Neruda, Char, Ritsos: İz bırakan ‘yabancı’ şairler

Modern Türkçe şiiri etkilemiş ‘yabancı şairleri’ öncelikle kendi dillerinde “modern şiirin, modern dönem şiirinin” içinde olmalarını dikkate alarak, modern Türkçe şiirde “çeviri şiir turu” da diyebileceğimiz bir “göz atma” yazısı hazırladık. Bu yazıda Pablo Neruda, Rene Char ve Yannis Ritsos'un çevrilmiş şiirlerinden örneklerle açıklayacağız.

Enver Topaloğlu  envertopaloglu@gmail.com

Pablo Neruda, 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığında, bu ödüle değer görülen ilk şair değildir. Yalnız, 1901 yılından itibaren düzenlenen Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan şairlerin sayısı da çok değildir. Cemal Süreya’nın hazırladığı bir “yalnız şiir yazıp da Nobel alan şairler” listesi vardır. O listeye göre Rabindranath Tagore, Gabriela Mistral, T.S. Eliot, G. Seferis, Juan Ramon Jiménez, Salvatore Quasimodo, Boris Pasternak Neruda’dan önce bu ödülü alan isimlerdir. 1958 yılında Pasternak, ödülü almayı reddeder. Daha sonra ödülü reddedenler arasına, ünlü düşünür ve yazar Jean Paul Sartre da girecektir. Pablo Neruda, Pasternak’tan on üç yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü verilen ilk şair olur.

Pablo Neruda

Neruda, ortaöğretim öğrencisi olduğu dönemde bir başka Şilili şair Gabriela Mistral’le (1889) tanışır. Bu vesileyle Mistral’in de 1945’te Nobel Edebiyat Ödülü aldığını belirtelim. Gabriella Mistral, Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ilk Amerikalı, ama daha da önemlisi ilk şair kadındır. Mistral’in lirik şiirlerinin odağında doğa, aşk, annelik gibi temalar yer alır. Neruda’nın çok erken yaşlarda Mistral gibi önemli bir şairle tanışmış olması, hiç kuşku yok ki onun üzerinde derin izler bırakmıştır.

Üniversitede Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim gören Neruda, Fransızcanın modern şairleriyle yakından ilgilenir. Sembolist şiire ve şairlere, özellikle Baudelaire, Rimbaud gibi isimlere ve yapıtlarına büyük bir hayranlık duyar.

Neruda’nın ilk şiirlerini yazdığı ve kitaplarını yayımladığı yıllarda Fransızca şiirde, son parıltıları görünen sembolizmin yanı sıra hızla yükselip çekilme sürecine girmiş Dadaizmin artçı dalgaları söz konusudur. Ama yalnızca Fransızca şiiri değil, tüm dünya sanatını derinden etkileyecek olan sürrealizmin yanardağı da bu dönemde alevler püskürtmeye başlamıştır.

Şairin ilk yapıtlarında Fransalı şairlerinin izleri belirgindir. Neruda’ya büyük ün sağlayacak ve henüz yirmi yaşındayken yazdığı şiirleri topladığı Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı adlı kitabı bu dönemde yayımlanır. Hatırlatmak maksadıyla “yirmi aşk şiirinin” “yirmincisini”, Sait Maden’in çevirisinden aktaralım:

Şöyle diyebilirim: “Gece yıldızla dolu
ve yıldızlar, masmavi, titreşiyor uzakta.”

Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgârı.

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.

Kollanma aldım bu gece gibi kaç gece.
Kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında.

Sevdi beni o, ben de bir ara onu sevdim.
O durgun, iri gözler sevilmez miydi ama.

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yokluğunu düşünüp. Yitmesine yanmakla.

