Artun Ünsal: Sağ partiler CHP'den, sol partiler TİP'ten doğdu

Artun Ünsal ile Kırmızı Kedi Yayınları'ndan genişletilerek tekrar basılan Umuttan Yalnızlığa, Türkiye İşçi Partisi adlı kitabını konuştuk. Ünsal, "Sağ partiler CHP'den, sol partiler TİP'ten doğdu" dedi.

Sadık Güleç  sgulec@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Artun Ünsal son yıllarda bir gurme olarak bilindi. Peynir, zeytinyağı ve yemek üzerine bir çok araştırması ve kitabı olan Artun Ünsal aslında bir siyaset bilimci. Türkiye’de stadyum şiddeti, kan davası ve siyasal partiler üzerine kitapları olan bir akademisyen.

Artun Ünsal ile Kırmızı Kedi Yayınları’ndan genişletilerek tekrar basılan Umuttan Yalnızlığa, Türkiye İşçi Partisi adlı kitabını konuştuk.

Artun Ünsal

Türkiye İşçi Partisi üzerine ilk kapsamlı araştırma sizin kitabınız. Türkiye İşçi Partisi çok küçük bir parti olarak doğmasına rağmen neden bugün hala tartışılıyor?

Şunu söylemek gerekiyor. Özellikle çok partili döneme geçildikten sonra, bütün partiler Cumhuriyet Halk Partisi içinden doğan partilerdir. Yani Demokrat Parti bile CHP içinden çıkmıştır. Türkiye’de sağ partiler CHP’den, sol partiler TİP’den doğmuştur. TİP’in bir anneannesi veya bir babaannesi yok. Bütün sol partiler onun içinden çıkmıştır. Yani şunu söyleyebiliriz; Türkiye’de iki ana ağaç vardır. Biri Cumhuriyet Halk Partisi diğeri ise Türkiye İşçi Partisi’dir. Ondan eskileri sosyalist parti saymak mümkün mü? Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden 1950’lere kadar etkin partiler yok.

Siz Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan partilerin, İştirakçi Hilmi’nin hareketi dahil, sosyalizme ilişkin çok fazla fikirlerinin olmadığını söylüyorsunuz.

Belki var ama bir kulüp hüviyetindeler. Bir kısmı Avrupa’da, Almanya’da bulunmuşlar, oralardan etkilenmişler. Tıpkı Tanzimat aydınlarının Avrupa’dan etkilenip oradaki uygulamaları halka anlatmaya çalışmaları gibi… Fakat bir dergi yayınının ötesinde anlamları yok, halka yansımıyor. Osmanlı İmparatorluğu o zaman can derdinde, sürekli toprak kaybediyor. Yoksulluk diz boyu… İşçi sınıfı diye bir sınıf yok o zamanlar. İşçi sayısı 17-20 bin işçiyi geçmiyor. Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında ise sanayi bakımından en gelişmiş Balkan ülkeleri kaybediliyor.

İlk işçi hareketleri ve sosyalist hareket de oralarda başlıyor değil mi?

Evet, 1908 Devrimi’ne bakarsanız işçi sendikaları Türkçe, Yunanca, İbranice bildiriler yayınlıyorlar. En okumuş zümreler Balkanlar. İstanbul kozmopolit bir başkent, küçük bir imparatorluk kopyası ama Abdülhamit döneminden geçmiş, üniversitesi daha yeni kurulmuş her şeyin daha başlangıçta olduğu bir şehir. O yüzden en büyük atılım da Cumhuriyet döneminde yapılacaktır. Tabii Cumhuriyet dönemi de 19. yy’daki batılılaşmanın doğal bir sonucudur.

Fakat sol açısından paradoks şudur: Marksist analize göre işçi sınıfının gelişmesi için gereken klasik sanayileşme; önce sanayileşme, sonra onun içinden işçi sınıfının ortaya çıkması, sonra üretim araçlarının sahipleri ile çalışanlar arasındaki çelişkilerin olması… O dönemde Osmanlı İmparatorluğu küçülüyor. En eğitimli en gelişmiş kesimler kentsel düzeyde kaybediliyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bize bir Anadolu kalıyor.

