Karantinada bir roman okudum: Labirent

Burhan Sönmez’in romanı “Labirent”, İletişim Yayıncılık tarafından geçtiğimiz yıllarda yayımlandı. Bu günlerde ölümle ve korkusuyla burun buruna yaşarken çekildiğimiz inzivalarda biz okuyucular da roman kahramanı Boratin’in sorularının benzerleriyle baş başa kalacağız “Labirent”i okurken; “Zihnim hatıralarım olmayınca beni ben yapan şeyler neler?”, “Bedenimden başka neye güvenebilirim?”, “Ölümden sonra geriye ne kalır?”, “Geçmişle tarih arasında ne fark var?”

Handan Salta

Soğuk mavi bir duvarın ortasındaki dikdörtgen biçimli delik, üzerinde bulunduğu duvarın kalınlığı hakkında bir fikir veriyor ama içeriye girme hissini katiyen uyandırmıyor, canın isterse der gibi oracıkta duruyor. Bir kitabın kapağından bahsediyorum, Burhan Sönmez’in 2018 yılında basılan Labirent adlı romanının görünüşte hiçbir albenisi yok gerçekten. O kapıdan içeri girmeyi ancak yazarı tanıyan biri isteyebilir.

İki yıl gecikmeyle kitabı elime aldığımda arka kapağını bile okumadan giriştim. Sönmez’in okurunu Borges’inkine benzer bir evrene davet ettiğinin işareti iç sayfadaki iki alıntının da Borges’le alakalı olmasıyla verilmişti. Özellikle Kuzey’in evrenini Borges’ten ziyade diğer baş tacı yazarım Ursula K. Le Guinn’e yakın bulduğum için bu alıntıların üzerinde pek durmayıp okumaya başladım. Dünyaya daha bugün misafirliğe gelmiş izlenimi yaratan Le Guinn’in bu yaklaşımını daha ilk paragraftan hatırlatan cümleleri okuyunca romana kısa sürede ısındım. Yazara rağmen aşırı yorumla okumak galiba buna deniyordu.

Labirent, Burhan Sönmez, İletişim Yayınları, 2018.

Neden bu karşılaştırmaları yaptığımı ve neden anımsamakla kalmayıp bir de yazdığımı birazdan anlatacağım. “Korona sürecinde” diye başladığım cümleyi geçmiş zamanda yazma isteğimi fark ettiğimde durumun garipliğine aydım. Sürekli bir bekleme halinden yorulmuştum (oysa bu daha başlangıçtı), evin dışıyla içi arasındaki ritmin farkı beni birdenbire çarpmış, hem içeriye hem dışarıya yabancılaşmışken iki haftadır elimde sürünen, çantamda gezdirip bir türlü bitiremediğim Labirent’le tekrar göz göze geldik. Bu defa mavi kapak bana Derek Jarman’ın son filmi Mavi’yi hatırlattı. AİDS’ten ölmesinden dört ay önce gösterime giren film, hastalığı ilerledikçe kör olan yönetmenin hayatına geriye doğru bakışını(!) seyirciye aktarmak üzere büyük çoğunluğu masmavi bir ekran görüntüsüne eşlik eden seslerden oluşmaktaydı. Festival seyircisinden başkasının zorlukla izleyeceği Mavi’yle tanışmam yanılmıyorsam Emek Sineması’ndaydı ya da ben şimdi oraya yakıştırıyorum.

OKUYUCUSUNU DİKEN ÜSTÜNDE TUTAN BİR ROMAN

Bunca hatırlayıştan sonra romana dönüp arka kapağını okuyalım; “İntihar etmek isteyen genç bir müzisyen gözünü hastanede açar. Hiçbir şey anımsamaz, şarkılarını bile. Toplumsal bellek ile kişisel belleğin birbirine karıştığı, her şeyin, ölü bir tarihin parçası haline geldiği yerde, kuşku duymadığı tek gerçek vardır: Kaburgası kırık bedeni.”