Neruda’nın yaşamında 1936’da başlayan ve Franco’nun faşist diktatörlüğüyle sonuçlanan İspanya İç Savaşı büyük değişime yol açar. İspanya’da Barcelona ve Madrid’de konsolos olarak görev yapan şair, savaş nedeniyle bu şehirlerden ayrıldıktan sonra Paris’e yerleşerek burada, bir başka Latin Amerikalı olan Perulu şair Cesar Vallejo’yla birlikte Franco faşizmine karşı direnen cumhuriyetçiler için çalışan yardım örgütünü kurar.

İspanya İç Savaşı Pablo Neruda’nın hayatını olduğu gibi şiirini de derinden etkilemiştir. Ülkü Tamer’in çevirisiyle şairin “Bazı Şeyleri Açıklıyorum” başlıklı şiirinden bir bölüm okuyalım:

Haydutlar geldi uçaklarıyla,
yüzükleriyle, düşesleriyle haydutlar,
takdisler dağıtan kara keşişleriyle
haydutlar geldi gökyüzünden
çocukları öldürmek için,
çocuk kanı aktı sokaklarda
düpedüz çocukların kanı aktı.

Çakalların bile tiksindiği çakallar,
kuru çalıların bile tükürdüğü taşlar,
yılanları bile iğrendiren yılanlar!
Yüz yüze gelince bunlarla
kanını gördüm İspanya’nın,
kabarıyordu
bir onur ve bıçaklar dalgasında boğmak için sizleri!

Hain
generaller:
ölü evimi görün,
bakın paramparça İspanya’ya:
erimiş maden akıyor her evden
çiçek yerine,
her çukurundan İspanya’nın
İspanya yükseliyor,
her ölü çocuktan bir tüfek fışkırıyor,
gören bir tüfek,
kurşunlar doğuyor her cinayetten,
o kurşunlar günün birinde
on ikisinden vuracak yüreğinizi.

İspanyolca şiirin geleneksel kalıplarını kırarak yeni bir şiir dili yaratan ve bu şiir dilinde imgeyi asli unsur haline getiren Neruda, İspanya İç Savaşı’nın yarattığı koşulların da etkisiyle poetikasını “saf olmayan bir şiir” olarak belirler. Şair bu dönemden itibaren benimsediği yeni poetikasını şöyle tanımlıyor: “Tere batmış, dumana gömülmüş, zambak ve sidik kokan, ticaretin ezmeye çalıştığı, yasaların içinde, yasaların ötesinde bir şiir; üstümüzdeki giysiler gibi sabun lekeleri taşıyan, gövdelerimiz gibi karışık bir şiir; utanç verici davranışlarımız gibi, gözlerimiz, bilgiçliğimiz gibi, kinimiz, aşkımız, antlarımız gibi, siyasal bağlanmalar, kafa tutmalar, kuşkular gibi, sözlerimiz gibi, hayvanlar gibi, kararlar, vergiler gibi karman çorman, saf olmayan bir şiir; sonunda güvercinin pençesiyle perçinlenen kusursuz bir şiir; üstünde buz izleri, diş izleri bulunan, terimizle, belki de alışkanlıklarımızla hafifçe ısırılmış, dokunmanın yüce isteğini taşıyan, eşyanın kötü tadını taşıyan bir şiir.” Cemal Süreya, Neruda’nın yeni poetikasını “şiirini eşyanın kötü tadına bağlamaz” diye yorumlar. Cemal Süreya’ya göre Neruda, “bağlanmayla” “şiir sanatındaki özgürlük” arasında uzlaşma oluşturmaya, uyum yaratmaya yönelmiştir. Yaşanan hayatın şiirde karşılık bulmasını amaçlar. Paralel bir dünya yaratmasını değil şiirden; dünyayı genişletme çabası içinde olmasını ister. Şairin, Enver Gökçe tarafından Türkçeye “Oğulları Ölen Analara Türkü” başlığıyla aktarılan şiirinden bir bölüm aktarıyoruz:

Onlar ölmediler yok,
Ateş fitiller gibi:
Dimdik ayakta,
Barut ortasındalar!

