Yeats ve Jeffers'a 'Kuleden Bakmak'

Yazar-şair Güven Turan'la, William Butler Yeats ve Robinson Jeffers'ı konuştuk. Turan, "Jeffers benim Modernistlere ilk yaklaştığım yıllardan beri çok ilgimi çeken bir şairdi. Bir zamanlar Amerika’da çok ünlüyken, onu ele aldığımda ününü, ölümünün ardından hızla kaybediyordu… Yeats de Modernist şiirin temel taşlarındandır" dedi.

Dolunay Aker

DUVAR – Güven Turan entelektüel dikkatiyle Türkiye edebiyatında birçok konunun referans isimlerinden. Turan’la 160. Kilometre Yayınları’ndan çıkan Kuleden Bakmak kitabı üzerine konuştuk. Modernizm sayısız tezin, sayısız kitabın, sayısız edebiyat dergisinin konusu oldu. Ancak Amerikan modernizmi ve onun ışığında William Butler Yeats, Robinson Jeffers gibi önemli figürleri konuşmak şairlerin yapıtlarını daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Türkiye’de Yeats çevirilerinin anlam, dil ve kültür aktarımı açısından yetersiz olduğunu düşünüyorum. Jeffers için bu durumun daha da zor olduğu aşikâr…

Güven Turan bu sürükleyici bir o kadar da kendisini ele vermeyen edebiyatı anlama konusunda bize olanak tanıyor.

Türkiye’de Yeats -tartışmalı çevirilerle birlikte- az çok tanınıyor. Jeffers ise neredeyse hiç… Kuleden Bakmak, bu önemli şairleri bir araya getirip “kule” metaforuyla inceliyor, sadece kuleyle değil kulenin bütün çağrıştırdıklarıyla. Jeffers’ın sertliği, Yeats’in aurasında sizi çeken ne oldu? Neden bu büyük şairleri ve onların estetik anlayışlarıyla ortaya sürdükleri düşünceleri yeteri kadar tanımıyoruz?

Önce şunu belirteyim, sayısı az da olsa, çok az da olsa, Yeats’in 1940’lardan beri yapılmış iyi çevirileri var. Bir Yeats kitabı olmadığı için, bana göre o da Jeffers gibi “bilinen” şairler sınıfına girmiyor. Bu çalışma, kitabın başında da belirttiğim gibi benim yüksek lisans çalışmam. 1970’li yıllarda bu tür akademik çalışmalar daha Amerikan kalıplara girmemişti. Aranılan, özgün, daha önce değinilmemiş bakış açıları taşımasıydı. Ben de çalışmamı, o zamanlar çeşitli yazarlar üzerine eleştirel denemelerimi nasıl yazıyorsam öyle yazmıştım. Jeffers benim Modernistlere ilk yaklaştığım yıllardan beri çok ilgimi çeken bir şairdi. Bir zamanlar Amerika’da çok ünlüyken, onu ele aldığımda ününü, ölümünün ardından hızla kaybediyordu… Yeats de Modernist şiirin temel taşlarındandır. İlk okuyuşta ikisi arasında çok belirgin bir benzerlik görülmez. Kaldı ki bu yaptığım çalışma (bir karşılaştırmalı edebiyat incelemesidir özünde) benzerlikler kadar farklılıklarını da vurgulayan bir çalışmadır. “Kulede yaşamak bu iki şairi nasıl etkiledi?” sorusuna yanıt arar. Onları neden yeterince tanımıyoruz… Basit, ilgisizliğimizden… Ama asıl, uzun bir süreden beri şairlerimizin ve okurlarımızın dış dünyayla ilgisini yitirip, kendi içlerine kapanması yüzünden. Ama işin bir başka boyutu daha var: 90’lı yılların sonlarında Avrupa Birliği yasalarına uyarak imza koyduğumuz telif hakları yasası Türkiye’de yayıncılık anlayışını altüst etti bence.

Kuleden Bakmak, Güven Turan, 144 syf., 160. Kilometre, 2012.