Mimaride bedenle ilişkili düşünülen binalar arasında ev, mağara ve mezarın bulunduğunu hatırlayınca kapaktaki davetkar olmayan duvar deliğinin de, içindeki eşyaya bütünüyle yabancı hissettiği evin de simgeledikleri belirginleşiyor. İçeri girince kapatacak bir kapısı olmayan o duvardaki delik, okuyucuda nasıl bir soğuk ve korumasız bir mekan hissi yaratıyorsa kahramanımız Boratin de yaşadığı evde benzer bir tecrübe içinde. Biblolardaki figürlerin temsil ettiği inanç, raflar arasına özene bezene yerleştirilmiş afiş ve başka nice eşya kendisinde hiç bir çağrışım uyandırmıyor. Tıpkı bedenindeki kırık kaburga kemiğinin sürekli kendini hatırlatmasına rağmen bir türlü iyileşmemesi, Boğaz köprüsünden atlamasını ve suya düşüşünü hiç hatırlamayıp sürekli zihninde canlandırmaya çalışması gibi. Mekanlarla kurduğu ilişkide hep bir köşede kalmayı seçen Boratin’in artık kullanılmayan bir istasyonda tren beklemesi de, bir türlü gitmeyi başaramadığı memleketi de o kırık kemikteki acıyı hatırlatıyor okuyucuya ve Boratin’e. Hatırlamak konusunda pek mahir olmasa da fiziksel bir uyarana kayıtsız kalamayan Boratin’in dönüşümü de böyle bir noktadan hareketle gerçekleşiyor. Anısı olmasa da muhakemesi sayesinde çıkışa giden yolu bulan bu genç müzisyenin çıkışı bugünlerde bir umut ışığı olarak zihnime takılıyor. Ölümle ve korkusuyla burun buruna yaşarken çekildiğimiz inzivalarda biz bazı ayrıcalıklı okuyucular da Boratin’in sorularının benzerleriyle baş başa kaldık, kalacağız; “Zihnim hatıralarım olmayınca beni ben yapan şeyler neler?”, “Bedenimden başka neye güvenebilirim?”, “Ölümden sonra geriye ne kalır?”, “Geçmişle tarih arasında ne fark var?” Adlı adınca sorulanların yanına ima edilenleri, onların da yanına kendi sorularınızı sıralayınca düşünecek çok şey birikiyor. Okurla roman kahramanı paralel bir evrende yan yana geliyor.

Yeni hayatında birkaç dostu ve ablası dışında kimseyle konuşmak istemeyen Boratin’in geçmişi bilmemesi onu kırılgan kıldığı kadar özgürleştiriyor da. Evde kaldığımız zaman içinde sosyal ilişkilerimizden uzaklaştıkça içimize dönmemiz, korkumuzla veya hayat amaçlarımızla yüzleşmemiz bir hatırlama çabasını gerekli kılıyor. Yeni hayat biçimi içinde nelerden yoksun, nelerden azade olduğumuzu düşündükçe liste kalabalıklaşıyor.

Boratin’in zihnindeki bulanıklığa eşlik eden ve dünyanın kuruluşuna, işleyişine dair kadim hikayelerden kesik kesik parçalar okuyucuyu konforlu bir masal dinlemeye bırakmayıp sürekli diken üstünde tutuyor. Belki de o kadim hikayeleri okuyucunun kendi kendine tamamlaması bekleniyor; bu sıralar araştırmak, hayal kurmak için bol bol zaman var.

Temizlik, tüketim, gündelik hayat, öncelikler, özgürlük de dahil olmak üzere onlarca şeyin anlam değiştirdiği günlerden geçerken hafızasını yitirmiş bir roman karakterinin sorgulamalarının anlamı daha belirginleşti. Hayatın hızı, her şeyin çok kısa süre içinde değersizleşip önemsizleşmesine karşı durmak için yazılmış gibi duran bu romanı isteseniz de hızlı hızlı okuyamıyorsunuz. Boratin gibi okuyucu da zaman zaman geri dönüşler yapmak zorunda kalıyor. Bazen birinci bazen de üçüncü tekil şahıs olan anlatıcı kendine yabancılaştıkça okuyucuda da benzer bir his yaratıp kopuşlar yaşatıyor. Halihazırda her türlü yabancılaşmayı, sorgulamayı yaşarken Boratin gibi siz de evinizdeki nesnelere, dolabınızdaki giysilere farklı sebeplerle uzun uzun ve anlamsız gözlerle bakabilir, kendinizi Boratin’in derdine derman arar halde bulabilir veya kitabın sonunda bulunacağınızı umduğunuz sonuca doğru dört nala okumaya devam etmek isteyebilirsiniz. Her durumda yaşadığınızla okuduğunuz iç içe geçecek, herhangi bir maddeye ihtiyaç duymadan kendinizi bir kurguda yaşıyor gibi hissedeceksiniz.

“Ölümden sonra bana ne olacak? Benim güvercinden farkım bu sorunun içinde. Güvercin, var olanı biliyor, o sınırda yaşıyor. Ben ise var olmayanı düşünüyor, o sınırı geçmeye çalışıyorum. Başıma işler açıyorum. Sınırı geçip her şeyi görsem de hayata geri dönünce gördüklerimi unutuyorum…”

Romana başlamadan önce küçük bir oyun önerim var; insanlığın en büyük üç icadı nedir sorusuna yanıtlarınızı düşünüp bir kenara not edin, bakalım tutturabilecek misiniz?