Karıştı, bakır tenli
çayır çimene,
Karıştı,
O canım hayalleri:
Zırhlı bir rüzgar,
Perdesi gibi;
Bir set gibi:
Kızgın çehreli,
Göğüs gibi:
Göğün görünmez göğsü gibi!

Analar, onlar ayakta
Buğday içindeler, onlar,
Yücelerden yüce dururlar:
Dünyayı doruktan seyreden,
Bir öğle güneşi gibi.
Bir çan darbeleri gibi,
Onlar.
Ölmüş gövdeler arasında,
Zaferi çekiçleyen bir ses gibi
Onlar,
Kara bir ses gibi.
Ey canevinden vurulmuş,
Toz duman olmuş bacılar!
İnanın oğullarınıza.

Neruda, yirminci yüzyılda şair kişiliğiyle siyasal kimliği ve faaliyetlerini iç içe geçmiş olmasıyla da önemli bir isimdir. Cemal Süreya’nın dikkat çektiği gibi onun için, siyasal “bağlanmayla” “şiirsel özgürlük” arasında denge kurmakta başarılı olmuş bir şair diyebiliriz. Şiirlerinde dünyaya Latin Amerikalı bir şair olarak seslenirken ülkesi Şili’de Komünist Parti’nin üyesi olur ve senatoya seçilir. Siyasi bir mülteci olarak ülkesini terk etmek zorunda kalır; Meksika, İtalya, Fransa, SSCB ve Çin’e gider. 1948’den 1953’e kadar siyasi göçmen olarak yaşar. 1969’da Şili Komünist Partisi’nin cumhurbaşkanı adayı olur, ancak yerini Salvador Allende’ye bırakır. 11 Eylül 1973’te Şili’de Pinochet tarafından yapılan askeri darbe sonucu Allende hükümeti devrilir. Allende katledilir. Darbeciler tarafından evi basılarak yağmalanan ve kitapları yakılan Neruda’nın da 23 Eylül’de öldüğü açıklanır.

Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı, Pablo Neruda, Çevirmen: Sait Maden, 112 syf., İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.

Pablo Neruda’nın modern Türkçe şiirdeki yeri ve varlığını Cemal Süreya’nın 1971’de, şaire Nobel Edebiyat Ödülü verilmesi üzerine yazdığı “Eşyanın Kötü Tadı ve Gerçek Hayat” başlıklı yazısında belirtilen şu görüşler ışığında değerlendirebiliriz: “Sanırım, bugüne dek yazılmış siyasal şiirin en yüce örneğidir ‘Evrensel Şarkı’. Mayakovski de, Eluard da, Aragon da, Nâzım Hikmet de siyasal şiir üstüne önemli yapıtlar verdiler. Tek tek çok güzel siyasal şiirler yazdılar. Ama bütün öğeleri sürekli olarak kullanarak siyasal şiirin bir çeşit sistematiğini ilk kez Neruda kurdu.” Şiirde eğer “halkın, işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin, azınlıkların, yoksulların, doğanın şairi olmak” tanımının gerçekte bir karşılığı varsa onun Neruda olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak Pablo Neruda’nın, siyasal tavrının eleştirilere de hedef olduğunu belirtelim. Stalinizmin resmi komünist anlayışına bağlı bir tutum sergileyen Neruda, Latin Amerika yerlilerinin mücadelesine ilgisizliği nedeniyle eleştirilir. Bu tutumunda, Stalinizmin uluslararası dengeleri gözeten politikalarına bağlılığının etkili olduğu değerlendirmesi yapılır. Şairle ilgili incelemesinde, Neruda’yı hedef alan eleştirilere dikkat çeken Fuat Yücel Filizler şunları dile getiriyor: “Ezilen yerli-ulus konusunda Mapuchelerin Neruda’ya yönelttikleri eleştiriler, bazı yanlarıyla Kürt ulusal direniş hareketinin Nâzım’a yönelttiği eleştirilere benzer. Gerçi Neruda, 1940’ların sonlarında yerlilerin İspanyol sömürgeci-istilacılarına karşı büyük direnişlerine dair bir dizi epik şiir yazmış olmasıyla Mapuchelerin bir yanıyla yüreğini ısıtmıştır.” Filizler, “bu şiirlerin Ercilla’nın 1500’lü yıllarda yazdığı La Araucania destanına dayanıyor olmasıyla” yerlilerin ısınan yüreğini soğuttuğunu belirtiyor. Çünkü Ercilla sömürgeci bir askerdir ve La Araucania sömürgecilerin tabiri olarak yerlileri, en kestirme ve hafif deyişle “yaralamaktadır”. Ayrıca La Araucania, sömürgecilerin yerlilerin topraklarına verdikleri isimdir. Neruda’ya yöneltilen eleştirilerde, “Aracuania” ismini kullanmayı sürdürdüğüne dikkat çekilerek Şili devletinin Mapucheler üzerindeki baskı ve terörüne sessiz kaldığı, Mapuche’nin toprak, anadil, ulusal özgürlük ve diğer mücadelelerine yapıtlarında yer vermediği dile getirilmektedir.

