Hayat ve şiir

Kim ne derse desin, şiir sessizlikte ve az konuşmakta vardır. Şiir, tükenmeyen bir öğrenme sürecidir, çünkü şiirin nesnesi hayattır, bütün sanatlarda olduğu gibi. Toplumsal hayatta bağırarak kendimize belki bir yer açabiliriz ama şiirde asla!

Google Haberlere Abone ol

Sanatla uğraşan bazı insanların, “entelektüel görünme” adına hayatı küçümsediklerini görüyorum. Özellikle, sanıyorum şiir dünyasında, şiirin hayat boyutunun çok fazla öne çıkarıldığı durumlarda buna tepki olarak gelişen bir durum. Elbette şiirin bir hayat boyutu var, bir de akademik boyutu var. Şiirle uğraşan birçok insanın, şirin hayat boyutuna daha fazla önem verdikleri bir gerçek. Oysa şirin öğrenilen yanı olan, kendini eğitme süreci olan akademik boyutunun önemi, hayat boyutundan daha fazladır. Şiirin nesnesi olan hayatın çok soylu, çok zengin, ilginç, özgün, kahramanca olması, o şiirin niteliğini artırmaz. Burada Turgut Uyar’ı tekrar anımsamalıyım: “Büyük şiir yazmak için büyük yıkılmış olmak gerekmez. Her gün işinden evine gidip gelen bir adamdan bir Mallarmé çıkabilir.” Ama şiirin hayat boyutunun, şiir yazma sürecinde akademik boyuta göre ikinci planda olması, onun en az akademik boyut kadar etkili olmadığı anlamına gelmez. Çünkü hayat (yaşanmışlıklar bütünü ve bir süreç olarak) yoğunluk açısından, akademik boyuta göre kat kat üstündür. Akademik boyut, hayat boyutunun üstünde yükselir.

Dünyanın en iyi şairlerinden biri olarak değerlendirdiğim Yves Bonnefoy’nun, bir yerde, “ben ömrüm boyunca çocukluğumu yazdım” dediğini okumuştum. O gün, ben de kendince şiirler yazan biri olarak, çocukluğumu görmeye çalıştığımda, çocukluğumun bazı kesitleriyle ilgili şu imgeler biçimlendi kafamda: Eskiden öyle her yerde çocuk parkı yoktu. Mahallelerde boş arsalar olurdu. Bizim sokakta da boş bir arsa vardı. O arsada belki de her çocuğun kendine ait bir köşesi olurdu. Özellikle yaz akşamlarındaki arsa yaşantısı bir masal gibi olurdu. Toplanırdık, top oynardık, tahtadan ya da telden-tenekeden yaptığımız kılıç, tavşan, otomobil gibi oyuncaklarımızı gösterirdik birbirimize. Yaz akşamlarında, geç vakitte evlerimize dağıldığımızda, orada tek başına kalan gecenin arkamızdan hıçkırarak ağladığını duyardım, sanki. Ertesi gün yine o arsada gölge, kuşlar, duvar dibi, kurumuş ağaç gövdesi, yıldızlar, cırcır böceklerinin sesi heyecanla bizi karşılardı. Annemiz, babamız, kardeşlerimiz ve arkadaşlarımız ölümsüzdü. Bir gün onları kaybedeceğimiz asla aklımıza gelmezdi. Soluk soluğa yaşamaktan, böyle şeyleri düşünemezdik ki! Komşu kadınlarla sohbet eden annelerimizin yaz eşiklerindeki tanrısal sesleri susunca, evlerimize gitmemiz gerektiğini anlardık. Havada müthiş nemli, iyod kokan bir Akdeniz kokusu olurdu. Savaş, cinayet nedir bilmezdik. Televizyon yoktu ve her gün bir adam oradan bağırarak bizi azarlamazdı. Kendimizi güven içinde hissederdik. Korkmazdık. Evimiz erik, badem, yenidünya, incir ve gül ağaçlarıyla çevrili; zambak, aslanağzı, fulya, ortanca, kuşkonmaz, reyhan, küpeçiçeği, gelinteli, kasımpatı, karanfil ve sarmaşık çiçekleri içindeki bir bağ eviydi. Bir de büyük bir asmamız vardı, iri üzüm salkımlarının sarktığı. Asmanın altında da kuyumuz vardı. Oradan su çekerdik. Yerin altındaki birisinin, kovaya su doldurduğunu düşünürdüm. Yaz aylarında babam karpuz sarkıtırdı kuyuya, soğuması için. Bir de büyük dut ağacımız vardı, evimizin avlusunda. Geçen yazdan kalma, kurumuş bir cırcır böceği bulurdum dalların arasında. Sanki bütün şarkısını kullanmış ve tüketmiş, bu yüzden içi boşalmış gibi gelirdi bana. Sokaktan eve geldiğim zamanlarda, eğer annemi evde göremezsem, ev bana kocaman, karanlık bir oyuk gibi gelirdi. Çünkü onun kokusu ve sıcaklığı beni iyileştirirdi.

