Orontes Mensurları'ndan Doğu Duvarı'na: Gülü tefsir eden dikenin şiiri

Faris Kuseyri'nin, "Orontes Mensurları"ndan sonra ikinci kitabı "Doğu Duvarı" Islık Yayınları tarafından okuyucuyla buluştu. Kuseyri, ilk kitabından beş yıl sonra, bilindik bir formu yepyeni bir özle yeniden kurgularken epiğin çarpıcılığında liriğe el uzatıyor.

Levent Turhan Gümüş

Faris Kuseyri’nin şiirinde söz hatırlamak içindir. İlk şiirden beri bu böyledir: Kıvıldayan yıldızlar, kandan sıcak denizler, kundakta sabredip duran yatağan, sımsıkı tutulu yumruk, parmak uçlarında atan yürek, bakışsız ölüm kayıkçısı ve güherçile çiçekleri, beyaz mintanlar giymiş fötr şapkalı ihtiyarlar, defne sabunuyla yıkanan yakasız gömlekler, Sağır Ferit ve Ümmü Gülsüm, pelin otlarıyla ve kızılca başaklarla örtülü toprak, pirinç havanlarda ezilen portakal çiçeği ve annelerin çiçekli dili… Şiirle buluşan, hayatı tefsir eden her söz hatırlamak içindir.

Faris Kuseyri, Orontes Mensurları’nda bize, yıkana kuruya eprimiş tülbentleriyle geniş göğüslerini silen ve kocaları için sardıkları tütünden kendileri için de hep bir avuç ayıran, taş sulayan kadınların hikâyesini anlatmıştı ve Buhayre’nin (Amik Gölü) kıyıcığında koşturan Arabi çocukların hikâyesini, yani kendisini…

Orontes Mensurları, Faris Kuseyri, Islık Yayınları, 2014.

Sabanın kıymetinin bilindiği günlerde iyi günleri de olmuştu ihtiyarların ama sonra işte, ateşte kaynayan buğday aşını öylece bırakıp, öylece bırakıp duvarlarda kurutulmuş fesleğenleri ve patlıcanları, loş mutfaklardaki ıslak taşları, yanan lambaları, avluları ve damlardaki küpeli güvercinleri öylece bırakıp ve sözü mühürleyip dudaklarda yanık ağaçlar ormanından denize doğru yürümüşlerdi.

Akışsız suyun hatırası… Kendisine mezar bulunamayan son Keldani… Ester teyze… Metruk rüzgârların uğuldadığı kadim kiliseler… Musa Dağ sürgünleri… Aziz’in koynundaki yoksul salip… Ve adını saklayan çocuklar…

Ve sonra, Eylül geldiğinde, ömrümüzün Kara Eylül’ü, cemselere doldurulan iyi insanlar, gülen gözlü genç erkekler ve kadınlar gidince gidilip dönülmeyen meçhule hurma ağaçları kurumuş, su acımış, bayram kömbeleri ve carra peynirleri toprakta çürümüştü. Sokaklar birdenbire boşalmış, geriye talan edilmiş yaz bahçeleri, çiğnenmiş ekinlerin acısı ve ihtiyat perdelerinin ardına çekilmiş yalnız bir şehir kalmıştı.

Şair, aynı gülün dikeninde kanayan parmağını, bir adım yürürken hızlanan kalbini ve duvarlardaki kan rengi direnç şiirleri hatırladığı o günlerin şiirini tek bir sözcükle noktalamıştı: Unutmadım.

MENSUR ŞİİRDEN KLASİK DİVAN FORMUNA

Faris Kuseyri, anayurdunun hatırasıyla başladığı ve tanığı olduğu yitikleri katarak çoğalttığı unutmama yolculuğunu, Doğu Duvarı’nda soğuk şehirlere karşı güneyli çocukluğunu sıklıkla yad ederek sürdürüyor. Orontes Mensurları’nda, sabah ezanında çağıran sılayı, akşam ezanında yol tutan gurbeti, döşü temrenlerle deşilen öküzleri ve kaynar suya atılan kozalardan gelen ipek böceği çığlıklarını ve bir zaman yaşanmış bin bir ayrıntıyla bezeli güzellikleri ve çürüyen kanın sakladıklarını başka türlü anlatamayacağı için mensur şiir formunu tercih eden Kuseyri, Doğu Duvarı’nda klasik divan formundan yararlanarak artık büyümüş olan çocuğun kılıç artığı vahşi bir ormana dönüşmüş olan şehir hayatı içindeki hallerini, hallerimizi, gündelik hayat karmaşası içinde bulanıklaşmış hakikati terennüm ediyor.