Kuleden Bakmak’ta Jeffers’ın manevi bir adada (yaşadığı coğrafi bölge, California) Yeats’in de hissedilebilen gerçek bir ada-ülkede (İrlanda) kendi dünyalarını oluşturmalarını ortak kılıyorsunuz. Ada metaforu, dünya kopuşundan ziyade şairin çizdiği edebi sınır mıdır?

Akşit Göktürk’ün “ada” izleği üzerine yaptığı o müthiş ve bugün de parlaklığından ve özgünlüğünden hiçbir şey yitirmemiş olan çalışması bu konuyu enine boyuna işler. Beni çekense; kendimi bir ada insanı görmemdi… Çocukluktan beri adalara bayılırdım. Adalarda geçen öyküler, romanlar büyülerdi beni. Hatta, Define Adası’ndaki çizimden etkilenerek, ıssız ada haritaları çizerdim. Sonra adalarda yaşadım… Neyse, Jeffers’in mekanını sonunda gördüğümde, burasının bir burun olsa bile ada duygusu uyandırdığını fark ettim. Ada öncelikle bir coğrafyadır… Metafor olduğunda, Robinson’da açıkça görüldüğü gibi kişinin kendisi olma gücünü vurgular. Kule de bence öyle… İki kule yazarına yer vermedim ama ama onların yaşamlarına ve yapıtlarına da bakılabilir kule ve adanın tuhaf benzerliğini sezebilmek için: Jung ve Montaigne…

Jeffers ve özellikle Yeats’de çöküş-yeniden kuruluş fikri temel bir yer ediniyor. Kule metaforu burada çöküşün adımlanması -tanımlanması da diyebiliriz- ya da edebi varlığın yeniden kurulumu mu onlar için?

Jeffers kulesini deniz kıyısından çektiği taşlarla kendi elleriyle “kurdu”. Yani bir varoluş savaşıdır bu. Yeats de çatışmalı bir politik dönemin ardından çekildi o ‘orta çağ kulesi’ne… Kuleyi ille de bir şeye benzeteceksek, döl yatağına benzetmeye ne dersiniz? Yeniden doğmak için çekilen yer… Bir sığınak… Bir koza… Evet, daha çok bir koza…

Jeffers’ın anti modernist tavrı bana biraz Beckett’i anımsatıyor. Yaşanılan uygarlığa kendini ait hissetmemek, çağın duygulanımlarına kapılmamak fakat yine de sert ve hırçın “Dünyanın güzelliklerinin kağıt üstünde solgun kovalamacısı” olabilmek..

Şimdi burada Beckett’i devreye aldığınız için durum daha da karıştı… Jeffers de Beckett de bana göre (Modernist dediğimde ne gibi belirleyici niteliklerden söz ediyorum, bunlar “Ahmet Haşim: Modernist” ve “Nazım Hikmet: Mordernist” yazılarımdan çıkartılabilir) anti-modernist değildir. Post-modernist hiç değildir ama şimdi onlara özellikle Beckett’e “meta-modernist” demeyi yeğlerim… Ve belirtmem gerekli mi Beckett İrlandalı’dır, adalıdır yani… Şu iki isme ben D. H. Lawrence’ı da eklerim: “Adaları Seven Adam” adlı novellasını okudunuz mu? Lawrence da bir “kule” insanıdır. Müthiş de iyi şairdir. Kulesini yüreğinde taşıyanlardandır… Evet, bu kişiler “uygarlık”tan hoşlanmazlar. Hem nedir “uygarlık”?

Kuleden Bakmak’la bağlantı şunu sormak istiyorum: Yeats ve Jeffers gibi Pound, William Carlos Williams, Charles ve daha nicesi hakkında da yeterli veri yok elimizde. 50’li yıllarda sizin kuşağınızın biraz da yabancı dil bilmeden kaynaklı bu şairlerin metinlerini okuduğunu biliyoruz. Bugün bu metinlere hakim olamamak, Türkiye şiirinde nasıl bir eksikliğe neden olur? 