Neruda’nın modern Türkçe şiirde etkisinin, yetmişli yılların sonundan başlayarak seksen sonrasının yeni kuşak şairlerinin üzerinde görüldüğünü söyleyebiliriz. Temalarının, konularının, izleklerinin siyasal tonunun yüksek oluşuna karşın şiir dilinde imgeye öncelik vermesi, şiirlerinden yapılan yeni çevirilerin de eklenmesiyle Neruda’nın seksen sonrasının şiirinde etkisinin artarak sürmesini sağlayan etkenlerdir.

Yirminci yüzyılda değişik arayışlarla yükselen, sürdürülen modern şiirin bir büyük savaşı takip eden ve barışın gerçek anlamda sağlanamadığı kriz ortamında, yine bir başka büyük savaşın yaşandığı süreçte gelişmiş, serpilmiş olduğunu da dikkatten kaçırmamak gerekir diye düşünüyoruz.

Rene Char

RENE CHAR

Latin Amerika’dan bir kez daha Avrupa’ya dönüyoruz. Yeniden Fransa’dayız; turumuzun bu bölümünde, sürrealist dalgaya geç ve genç üye olarak katılan şair Rene Char’a değineceğiz. Char, Eluard’ın çağrısıyla sürrealistlere katıldığında yirmi üç yaşındadır. Buna karşın başta Breton olmak üzere gruptaki herkesin güvenini kazanır. Ancak Char’ın sürrealist çevreye olan yakınlığı uzun sürmez. Öte yandan sürrealistlerden değil, ama sürrealist poetikadan uzaklaşmadan son derece özgün bir şiir çizgisi geliştirir. Rene Char’ın bir başka özelliği de döneminin şair, edebiyatçı ve sanatçılarının aksine, yaşamını Paris’in dışında sürdürmesidir.

İkinci Dünya Savaşı sürecinde bir direnişçi olarak bambaşka bir yaşantının içine girer. Savaş bittikten sonra da doğduğu topraklara döner. Şair Char’la doğduğu topraklar arasındaki bağ hem çok güçlü, hem çok yönlüdür. Şiirinde de, poetikasında da, Nazi işgali sırasında ortaya çıkan direnişçi kişiliğinde de bu bağlılık önemli rol oynamıştır.

