Bora Abdo'dan yaşam ve ölüm arasında öyküler

Bora Abdo'nun yaşam ve ölüm, aşk ve nefret arasındaki ince çizgide bir kurguyla anlatılmış sıra dışı öyküleri "Hayâlî’nin Tesadüfleri", İletişim Yayıncılık tarafından raflarda yerini aldı. "Ben zaman içinde yazma sebebimi unuttum" diyen Abdo ile öykülerini, Adalar’la olan ilişkisini ve bir yazar için yazma halini konuştuk.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Geçmiş yıllarda kaleme aldığı kitaplarıyla Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü ve Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan ve yaygın bir okura kavuşan Bora Abdo’nun son kitabı, Hayâlî’nin Tesadüfleri, İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Birbirinden farklı on üç öykünün yer aldığı kitabın, son üç öyküsü kitaba ismini veren başlığın adı altında yayımlanıyor. Doğa ve hayvan duyarlığının öne çıktığı, aile, ölüm ve aşk gibi mefhumların konu edinildiği öykülerde Abdo, son üç öyküsünde türlü sebeplerle ölen/öldürülen sanatçıların yaşamına da bir gönderme yapıyor. Abdo’yla, Adalar’la olan ilişkisini ve yazma halini konuştuk.

Çeşitli mecralara bakıldığında, hayatınızın belirli dönemlerinde, “yazmaya” uzun aralar verdiğiniz görülüyor. Bir yazar için yazmak, bir ritüel midir, yoksa hayatın belirli dönemlerinde “yanına varılan” bir zorunluluk mu?

Elbette yazmak sözünü ettiğiniz her iki şey de olabilir, bu konuda yüzlerce güzel ifade de var ama ben zaman içinde yazma sebebimi unuttum. Belki tek bir sebebi de yoktur, karanlık korkum olduğu için karanlığı yazıyorum diye düşünmüştüm bir ara. Hayat karşısında çoğu zaman tedirgin bir ruh haliyle yaşamayı sürdürdüm herkese ve her şeye karşı. Yazdığım zamanlarda bu endişeli ruh halimden kurtulduğum ve bunu dış dünyaya yansıtmaktan kendimi alıkoyduğum için yazıyorum sanırım.

‘HAYVANLARA VE DOĞAYA YAPTIĞIMIZ EZİYETİN ALTINDA KORKU YATIYOR’

Öykülerinizde doğa ve hayvan duyarlığı ziyadesiyle baskın. Bu husus atıfta da dikkati çekiyor. Sizce, insanlığın doğayla ve doğadaki diğer canlılarla alıp veremediği ne? Bu konudaki bariz zulümden yola çıkarak, öykülerinizle intikam aldığınız söylenebilir mi?

İntikamdan çok, abecemi oluşturan büsbütün bir öfke. İnsanlığın geçmişine baktığımızda, paleolitik çağlarda, mağara duvarlarına avlayacakları hayvanların resimlerini çizmeye başladıklarında bu gerilimin de ilk tohumları atılmıştı sanırım. Daha çok avlayacağının, bir uğur, bir bereket ve şans getireceğini düşündükleri için çizdikleri bu yabani hayvan figürleri şimdi bizim bilinçaltımızdaki avlanma güdümüzü harekete geçiriyor. En sevdikleri atlarını ya da taylarını gök gürlediğinde korktukları o sese kurban etmeleri gibi. Hayvanlara ve doğaya yaptığımız bu eziyetin altında korku yatıyor bana kalırsa. Ben, bu korkuya öfkeliyim en çok. Beşiktaş’ta küçük bir parkta çok sevdiğim bir ağaç vardır. Geç vakitlere kadar altında oturup kitap okur ve en çok ağacı düşünürüm. Hatta biraz mistik bir bağım var onunla. Kaderi, kazaları ve tesadüfleri ağaçların dengelediğine inanırım bazen. Yine parka inmek için Beşiktaş’tan Ihlamur’a yokuş aşağı yürüdüğümde kulağımda çok acı bir haykırış duyarım. Bu biraz inleme gibidir. Sanki dünya, kulağıma eğilip acı çekiyorum diye inler. Bir yas evinde, koridorun sonunda birden bire oğlunu yitiren bir annenin sarı safra kusmasını sadece o an için, kısa bir sürede ve yalnızca sizin bunu görmeniz gibi. O uzun inleme, dakikalarca kulaklarımdan ve kalbimden gitmez. Ta ki ağacıma varıp da onu uzun uzun seyredinceye kadar. Tabiatla insanların artık bu tür bağlar kurmadıklarını bildiğim için de en çok öfkeleniyorum sanırım. Doğa, belki de bu tür bağlar kurulmasına da çok az izin vermiştir, afetleri, çözümlenemeyişi ile her an yıkıcı sonuçlar barındıran gizli gücüyle biraz da korkutarak bozguna uğratılmış sistemini korumak zorunda kalmış olabilir.

Öykülerinizde öne çıkan bir diğer tema da aile mefhumu. Bu toplumsal yapı, çoğu zaman öykülerinizin iskeletini oluşturuyor. Gerek sosyal, gerekse de politik bağlamda bu toplumsal organizmayı nasıl ele aldığınızı, “dışarısı ve içerisi” bazında nasıl açıklarsınız?

