Belki bu yeni değil, ama buna tanıklık etmek benim içimde, gerçeği sürekli tersinden okuyup, topluca yanlış anlaşılmış, dolayısıyla benim de yanlış anladığım ezberleri kazıyıp durma arzusunu canlı tutuyor. Böyle bir noktada, yeni bir bakış, düşünce, değerlendirme şekline ihtiyaç duyuyorum. Kendini bir ömür özdeşleştirdiklerinin, parçası olduğunu sandıklarının yerinde yeller estiğini görünce, yeniye gün doğuyor sanki. O yüzden kurumlara emanet insan evladının kabuğunu soyunca geriye bir şeycikler kalmıyor oluşu karşısında duyduğum şaşkınlığı da öykülerde gizleyemiyorum. Belli ki bunu doğa da gizleyemiyor.

Aile, soysuzluk mudur sizce?

‘Soyluluk’un işaret ettiklerini göz önünde bulundurup, ‘Soysuzluk’ kelimesindeki müphemliğe sığınarak bunu iki yere çekebilirim. İster çekirdek, ister geniş olsun, sırtını mülkiyetçiliğe yaslayarak ötekileştirme, kayırma, ayırma ve bir türlü hürriyette buluşamama tuzaklarında çırpınıp duran bu kurum adının yer yer soysuzlukla ikameli kullanımı mümkün bence: Deri değiştirmek (büyümek) isteyen insanın içinde “soysuzluk” bir istek olarak belirebilirken; kimliklerin ötesini merak edenin, ezberi kırmaya niyet edenin diline de aile bir küfür gibi oturabilir. Soysuzluk kelimesinin küfür olabilme ihtimali bile tüm hayatın üzerine gölge düşürüyor benim dünyamda. Sanki bu gölge, bir şeylerin yeşermesine engel oluyor. Soysuz dedin mi, en azından bu kültürde, akan suların durabilmesi, bir buz devri daha gelse de kartlar yeniden dağıtılsa ve ailenin çekirdeğinin bile kalmadığı yepyeni bir düzlükte kimin kim olduğu belli olmadan uyanıversek, gibi hayallere kapılmama neden olabiliyor.

Bir yazar olarak zamanla nasıl bir ilişkiniz var? Cemal ve Soysuzluk’taki öykülerin hem gerçeğin hem de gerçeğin ötesine yerleşmiş yapısı, okurunu sanki zamanı düşünmeye çağırıyor. 

Zamanın, ancak düşüncede varlık bulan bir şey olduğundan şüpheleniyorum. Gerçeği böyle oluşturduğumuzdan ve böyle çarpıttığımızdan… Bu durumda gerçeğin ötesi de hemen elini uzattığın yerde gibi geliyor. Bunu teyit etmek ister gibi çareyi, bir yandan gerçek kabul ettiklerimize yaslanıp, diğer yandan da düşünce akışlarını kırıp bozmak, eğip bükmek, bunun için dili desteğe çağırmak suretiyle doğrusallığın ve algılama biçimlerinin sınırlarını zorlamakta buluyorum. Sanki doğrusal anlatı ve egemen dilin çizgiselliğini aşma çabası, kendi içinde yeni düşünce yolları hatta düşünsel duraklamalar yaratıyor. Böylece yeni bir idrak belirebiliyor. Ya da neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğunu ayırt edemez hale gelebiliyor mantık, hatta umuyorum ki bir yerde çökme sınırına dayanıyor. Bu anlamda bu öyküler okurunu öncelikle zamansızlığı, dolaylı olarak da zamanı düşünmeye çağırıyor olabilir.

Cemal ve Soysuzluk, Işıl Aydın, Klaros Yayınları, 2019.

Zamanı ve gerçekliğin yapısını sizin gibi kavradığınızı düşündüğünüz metinler, yazarlar hangileri? 

Zamanı ve gerçekliğin yapısını doğrudan benim gibi değilse de bambaşka kavradıklarını hissettiğim, bu anlamda da kalemimi özgürleştiren metin ve yazarlardan söz edebilirim: Virginia Woolf’un Dalgalar’ı mesela, Latin Amerikalı pek çok yazar: Fuentes, Borges; Jeanette Winterson’dan Vişnenin Cinsiyeti; Leyla Erbil’in Cüce’si; Sevgi Soysal’ın Tutkulu Perçem’i; Gospodinov’dan Hüznün Fiziği; Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’u; bunların dışında kadim metinler, söylenceler ve mitler…

Bugüne kadar Türkçe edebiyat içinde okuduğum en sert öyküler neredeyse Cemal ve Soysuzluk’ta yer alan öyküler. Hani deyim yerindeyse, “biz ne zaman böyle kötü olduk” diye mızıldanan iki yüzlü kültürümüze, bugüne bir şey söylemeden sadece geçmişi özleyen öykülere ve genel geçer “toplumsal cinsiyet”in diline mızrak gibi saplanıyorlar! Öfke mi, cevap mı, dilsel/ruhsal bir arayış mı bu sertliğin altında yatan? 

Bu öyküleri sert olarak nitelemek gelmezdi benim aklıma. Ama diğer taraftan anlayabiliyorum da neden bu yakıştırmayı yaptığını. Benim çıkış noktam ise içimdeki, “Burada epey saçma bir şeyler oluyor!” diyen ses aslında. Mevcut gerçekliğe ve onun kitlelerce kabulüne belki kırk farklı yerden bakıp, her seferinde derin saçmalıklar, müthiş sorgulanmamışlıklar, akıl almaz çarpıtmalar olduğunu tekrar tekrar görüp, bunu dilin olanaklarıyla anlatma ihtiyacına karşı koyamamam. Benzer sınırlamalara kimi zaman – el mahkum – dilde de rastladığımda, üzerinden atlamak için kendimce arayışlara girmem de senin bir nevi “sertlik ve mızraklılık” benim “saçma ile mücadele oku” ya da “saçmayı seyreltme buhuru” olarak nitelendireceğim yaklaşımın bir uzantısı. Hem sıklıkla, “daha derinde ne var, görünenin derisini kaldırsak altından ne çıkar, bir susun da duyalım” tarzından iç monologlarım olduğu da doğrudur.

Bütün bunların ucu ruhsal arayışa da dilsel arayışa da değiyor eminim; öfke de aralarından tıslaya tıslaya süzülüp bir yerlerde yerini isyana bazı yerlerde ise sırıtmaya bırakarak sahneyi terk ediyor ya da sadece varlık buluyor ve sakinliyor. Ancak her şey bir yana, tokat değilse de deprem etkisi sevdiğim de bir gerçek.