Yirminci yüzyılda modern şiirin, değişik arayışlar ve deneyimlerle birlikte bir önceki yüzyılın şiir ve poetikalarına göre farklılıklar gösterdiğini söyleyebiliriz. Hatta bu dönemde, farklılaşmadan daha fazlasının söz konusu olduğunu, arayış dönemi olarak görülen önceki yüzyılın şiirinden önemli bir kopuş gerçekleştiğini savunabiliriz. Bu yalnızca sürrealist girişim ve deneyimle oluşan bir farklılaşma ya da kopuş değildir. Kuşkusuz sürrealizm yirminci yüzyılın şiirini derinden etkilemiş ve dönüştürmüştür. Bununla birlikte, bir önceki yüzyılın üzerinden gölgesi tamamen kalkmamış olan romantizmden bu süreçte kopuş arzusunun kesin biçimde gerçekleştiği görülür. Bunun kültür, sanat, hatta düşünsel alanda yirminci yüzyılda gerçekleşen büyük dönüşümle de ilgili olduğunu söylemek gerekir. Tabii kapitalizmin bu yüzyılda başka bir aşamaya geçtiğini; ekonomik yapının, sanayi ve teknolojinin de dönüştüğünü, kısacası değişen maddi koşulların toplumsal yaşantıyı ve kültürü de etkilediğini unutmamak gerekiyor.

Rene Char’ın şiiriyle ilgili en açıklayıcı ifadenin “direniş” olacağını düşünüyoruz. Buna “yeraltını” da eklemek gerekir. Bu onun yalnızca İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın faşist Hitler ordularının işgali döneminde direniş birliğini yönetmiş bir gerilla önderi oluşuyla alakalı değildir. O, evet direnişin ve yeraltının şairidir. Direnişin ve yeraltının dilini bulmuş değil, yaratmış şairdir. Bulmanın yaratmakla eşanlam oluşturduğu bir şiir deneyimidir onunki. Çünkü o, direnişçi ve yeraltında olduğu için şair değil de sanki şair olduğu için direnişçi ve yeraltında olmuştur. Bu, yazdığı şiirlerin şairine bakarak dile getirilen bir ifadedir. Nitekim Blanchot bunu şöyle ifade eder: “Günümüzde Char’ın bir eşi daha yoksa, bu, onun şiirin şiirini yazmış olmasındandır.”

Char yaşananın ya da yaşanması muhtemel anların, durumların, olayların çekirdeğinden çıkarılan sözün dili olarak yoğrulmuş şiirlerin şairidir. Onun şiirlerinin hayatı yorumlamadığını, daraldığı anda soluk aldırdığını da ekleyelim.

Rene Char’ın şiirlerinde önemli bir yer tutan doğa, kır ve kırsal yaşantı dekor değil, sırlarını paylaşan bir kişi gibi var olur. Cemal Süreya’nın Türkçeye aktardığı “Sayıklayan Şiirin Salkıcıları” başlıklı şiiri okuyalım:

Tembel güneşler menenjitle besleniyor
ortaçağın ırmaklarını kurutuyorlar
kaya çatlaklarında uyuyorlar
döşekleri yonga yorganları büyüteç
çürümüş kerpetenler bölgesinden ayrılmıyorlar
cehennem balonları gibi

Rene Char, özdeyişler ve yoğun imgelerle gelişen kısa ve özlü şiirlerin şairi olduğu kadar mağrur, ama gösterişsiz yergiciliğiyle de dikkat çeker. Gerektiğinde ahlaksal tavır almaktan kaçınmayan, dil açısından tutumlu, okur için çetin, ‘hermetik’ bir tarz geliştirmiştir. Düzyazı şiirler de yazmıştır. Char, özellikle karşıt, çelişkili düşünceleri burgusal dalgalar halinde iç içe geçirdiği, düşünsel yönden Heraklitos-Heidegger etkisinin izlerini taşıyan özgün bir söyleyiş geliştirmiştir. Şairde bilincin efendisi olan dil, şiir dili ne söyleyerek açığa çıkarır ne de gizleyerek kaybeder; bunun yerine şiir dili gösterir, işaret eder. Tam da Rene Char’ın şiirinde olduğu gibi…

Tahsin Saraç, Rene Char ve Şiiri Üzerine Birkaç Söz başlıklı Seçme Şiirler‘in giriş yazısında Andre Rousselot’nun şu değerlendirmesini aktarır: “En az sözcükle her şeyi söylemek isteyen, aynı anda hem öfke, hem giz, hem başkaldırı, hem sevgi olan bir şiirdir.” Saraç’a göre Char’ın şiiri sözcüğe, sözcükten daha çok da devinime yakın durmaktadır. Başka sözcüklerle değil, halka halka suskunlukla çevrilidir.