Siz bir sanayileşme, belirli bir düzeye gelmiş işçi sınıfı bekliyorsunuz ancak öyle bir şey oluşmuyor. Yani belirli düzeyde sanayileşme belirtileri suyun öbür tarafında kalmış, siz kırsal bir toplumla baş başa kalmışsınız. Öyle ki 1950’lere kadar kentlerde yaşayanların oranı yüzde onu geçmeyecektir. Şimdi ise yüzde altmış, yüzde yetmiş, belki daha fazla. Nüfusu yüz bini geçen dört beş şehir var. Şu anda Beşiktaş’ın nüfusu altı yüz bin. Sadece bir ilçe…

Siz TİP öncesi TKP’yi bu anlamda çok önemli bulmuyorsunuz. Yani TKP’den değil TİP’den sol hareketin doğduğunu söylüyorsunuz. Sizin anlatımına göre de altmış öncesi ve Osmanlı’nın son döneminde sosyalistler ya ideolojik olarak yetersiz ya da teoriye çok fazla boğulup kısır tartışmalar içinde boğuluyorlar.

TKP’nin gerek Akaretler’de yapılan kongresinde, daha sonra altmışlarda-yetmişlerde yapılan kongrelerinde dahi katılan delege sayısı on yedi-on sekizi geçmez. Yani bir kulübün sayısını geçmez ve kendi aralarında da Nazımcılar, şucular, bucular diye ayrılırlar.

‘İŞÇİ PARTİSİ’NİN ALDIĞI OYDA BASKILARIN BÜYÜK ROLÜ VAR’

Fakat aynı dönemlerde Türkiye’yle sosyo-ekonomik düzey olarak benzer, hatta daha geride olan ülkelerde komünistler güçlendiler. Bunun sebebi nedir?

Evet. Mesela 1970’lerde Suriye’de de diktatörlük vardı ve orada da komünistler çok zayıftı, üye sayıları yedi yüz civarındaydı. Bu sayı bile Türkiye’den aynı dönemde daha fazlaydı desem inanır mısınız? Meşhur sol tevkifatlarının yapıldığı ellili yıllarda tutuklananlar üç yüz kişiyi geçmez.

Bir kere Türkiye’de işçi sınıfının örgütlenmeye başlaması 1945’li yıllardan sonra başladı, o da çok sınırlı olarak. Bağımsız sendikalar kapatıldı. ABD güdümünde sendikalar teşvik edildi. Türk-İş’in kuruluşu 1952. DİSK ise ancak 1967’de ortaya çıkabildi. DİSK’in üç yüz bin üyeye sahip olduğu o yıllarda dahi İşçi Partisi’nin aldığı oy bunun çok altındaydı. Bunda baskıların da büyük rolü var.

‘BU TÜRKİYE’DE YAPILAN İLK SİYASAL PARTİ ARAŞTIRMASIDIR’

Peki sizi Türkiye İşçi Partisi’ni araştırmaya iten neydi?

Ben yurt dışındaydım. Lisansımı Fransa’da okumuştum. Doktoramı yapacaktım. Hocam da Maurice Duverger’di, o zamanlar siyasal partiler üzerine dünyanın en büyük otoritelerinden birisi. Benim tez danışmanımdı. Ona bu konuyu önerdim ve tezini kabul ettiği tek yabancı öğrenci bendim. Bu Türkiye’de yapılan ilk siyasal parti araştırmasıdır. Bu ana planı içerik dışında Cumhuriyet Halk Partisi’ne de, Demokrat Parti’ye de uygulayabilirsiniz.

Sol, Türkiye’de tabu olarak kabul edilen bir konuydu. Lisede tatlı, neşeli, bu meselelerden habersiz gençlerdik. Fakat yurt dışında okumanın verdiği rahatlık ile yeni bir dünya keşfettik. Alan araştırması için Türkiye’ye geldiğimde annem bir gün sordu; “Bugün nereye gittin?” Ona Türkiye İşçi Partisi’nin merkezine gittiğimi söylediğimde annem başladı ağlamaya. “Sen komünist mi oldun?” Annem de profesör hanımı, eğitimli bir insan. Hacettepe Üniversitesi’nde Sosyoloji bölümüne girdiğimde “Ben komşulara ne diyeceğim?” dedi. Hatta kan davası araştırmasını yaparken üniversiteye cezaevinden Sosyoloji bölümü yerine komünist bölümü yazan bir mektup gelmişti. Yani sosyoloji, sosyalizm tehlikeli şeylerdi. Annemin ağlamasında aslında bütün toplumun korkusu vardı. Bu korku herkese yayıldı.