Doğar doğmaz iki farklı renkten birine inatla çakıldığımız, sınırlı bir yapı olarak görürüm ben aileyi. Çok söz almak istemediğim, en azından dürüstçe yanıtlayamayacağımı bildiğim bir konu olsa da odamı, ailemi ve hatıralarımı gizemli, korkutucu ve bir daha da dönülmek istenmeyen bir yer olarak görürüm. Buna rağmen, yine de ne kadar uzaklaşsan da döneceğini bilen, bekleyen bir ağız, bir dildir aile. Dolaylı ya da dolaysız şiddetin çok sık konuşulduğu ama bu kıyımı dillendirirken bütün gündelik eziyetlerden de gizliden gizliye bir haz alma durumu ve bunu çıldırasıya isteme eğilimlerinin başladığı bir yapı. Dilin kamçılı ıslığı, şiddetin şehveti, haliyle kalemimi kâğıdın damarına saplayacak kadar keskinleştiriyor.

Genele bakıldığında öykülerinizde, ölümün tedirgin edici hissinin yer yer ağırlıkta olduğunu söylemek mümkün. Yazarın, ölümü ele alışının, sanatına konu edinişinin, “kalıcı olma” meselesi nezdinde bir karşılığı var mıdır? Yazmak, öleceğini bile bile yazmak, yaşama bir çentik atmak mıdır?

Yaşama çentik atma gibi bir derdim yok. Bununla pek ilgilenmiyorum. Ölüm ya da hayat hakkında varabildiğim bir yer de yok. Çoğu insanın bu iki kavram arasında iyice yalnızlaşıp, iyice hastalanıp ama yine de şifalarını aramadıklarını biliyorum, bu şifayı ve anlamayı reddedişin dünyasında zamanla ve ağır ağır öldüğümüzü düşünüyorum.

Hayali’nin Tesadüfleri, Bora Abdo, 76 Syf., İletişim Yayıncılık, 2020.

Öykülerinizde Adalar’ı, mekân olarak ele aldığınız dikkati çekiyor. Bir yazar ve insan olarak mekân bağlamında adada olmayı nasıl yorumluyorsunuz?

Evet, bu çok sık karşılaştığım bir soru ve çok çeşitli cevaplar vermede biraz da tıkandığım bir konu. Adada yaşadığım için ve içeriden bakabildiğim için kendiliğinden sızıyor metinlerime. Adada olmak kelimenin Latince anlamındaki izole kavramıyla birebir örtüşen bir yaşam biçimi. Anakaradan uzakta olmak yaşamsal birçok imkânı elinizin tersiyle itmek de demek bir anlamda. Bu duygu, vapur seferleri iptal edildiğinde kalakalmanıza rağmen, hastalandığınızda deniz ambulansıyla fırtınanın içinde zorlu bir yolculukla karşı taraftaki bir hastaneye yetiştirilmenize rağmen yine de özgür kılıyor beni.

Bir önceki soruyla bağlantılı olarak soruyoruz: Ada’da yaşıyor ve bu mekânı öykülerinizde ele alıyor oluşunuz akla direkt Sait Faik’i getiriyor. Faik’le kendinizi yakın hissettiğiniz oluyor mu?

Elbette dönem dönem oluyor. Bilinen hikâyedir. Ustam, kötülük anakaraya ait değildir der, bunun örneklerini sayısız kez adada gördüm ve yazdım ben de. Ama o yazmasam deli olacaktım diye bitirir. Belki burada biraz ayrılabilir yolumuz, yazsam da insanı deli eder o kötülük.

Hayal mefhumu öykülerinizde çok baskın. Öyle ki, kitaba ismini veren bir kavram bu. Yazmak, yazarına göre değişse de, hayal kavramı bir metni oluşturan en önemli etken, diyebiliriz. Yazarlığınızı, bir kenara bıraktığımızda, insan olarak en çok düşlediğiniz hayalinizi söyler misiniz?

Aslında hayatımın çeşitli bölümlerinde, ilgim ve sezgilerim doğrultusunda hayallerimin içeriği hep değişiklik göstermiştir. Çocukken, gömleğimiz düğmelerini açarak bir pelerin gibi kullanıp “Süpermen geliiiiy” diye koşar ve uçmayı hayal ederdim, çok sonra beş metreden bir çamurlu çukura yapışınca bundan vazgeçtim, bu hayalden vazgeçtim. Gençliğimde politik hayaller kurdum, şimdilerde özellikle son beş yıldır dünya tarihinin herhangi bir zamanında yaşadığımı hayal edip, sokaklarda, gemilerde dolambaçlı turlar atıyorum. Bu sokaklarda kaybettiğim sevdiklerimle karşılaşacağımın hayalini kuruyorum.

‘SANAT YAŞAMI ÇOĞALTIR’

Kitabınızın son bölümünde, “Hayâlî’nin Tesadüfleri” adını verdiğiniz bölümde yer alan üç öykü, siz isim vermeseniz de, sırasıyla Onat Kutlar’ı, Sabahattin Ali’yi ve Yadigâr Ejder’i konu alıyor. Türlü şekillerle öldürülen/ölen bu sanatçılara, birer öykü aracılığıyla ağıt yaktığınız söylenebilir mi? Ek olarak sizce sanat, yaşamı yeniden üretebilir mi?

Evet, ağıt yaktığım da söylenebilir ama sanırım bu kitaptaki en iyimser öykülerdi onlar. Sözü edilen yazarlar ve oyuncu o saniyede yaşamlarını yitirmeselerdi ve yazdıkları bir öyküde ya da filmde o öykünün bir karakteri gibi yaşasalardı, tam da kırıldıkları yerden sürdürerek. Bir Karagöz oyununda Hayâlî ustasının her şeyi yeni baştan yaratması gibi. Ancak bu öyküleri siyasi ve militan bir dil kullanmadan, slogan atmadan, mesaj vermeden nasıl anlatabilirim kaygısını güderek yazdım. Sanat, yaşamı yeniden üretir bu anlamda, çoğaltır da.

Hazırladığınız bir çalışma var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Evet, yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. Günlerim açmak istemediğim bir koyulukta ve biraz da berbat geçiyor galiba.


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.