Cevat Çapan tarafından Türkçeleştirilen “Sevdiğimin Giysisi Deniz Feneri Mavi” şiirini paylaşıyoruz:

Sevdiğimin giysisi deniz feneri mavi
öpüyorum yalımını yüzünün
ışınların gizli bir sevinçle uyuduğu
Seviyorum, hıçkırıyorum. Dipdiriyim
ve senin yüreğin bu Sabah Yıldızı
kızaran, o yengi saatinde
savaşı başlamadan burçların
Yellerle yaralanan
yelkene dönsün etim
senden uzakta

Seçme Şiirler, René Char, Çeviren: Samih Rifat, 68 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2008.

Char’ın şiirleri Türkçede kitap olarak ilk kez 1983’te yayımlanır. Tahsin Saraç’ın Türkçesiyle yayımlanan Seçme Şiirler‘den sonra 1990’da Samim Rifat’ın çevirdiği şiirlerden oluşan bir başka Seçme Şiirler okurla buluşur. Son olarak da 1992’de Özdemir İnce’nin Türkçeye aktardığı Sessiz Oyun yayımlanır. Dil engeline takılarak şiirlerinin büyük ölçüde çevrilmemiş olduğunu gördüğümüz Rene Char’ın modern Türkçe şiirde ilham verdiği şairleri saymaya Oktay Rifat’tan başlamamız yanlış olmaz. Ancak onun hala etkilemeye, etkilenmeye açık bir şair olduğunu, şiirlerinin zaman içinde eskimemiş ve yeni kaldığını belirtmek gerekir.

Rene Char’ın şiirlerini Türkçede kitap haline ilk getiren çevirmeninden bir şiir okumadan geçmeyelim. Tahsin Saraç tarafından çevrilen “Kırmızı Açıklık” şiirini aktarıyoruz:

Çılgındın sen.

Ne de uzaklarda kaldı şimdi!

Öldün, bir parmağın ağzının önünde,
Soylu bir devinimde,
Sevgi gösterisine bir son vermek için;
Yeşil bir paylaşımın soğuk güneşinde.

Öylesine güzeldin ki hiç kimse ayırdına varamadı ölümünün.
Sonra, gece olmuştu, benimle yola çıktın.

Güvensizlik tanımayan çıplaklık
Yüreğinin çürüttüğü göğüsler.

Bu rasgele dünyada rahatça
Seni kollarına alıp sıkan bir adam
Sofraya geçti.

Saygın ol, var değilsin yoksa.

Yannis Ritsos

Geçen yüzyılda; savaşlar, faşizm, kıyım, katliam çağında zulmün, zorbalığın cehenneminde yaşamış; insanın duygusu, düşüncesi, düşü, dili olduğu gerçeğini kanıtlamak ve savunmak için adeta tüm varlığıyla şiire adanmış şairlerden biri de Yannis Ritsos’tur.

Ritsos da modern Türkçe şiirde iz bırakan kökü dışarıda, ama şiiri ve diliyle içeride olan şairlerdendir. Yazımızın sonraki bölümünde turumuza, Yannis Ritsos’tan başlayarak devam edeceğiz…


Enver Topaloğlu kimdir?

Şair. İlk, orta ve liseyi Ordu’da okudu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Kendi isteğiyle bitirmeden ayrıldı. Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Sürekli basın kartı sahibi. Şiirlerini 1990’dan itibaren Defter başta olmak üzere Varlık, Gösteri, Yasak Meyve, No, Evrensel Kültür, Duvar gibi dergilerde yayımladı. Bugüne kadar yayımlanan şiir kitapları; Yakamoz ve Tebessüm (e yayınları, 1993), Kristal Kral (Noyirmiyedi yayınları, 1997), Divane (Şiirden, 2006), Aşk Kayıtları (Yitik Ülke yayınları, 2013).