Nazım Hikmet’in çektikleri, Sabahattin Ali’nin çektikleri, Hasan İzzettin Dinamo’nun çektikleri bu korkunun nedenlerine ilişkin bir örnektir.

‘İŞÇİLER, SOLCULARDAN KORKAR’

Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu Türkiye’deki diğer sosyalist partilerin kuruluşundan çok farklı. Aslında sosyalistlerin kurduğu bir parti değil. İlk kurucular kimlerdir, onları bu partiyi kurmaya iten neydi?

Değil. İşçi Haklarını Koruma Derneği gibi kuruluyor. Uvriyerist bir hareket. Bunlar Türk-İş bünyesinden çıkmış sendikacılar. İlk fikirleri kendi aralarında örgütlenip daha sonra siyasal partilerden kontenjan talep etmek. O güne kadar hep vardı; Cumhuriyet Halk Partisi’nden üç sendikacı aday, Demokrat Parti’den beş sendikacı aday belirlemek… O partiler de, bak sendikacılar da bizimle demek için bunu yapıyorlardı. Fakat uvriyerist hareket kendi başına çok etkin olamaz. Onun için aydınlara ihtiyaç duydu. Peki aydınlar kimdi? Başlangıçta sendika avukatlarıydı. Çünkü işçiler, solculardan korkar. Hatta Behice Boran’ın daha sonra partiye gelmesine çok soğuk davranmışlardı. Sebebi ise Behice Boran kırklı yıllarda üniversiteden solcu olduğu için atılmış aydın bir Türk kadını olmasıydı…

Umuttan Yalnızlığa Türkiye İşçi Partisi 1961-1971, Artun Ünsal, Kırmızı Kedi, 2020.

Mehmet Ali Aybar başlangıçtan beri var. Onu niye kabul ettiler?

Mehmet Ali Aybar, sol Kemalist ulusalcı ama sosyalizmi iyi bilen biriydi. Sendika avukatıydı. Tabii iktidara direnmiş, Marko Paşa gibi yayınlarda yer almış biriydi. Bir bedel ödemişti. İstanbul’un soylu ailelerinden birisi, Boğaz’da büyümüş, eski Türkiye rekortmeni bir isimdi. Doçent avukat olarak da sendikaların haklarını savunuyordu. Samimi bir ilerici, samimi bir solcuydu. Marksizmi de biliyordu ama kafasındaki şema daha Türkiye’ye özgü bir Marksist düzendi. Dünyaya sol Kemalist bir taraftan baktığını düşünüyorum. Sosyal Adalet dergisine baktığınız zaman bunu görürsünüz. O zamanlar Yön dergisi daha seçkinci bir anlayışı dile getirir. O da büyük bir kulüptür. Cumhuriyet Halk Partisi’nin sol cenahından eski tüfeklere kadar herkesi toplayan bir harekettir.

‘HALK SOL’A DAİMA ŞÜPHEYLE BAKAR’

Türkiye İşçi Partisi’nin ilk kurucuları arasında sosyalizme çok soğuk bakan hatta anti-komünist denebilecek isimler de var.

Halk sola daima şüphe ile bakar. Bu aşılıyor. Mehmet Ali Aybar gibi sendika avukatlarının ve Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce, Kemal Nebioğlu gibi sendikacıların büyük rolü var. Bu sendikalar da Türkiye’nin Lastik-İş, Metal-İş gibi büyük sendikaları… Bunlar bir ortak yol buldular. Program birlikte yazıldı. Neticede bu ulviriyerist hareket sola meyletti. Fakat nasıl bir sol? Ulusal yönü ağır basan enternasyonalist yönü düşük, Moskova’dan bağımsız bir sol. TKP ile ilgisi olmayan, eski tüfeklerin olmadığı bir sol.

Başlangıçta eski tüfek denilen TKP kadrolarından kimse yok değil mi? Aslında onlar da bu harekete soğuk bakıyorlar.

Tabii, küçümsüyorlar. “Bunlar cahil adamlar. Biz bunca yıldır mücadele ediyoruz” diye düşünüyorlar. Fakat onlar da ileride katılacaklar. Mihri Belli başta olmak üzere, Milli Demokratik Devrim Hareketi’nde bir sürü eski tüfek göreceksiniz.