Tıpkı yaşam gibi kültür ve sanat da ‘çapraz döllenme’yle varlığını sürdürebilir. Kendi içinde dönüp duran “tohum” giderek dirimi kaybeder, kavrulur ve ölür. Şiir de ancak başka dünyaların şiirleriyle döllenerek yenilenir… Yukarda sözünü ettiğim telif hakları yasası öncesinde ben pek çok şairden kitaplar yayımlayabilmiştim: H.D., William Carlos Williams, Kenneth Rexroth, M. Holub, Louise Glück v.b. William Carlos Williams’ı bir hayli genişletip, bir seçki daha hazırladım. Neyse, YKY’dan çıktı çıkacak… Bir Robinson Jeffers seçkisi de yıllardır bir yayınevinde bekliyor. Sadece Amerikan şiiri mi? Fransızca şiirle ki şiirimize yeni dirimi kazandıran şiirdir, ne ilişkimiz kaldı? Bonnefoy, Jaccottet, Jacques Dupin, Pierre Chappuis… Bunlar yeterince çevrildi mi? Alamanca şiirde nerede kaldık? Rilke’de mi? Ya İspanyolca, Farsca? Arapça? Böylesine içine kapanmış bir şiirden umudumu yitirdim ben.

‘TERİMİN YARATTIĞI KARMAŞA ÇÖZÜLÜR GİBİ DEĞİL’

‘Alışılmışın dışında aramalar’… Modernizm, deneysel ve yenilikçi edebiyat metinlerinde bu ve benzeri arayışları görebiliyoruz. Pound, bu arayışın lokomotifi gibi, ‘Sunuşa katkısı olmayan tek bir sözcüğün bile kullanılmaması…’ Ancak bu arayışların Türkiye yansımalarına baktığımızda tatmin edici sonuçlar bulmak zor. Genel olarak modernizm, yenilik, deneysellik üçgeni hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Ben hem yazar hem okur olarak bu üçgen içinde sayarım kendimi. Elbette 1960’lardan başlayarak post-modern de okumalarımın içinde. Sorun aslında karmaşık. Çok sevdiğim Charles Olson’ı post-modern şairlerin başında görüyorum. Bu terimin yarattığı karmaşa çözülür gibi değil. Türkiye’de durum daha da karışık. Sanki postmodern anlatı için daha tanımlanır gibi. Kendini postmodern konumlayanlar ya da modern başlayıp postmodernde yol alanlar da var. Şu soru çok keskin: “Alışılmışın dışında aramalar sadece modernist edebiyata, sanata mı ait?”

Amerikan modernist edebiyatı sizin tabirinizle ‘olanla yetinmeyenler’ neyi dünya edebiyatına sunmuşlardı? Ben Amerikan modernizmini risk altında yazılan olarak düşünüyorum. Sizce de öyle mi?

Zor bir soru. Bir de şu var: Amerikan Edebiyatı dediğimizde tuhaf bir sınırlamayla Amerika Birleşik Devletleri edebiyatını kastediyoruz. Bu edebiyat ne zaman İngiliz Edebiyatı’ndan çıktı ve bağımsızlığına kavuştu? Oscar Wilde İrlandalı’dır ama İngiliz Edebiyatı içinde ele alınır… İngilizce yazdıklarıyla Beckett de öyle… Ama örneğin Emily Dickenson İngiliz sayılmaz mı dersiniz? Elimde 1940’larda yazılmış bir İngiliz Edebiyatı tarihi var ve tıpkı Kanadalı, Yeni Zelandalı, İrlandalı yazarlar gibi Amerikan yazarları da ele alıyor! Bana göre Amerikan edebiyatı “Hacı Babalar” (Pilgrim Fathers) Amerikan toprağına ayak bastıklarında İngiltere’yi ve Avrupa kültürünü reddederek yeni bir edebiyat ve kültürün temelini attılar. Olanla yetinmemekten kastım bu. Risk altında gelmişlerdi. Aslında mülteciydiler. Yeni dünyanın şiirini yazmaya giriştiler. Onun için de dinamik bir edebiyat oluşturdular.