İlkokulda öğrenciyken, unutamadığım şeylerden biri, günlerce süren yağmurlar ve okul dönüşü annemin hazırladığı sac börekleridir. “Kardeşim insan bu kadar da yoksul olmaz ki!” türünden yoksul olduğumuz için, bir yağmurluğum olmadı. Babamın naylon torbadan yaptığı bir şeyi üstüme geçirirdim ama o yağmurlara vız gelirdi. Eve sırılsıklam girerdim. Pablo Neruda’dan okumuştum, Santiago’ya da böyle yağmurlar yağarmış… Annem hemen beni sobanın yanına alır, kurutmaya çalışırdı. O beni kuruturken, sıcaklığını koruması için sobanın altına doğru bırakılmış, az sonra yiyeceğimiz, üstü bir bezle örtülü tepsideki ıspanaklı sac böreklerini görürdüm. Annem sobanın üstünde pişirirdi börekleri. Korkunç lezzetli olurdu. Şimdi o böreklerin tadını düşünüyorum da, tam anlamıyla anne tadındaydı. Güven veren, içten, hilesiz, sıcak. Hele o ıspanaklar: Kırmızı popolarıyla serin bir yeşillik ve tazelik kokardı. Bir de her şeyin yolunda olduğu duygusu verirdi bana o ıspanaklar. Şimdi annem olsaydı, yine bana ıspanaklı sac böreği yapsaydı, onu asla üzmezdim. Onu ben doğurmuşum gibi korurdum. Onun sesine, evin içinde güvenli bir koydaki dalgalar gibi dolaşmasına, gözlerindeki derin ve tartışmasız içtenliğe, ellerinin önyargısız dokunuşlarına sığınırdım. O beni korurdu. Bağışlardı. İncitmezdi. Anlamaya çalışırdı.

Bazan evimizin avlusunda (aslında ‘bahçesinde’ demeliyim çünkü bir avludan daha büyük, çiçekler ve ağaçlar olan bir alandı) ateş yakılır, komşu kadınlar gelir, annemle birlikte ekmek pişirirlerdi. Bu ekmek pişirme günleri benim için mistik bir hava taşıyan, sanki bir törene ait gösterilermiş gibi gelirdi. Bu görüntüler, uzun yıllar sonra bir şiirime böyle yansıyacaktı:

“…

evimizin avlusunda bir ateş yakmışlardı

bir ayin ateşi gibi

annem ve komşu kadınlar bazlama pişireceklerdi

hamura gömeceklerdi yumruklarını, yoğururken

köze gömülen patatesler gibi

oklavayı tutacaklardı una bulanmış elleriyle

-dionisos şenliklerinde defne dallarını

nasıl tutarsa tanrıçalar-

güven veren sesleriyle konuşacaklardı

yorulacaklardı hayatın isteklerine göğüs germekten

sonra geçici bir ölüm gibi sessizce yatacaklardı

bir tanrının hazırladığı yataklarında

…”

Kim ne derse desin, şiir sessizlikte ve az konuşmakta vardır. Şiir, tükenmeyen bir öğrenme sürecidir, çünkü şiirin nesnesi hayattır, bütün sanatlarda olduğu gibi. Toplumsal hayatta bağırarak kendimize belki bir yer açabiliriz ama şiirde asla! Bağırarak “şiir olan”a yaklaşamayız, şiire giremeyiz. Bağırdığımız zaman, şiiri bulup çıkarmamız gereken iç dünyamız panik yapar ve dağılır, dinlememiz gereken iç sesimizi kaybederiz. Bağırdığımız zaman kendilerini şiir yapmamızı sessizce bekleyen o çok değerli sözcükleri, metaforları, imgeleri ürkütürüz ve bir daha bize gelmemelerine neden oluruz. Şiir ile sözcüklerin arasından çekilelim, sözcükleri şiirsel bağlam içinde özgür bırakalım, onlar gerekirse haykırırlar. Zaten şiir, dil ile nesneler arasındaki boşluktan doğar. Bağırırsak, bu boşluğun gürültü ile dolmasına neden oluruz ve şiiri kaybederiz.

Ülkemizde şiirin çok yazılmasına karşın, gözlediğim kadarıyla yapılan en yaygın yanlış şu: Dil ile şiir arasına kendilerini koymak. Oysa şiir, dil ile onun arasından kendinizi ne kadar kenara çekerseniz, o kadar ortaya çıkar. Sürekli “ben” diyerek lirizm yaratamazsınız. Lirizm, “ben” anlatı açısıyla kendini gösterse bile, gerçekte dışsal ve yeniden üretilebilir bir yaşantıya gönderme yapar. Yoksa anlamları onu yazanda kapalı olan bir metin ortaya çıkar.