‘SOL PARTİLER NE KADAR GÜÇLENİRSE DEMOKRATİK REJİM DE O KADAR GÜÇLENİR’

Kitapta da yer vermişsiniz. En büyük itirazlardan birisi CHP’den geliyor. Bülent Ecevit’in TİP’e karşı bir yazısı var, neden? Rakip olarak mı görüyorlar?

Sevmiyorlar. Bülent Ecevit bir solcu değil. Ulusçu yanı yüksektir. Öyle sosyalist bir yüzü yok, Kemalist liberal bir kişilik… Sonradan ortanın solu oldu. Toprak işleyenin, su kullananın dedi ama… Türkiye İşçi Partisi, 1965 seçimlerine yalnız girdi. Eğer CHP ile formel olmayan bir ittifak yapsaydı ikisi de güçlü çıkardı. Sol partiler ne kadar güçlenirse demokratik rejim de o kadar güçlenir.

İlk girdiği seçim 1965 seçimleri, orada kazandığı başarının altında seçim sistemininde etkili olduğu söylenir. Ne kadar doğrudur?

Aldığı oy yüzde 3’tür. Mili Bakiye Sistemi denilen bir seçim sistemi var. Fakat Milli Bakiye Sistemi büyük partilere yaraması için vardır. Yani Adalet Partisi’ne yaraması Türkiye İşçi Partisi’nden daha fazladır. Milli Bakiye Sistemi, birden fazla partinin mecliste temsiline olanak verir ama fazla da abartmamak gerekir. Burada sayıları unutuyoruz ama bunun bir önemi yok. Türkiye işçi sınıfının kendini ifade etmesidir. Küçük inanmış, örgütlü mecliste temsil edilen bir azınlık partisinin neler yapabileceğini çok aktif bir parlamenterizm yapabileceğini gösterdiler. Yani iki yüz kişilik bir grubunuz olur mecliste ama on kişilik bir partinin çıkardığı sesi çıkartamazsınız. O yüzden bugün ki muhalefet sayıca ne kadar güçlü olursa olsun yeterince etkili olamıyor. Daima geri planda kalıyor.

TİP’in hem sistemin hedefi haline gelmesi hem de sol çevrelerin daha aktif partiye katılması 65 seçimlerinden sonra mı gerçekleşiyor?

Tabii. Kitabın sonunda bir ABD’li sosyoloğun sistem teorisinden söz ediyorum. Rejimin nereye kadar kabul edeceği ve daha sonra kabul edemeyeceği… Sistem üzerindeki gerilim bir noktadan sonra kopacaktır. Nitekim o kopuş kapanması ile sonuçlandı. Aynı dönemde sağdan Milli Nizam Partisi de kapatıldı. Türkiye İşçi Partisi de kapatıldı. Ama Türkiye İşçi Partisi yöneticileri hapishaneye gönderildiler. Diğerleri İsviçre’de kısa ve mutlu bir sürgün hayatı yaşadılar.

Bugün sağda faaliyet gösteren İslamcı derneklerin o günlerde de çok faal olduklarını görüyoruz. Suudi Arabistan destekli, ABD destekli…

TİP önce işçi sınıfının olduğu büyük kentlerde örgütleniyor ama Anadolu’da bir karşılık buluyor değil mi?

Esnaflar arasında özellikle öğretmen bünyesinde bir örgütlenme oluyor. Öteden beri sola sempatisi olan kesimlerde bir karşılık buluyor. Yozgat’tan, Tokat’tan Çorum’dan Alevi kesimler katılıyor. Ankara’nın Alevi semtlerinde oy patlaması yaşandı. Ama bir seçim sonra bir Alevi partisi kuruldu ve onların oyları azaldı. 1969 seçimlerinde Birlik Partisi diye bir parti çıktı. O zamana kadar nasıl sendikacılara kontenjan verilirse, onlara da kontenjan verilirdi. Tabii Türkiye İşçi Partisi bu kontenjan dışında yerel oyları almaya başlayınca bir başka parti kurduruldu.

1965 seçimlerinden sonra kitleselleşme yaşayan TİP’de en büyük tartışma Milli Demokratik Devrim tartışması ile başladı. Mihri Belli ve arkadaşlarının savunduğu neydi?