Allen Ginsberg, Walt Whitman şiirlerinin yeniden keşfini yapıyordu. Türkiye’de de böyle keşifler olduğunu düşünüyor musunuz?

Elbette. Örneğin 80 kuşağı İkinci Yeni’yi keşfeden kuşaktır. İkinci Yeni çıktığı 50’li yılların ortalarından başlayarak, çok küçük bir okuru olan, Garip kadar bile çevre bulamamış, hatta bir “anomali” gibi bakılan bir şiirdi. Onu kanonik hale 80 kuşağı getirdi.

Amerikan şiirinde kesintisiz çizgiyi çok seviyorum. Walt Whitman, Allen Ginsberg, Robert Creeley, John Ashbery… Ortak bir bağ görebiliyoruz bu şairlerde. Bu uyum dünya şiirinde çok az. Paul Auster bu durumu Amerika’nın güvensiz doğasıyla açıklıyor. Sizce bu katman nereden doğuyor?

Amerikan şiiri hiç de kesintisiz değildir. Aksine, bana göre, “birleşik olmayan” bir şiirdir. Yıllar önce Kadir Has Üniversitesi’ndeki bir Amerikan şiiri toplantısında konuşmamın başlığı “Ununited Poetry of America” idi. Yani “Amerikan Birleşik Olmayan Şiiri”. Yirminci Yüzyıl’da parçalanma daha belirgindir: Robert Lowell’in başı çektiği bir grup vardır örneğin ve Beat takımına hiç mi hiç benzemez… Bir New York şairleri topluğu vardır, “Batı Kıyısı” şairleri dediğimizde bile birkaç topluluktan söz ederiz. Kenneth Rexroth takımı, Beat takımı, San Francisco … Dallı budaklıdır… Whitman Pound’da da Eliot’da da asla görülmez. Sanki öyle bir şair hiç yoktur Amerikan şiirinde! Ashbery’nin şiiri ile Ginsberg’in şiiri arasında bağ göremiyorum ben…

‘HER TÜRLÜ MUHAFAZAKARLIĞIN ÖLÜMCÜL OLDUĞUNA İNANIRIM’

Türkiye’de yenilikçi metinlere karşı ciddi bir dil muhafazakârlığı mevcut. Dil, yeni imkânlara kapı aralamazsa ölümcül olmaz mı?

Bağışlayın, dil muhafazkarlığını anlamadım ama her türlü muhafazakarlığın ölümcül olduğuna inanırım. Ama her eskiye dönüş muhafazakarlık da değildir. Eliot Elizabeth çağı şairlerine, Pound orta çağ gezgin şairlerine dönmüştür ama onlardan modernist bir şiir çıkartmıştır. Divan şiirinden yepyeni bir şiir çıkartılamaz mı? Çıkartılır elbette ama bire bir taklit ederek çıkmaz, kılına dokunmadan çıkmaz. Bozarak ve parçalayarak çıkar…

Dünya edebiyatının yenilikçi metinlerini takip edebiliyor musunuz? Çağdaşlardan öncü metinler çıkıyor mu?

Elimden geldiğince… Ağırlıklı olarak İngilizce üzerinden elbette… Bir yaklaşıma göre “öncü” kavramı öldü…Gene de “yenilikçi” kavramı her zaman var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Son olarak bir küçük vurgu belki: Eskiden Türkiye’de yaratıcılık alanında öncülük hep şiirdeydi. Yolu o açardı. Ne yazık ki geçen yüzyılın son on yılından beri öcülük görevi plastik sanatlarda. O yüzden şairlerin dışarıya bakmalarının yanında, başka sanatlara da bakmalarını zorunlu görüyorum. Sadece edebiyatla kalsaydı Modernizm, Modernizm olmazdı. Hatta bilim… Modernizm Görecelik Kuramı’dır; Post-Modernizm Kuantum Mekaniği.