Bir tanesi önce Milli Demokratik Devrim olacak. Yani bir tür burjuva devrimi olacak. Mümkün olan en fazla toplumsal kesimin katkısıyla… Tabii bunda önderlik eden asker, sivil seçkinler de olacak. İşçilerden çok fazla söz edilmiyor. Sonraki aşamada sosyalizm gündeme gelecek.

Diğer görüş diyor ki, hemen şimdi, sosyalizm olmasa bile sosyalizme giden yoldaki engelleri küreyebileceğiz ve bunu Türkiye’deki geleneksel halka tepeden bakan, üstten gelen seçkinlerin önderliğinde değil, halktan çıkanlar yapacaktır. TİP hakikaten halktan kurulmuştur. O güne kadar sendikacıların bağımsız bir hareket yaptığı görülmedi.

Diyeceksiniz ki 1910’larda İştirakçi Hilmi Halk İştirakün Fırkası’nı, tramvay işçileri içinden nasıl kurdu? Fakat o dönemde bir sendika yoktu. O kendi başına bir işçi lideriydi.

Bugünden bakıldığında Aybar’ın işçilere dayanan sosyalizm vurgusu, içeriği tartışmalı olsa bile, Türkiye’nin geçirdiği sosyo-ekonomik değişim açısından daha doğru gibi gözüküyor. Ama sonuçta Milli Demokratik Devrimciler o dönem Türkiye’nin en dinamik kesimlerini peşlerinden sürükleyebildiler. Neden onlar daha başarılı oldu?

En dinamik olduğu konusunda şüphelerim var. Gençleri diyorsunuz, yaş itibari ile dinamik ama beyinsel dinamizm başka bir şey. Gençler Türkiye İşçi Partisi’ni yeterince solcu bulmayan kesimlere ve Türkiye İşçi Partisi’nden ayrılan Türk Solu Dergisi’ne çok yöneldiler. Ama bölünme devam etti. Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı istila etmesinden sonra bu güleryüzlü sosyalizm tartışması partiyi böldü.

Başlangıçta sendikacıların kendi çıkarlarını korumak için kurdukları parti, son derece dışsal bir olay ve ideolojik tartışma yüzünden tekrar bölünüyor. Behice Boran, Aybar’ı Çekoslavakya’nın işgaline karşı çıktığı için eleştiriyor. Partide ideolojinin hızla bu kadar önemli olması nasıl gerçekleşiyor?

Mehmet Ali Aybar etkin bir isim. Yani Amerika’nın Vietnam’a müdahalesini yargılayan bir uluslararası mahkemenin üyesi seçiliyor. Çekoslovakya’nın işgali de Moskova’nın bir başka ülkeye müdahalesi… Buna karşı çıkıyor. Onun Kemalist sol yanı yani ulusçu yanı bu. Öbürleri ise daha enternasyonalist çizgide. Yani Behice Boran, Sadun Aren ve arkadaşları… Boran ve Aybar öncesinde çok iyi arkadaşlar. Yıllarca dostluk yaptıkları arkadaşlar bir anda böyle bölünüyorlar. Sonrasında ikinci Türkiye İşçi Partisi’ni Behice Boran kurmuştur. Orada artık Aybar ekibi yoktur. Sendikacılar da artık en azından eski sendikacılar da artık yoktur. Konjoktür de artık aynı değildir.

Bütün bu tartışmalar sırasında ilk kuşak sendikacıların tavrı ne oluyor?

Sendikacılar kenara çekiliyor. Ama bir yandan Şaban Yıldız gibi sendikacılar devam ediyor. O ilk TİP hareketinde de ikinci TİP hareketinde de var. Kenara çekilen sendikacılar olduğu gibi, tutuklanan, dışarıda bırakılanlar da oldu. Burada soru şu acaba bütün bu konular güncel mi? Yani TİP realitesinin 2020’ler Türkiyesi’nde hükmü var mı? Bu konunun irdelenmesi bunu cazip kılabilir diye düşünüyorum.

Kitabın ismi Umuttan Yalnızlığa… TİP’i Türkiye demokrasi mücadelesinde kaçırılmış bir fırsat olarak görüyorsunuz. Sonuçta TİP sonrası Türkiye sosyalist hareketi bin parçaya bölündü.

Ben zaten Milli Demokrat Devrimciler sonrasını kaydettim. O kadar parçalandılar ki izlemem mümkün değildi. Başlangıçta iki ana dergi vardı. Sonra kaç tane dergi çıktı kaç hareket çıktı… Her kahve her kampüs ayrı bir çizgi oldu.

Dünyanın o günkü şartlarına bakıldığında fırsatın kaçırılmaması mümkün müydü?

Şöyle düşünelim; Türkiye’nin genetiğinde sol mu var sağ mı? Türk siyasetinin genetiğinde sağ mı egemendir sol mu? Sağ. Yüzde yetmişleri-yüzde seksenleri bulur. Cumhuriyet Halk Partisi bir kere yüzde kırkı geçti. Ama oy oranı onun dışında yüzde 22 ile 28 arasında dans eder. Türkiye’de bir sol partinin iktidara gelmesi çok zor bir olaydır. Ancak belirli bir vizyonu olan, örgütlü, aktif bir muhalefet yapan kendi içinde bölünmeyen, haksızlıklara karşı duran yolsuzluklara karşı insanlara daha iyi imkanlar veren bir sol parti olabilir. Bunu hangi düzeyde yapabilir? Belediyecilik düzeyinde yapabilir. Yani belediyelerde olumlu icraatlar yapan bir sol, fırsattır. Bugün Tunceli’de komünist bir belediye başkanı var, çok olumlu şeyler yaptı. Belediyecilik insanın günlük yaşamına dokunan bir faaliyettir. Türkiye İşçi Partisi’nin o küçük haliyle bile Türkiye’deki ABD üslerini gündeme getirmesi, ABD’ye ne denli bağımlı olduğumuzu bize gösterdi.

TÜRKİYE’DE KÜRT SORUNUNU İLK DİLE GETİREN PARTİ TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ OLMUŞTUR’

Türkiye İşçi Partisi’nin ortaya çıkması CHP’nin sola yönelmesinde İsmet İnönü’nün “biz ortanın solundayız” sözünü söylemesinde etkili olmuş mudur?

Türkiye’de sağ partiler vardı. CHP hiçbir zaman sol bir parti olmamıştı. Bu durumda biz merkezdeyiz ama birazcık solundayız dediler. Fakat o zamanki adayları içinde ağalar vardı. Yani Halk Partisi bu kabuk değiştirme ile solcu bir parti olmadı. Sosyal demokrat bir parti olabilir. Ama icraatı ile olabilir.

Günümüzde de büyük kentler alındı. Hep güncelden örnek vermek istiyorum. Çünkü bilim uygulanabilir olmazsa, güncele uyarlanamaz ise o zaman ansiklopedik bir bilgi olarak kalır. Türkiye İşçi Partisi’nin dünyasına uyarlanan bir mirası var mıydı? Kaçırılan fırsat, iktidar fırsatı değildi. Kaçırılan fırsat, gerçek bir çok partili rejim fırsatıydı. Sistemin Türkiye İşçi Partisi’ne olan saldırısı Türkiye’deki demokrasinin gerilemesine neden olmuştur.

Türkiye’de Kürt sorununu ilk dile getiren parti Türkiye İşçi Partisi olmuştur. Ölüm fermanının imzalanmasına da bu tutumu neden oldu. Bugün herkes Kürtlerden söz ediyor. Bugün kadın genel başkanlar, eş başkanlar var. İlk kadın senatör Fatma hanım İşçi Partisi’nden seçildi. Yani bir sürü ilkleri İşçi Partisi gerçekleştirdi.

‘BAĞIMSIZLIK TÜRKİYE’DE ZAYIFLIKTIR AMA AYNI ZAMANDA ÖZGÜRLÜKTÜR’

Türkiye İşçi Partisi’nden sonra sol büyük bir bölünme yaşadı. Fakat daha sonra bu bölünenler özellikle doksanlı yıllardan sonra tekrar birleşmeye çalıştılar. Kuru çeşme toplantıları ardından ÖDP’nin kuruluşu gerçekleşti. Ama yine de başarılı olmadı. Son yıllarda HDP üzerinden benzer bir tartışma gerçekleşti. Siz bu birleşmenin gerçekleşmemesini neye bağlıyorsunuz?

Halka inemediler. Daha sonra biliyorsunuz Boyner çıktı. İstediği partiden aday olabilirdi. Ama olmadı. Fakat hareketi de başarılı olmadı. Ufuk Uras istediği partiden aday olamazdı. Onların hareketi de başarılı olmadı. Ben bir iki toplantılarına katılmıştım. Fakat üye olmadım. Türkiye İşçi Partisi’ne de üye olmadım. Bağımsız kalmayı hep tercih ettim. Bağımsızlık, Türkiye’de zayıflıktır ama aynı zamanda özgürlüktür.

Düşünce özgürlüğü açısından Türkiye İşçi Partisi’nin mirasının bir kenara atılmamasını yalnız bunun ‘tüh iktidar kaçırıldı o zamanlar ‘ şeklinde değil, o birikimin Türk demokrasisini daha sağlamlaştıracak şekilde taşınması gerekiyor. Çünkü uluslararası kapitalizm, finans kapitalizm krizde. Yoksulların milli gelirden aldığı pay giderek küçülüyor. Belli bir zümre gittikçe zenginleşiyor.

Sartre’nin bir sözü var, “İnsan çağını seçemez” diyor. Önemli olan, yaşadığı çağdaki yerini seçmesidir. Türkiye İşçi Partisi de bir grup insanın öyle bir denemesi oldu. Bugün de o açıdan diyoruz ki yerinizi siz belirleyebilirsiniz. Sizi iktidar beklemiyor ama umut bekleyecek. Türkiye’de sol hareketin yeniden umut olmak için de özellikle belediyecilik düzeyinde slogana dayanmayan şeyler yapmak gerekiyor. Geçmişin köy enstitüleri dahi bugün tekrar tartışılıyor. Solun üzeri toprakla kaplanmış, sıvanmış birçok deneyimi var. Bunları tekrar ortaya çıkartabiliriz. Bu ülkede başarılı bir kır enstitüsünün şehir merkezine bilmem kaç kilometre öteye yapılmış bir şehir hastanesinden daha başarılı, daha fazla katkı yapacağını düşünüyorum.

Sizin çok farklı ilgi alanlarınız olmuş. Kan davası üzerine araştırma yaptınız, siyaset bilimi ile uğraştınız, sonra peynir, zeytinyağı, yoğurt üzerine kitaplar yazdınız araştırmalar yaptınız. Burada bu geçiş nasıl oldu?

Herkes bunu merak ediyor. Bu kitap çıktığı zaman da “Bu adam peynirle uğraşıyordu. Meğer zamanında Türkiye İşçi Partisi’ni araştırmış” diyenler oldu. Anlatayım; kan davası bir şiddet sorunudur. Türkiye’de kadınların yüzde altmışının şiddet gördüğü, çocuklarınsa daha fazla gördüğü bir toplumda, kan davası da bir başka şiddet konusudur. Bir başka kitabım da stadyum şiddetini ele alır. Bu şiddet stadyumdan, sokağa yansımıyor. Evden sokağa, sokaktan stadyuma taşınan bir şiddettir. Aynı şekilde kan davası da kabile kültürünün, aşiret kültürünün, büyük aile kültürünün bireyleri ne derece esir ettiğini, cemaatçiliğin ne kadar zararlı olduğunu gösterir. Çok uzak bir akrabanız cinayet işlemiştir, gelir sizi vururlar. Ben şiddet karşıtıyım ve nedir bunun nedenleri diye araştırdım.

Diğer kitaplarım bir bakıma tesadüfen olmuştur. Yemek kitabı yazdım çünkü eşim çok güzel yemek yapardı. Yemeğe ilgi duydum, yemeklerin hikayesini anlatmayı istedim. İmambayıldı, kadınbudu dediğimiz zaman onun arkasında bir tarih vardır. Sonra Fransa’da bulunduğum için Türkiye peynirlerini merak ettim. Zeytinyağını severim, onu yazdım. Bu sayede Türkiye’nin köylerini ziyaret ettim. Kan davası araştırması nedeniyle insanları keşfetmiştim, aynı insanları ürünleri ile tekrar keşfettim. Eskiden cezaevlerini ziyaret ediyordum, şimdi mandıraları, çiftlikleri ziyaret edip bir başka yönlerini öğrendim. Ömrüm boyunca bir sol uzmanı olarak kalsaydım sanırım eksik kalırdım.