Kitap, “Bilin ki ilhamın perisine teslim etmedim kalemimi” dizesiyle açılıyor. “Büyük güzelliğe münacaat” şiirinde, daha ilk dizede, başka türlü bir güzelliğin dertlisi olduğunu hissettiren Kuseyri, büyük hakikatin öznesine “sarayları sen inşa ettin, hazır et omzunda yıkıcı aletleri / seninle beraber senin yazdıklarını sileceğiz” diye seslendikten sonra sözlerini “ey büyük güzellik, sen ateş ocağısın, biz ateş kavmiyiz” diyerek tamamlıyor.

Doğu Duvarı, Faris Kuseyri, Islık Yayınları, 2019.

Kendi içinde geçişler, birbirine açılan kapılar, kitap içinde ayrı kitaplar taşıyan bir toplamı içeriyor Doğu Duvarı. Ressam Ali Kotan’ın desenleri parçaları bütüne tamamlayan görsel bir anahtar olarak sözün etkisini çoğaltıyor. Bir kitaptan diğerine geçişi imleyen, aslında yan yana getirildiğinde ayrı bir kitap bütünlüğü oluşturan italikle yazılmış açılış şiirlerinin birinde şair, geldiği dağı hatırlıyor. Orada, dağın kalbinde, yalın ellerinde alaz taşımaktan yorulmuş, bir zamanlar çocuk olan biri vardır. Ve bir kadın: Siste soluklaşan bir kadının yüzü… Oysa sabahtır ve çalışan kadın için hakikat başkadır. Soğuk şehirlerde, beton ummanlarda yapayalnız yaşlanan biridir çalışan kadın: Sabah annedir, gündüz çalışandır ve vakit geceye döndüğünde birinin karısı.

Şehir, soğuk şehir… Gidemeyenlerin, dalgın, daha gün doğmadan evden çıkanların şehri. Borçlar, ihtarlar, taksitlerle yüreği ezilenlerin şehri. Sabah sarı ışıklarla başlayan günleri, televizyonların beyaz ışığına bakarken bitenlerin şehri. Dalın yemişini, kuşun uçuşunu ve denizin kıyısını unutmuş, kör karanlıkta uyananların şehri. Mağazaların hırsıyla kuşatılmış kibirli dükkânların, gökdelenlerin şehri…

Şair, lanetli bir seyyah olarak bütün bunları görür, duyar. Kabuğundan sıyrılmak isteyen güne işaret ederek sözü getirip kader olarak gördüğü şiire mıhlar. O şiiri, “kendi şiirimizi yazacağız” diyerek verdiği sözü tutar ve yazar bizim şiirimizi.

ŞAİRİN GÜZEL ŞEHRİNİN ÇOCUKLARI

“Hakikate mesnevi”de, kalabalık odalara çekilmiştir soğuk şehirlerde, çoban ateşini harlayan hatıraya bakar şair. Yeşil mürekkep orada, duvar dibinde Sabahattin Ali’den kalan açık yaranın üzerine damlamaktadır. Canına tak etmiştir. Beklenen çocukları çağırır ama onların bazıları bir daha hiç gelmeyeceklerdir. Çocukları hatırlayan ihtiyarlar için onların her biri, topraktan bir yıldız gibi yükselecek civanperçemidir. İsyan bir yatağandır artık, Abdo’nun kara gözleridir. Kuş yaralıdır. Alim’in avucundan su içtikten sonra öfkesine ışıktan bir şiir taşıyarak yoluna devam eder. Tunç, yumruk, dağ ve gül olup Ahmet’i selamlar. Şairin avuç içlerinde hâlâ ayak izleri duran kaşları kartal kanatlı o çocuğu hatırlar. Şairin güzel şehrinin çocukları Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan ve Berkin ve diğer güzel çocuklar sesleriyle, gülüşleriyle, umutlarıyla yurt kurar şairin şiirine; şair, o şiiri bize yurt yapar.

Aklında göğerip duran diken, gülü tefsir etmeden hemen önce, oraya, çocukluğuna geri döner. Orada “ateşin dili”, ateşin sözleri vardır.

Yağmurun küle dökülüşünü izlerdi bir çocuk
şimdi ateşin dilini anlamak istiyor

dik bir itiraz paslı bir mıh gibi geçti gençliği
ne ağacı ne demiri küçümsüyor

unutmadı neyi seveceğini yaşına yaş değerken
çocukluğunun peşi sıra yürüyor

Atları güneye, Samandağ’a, akça kubbeler altındaki evliyalara doğru sürer. Ehlen ve sehlen, diyerek Arapçayı ilk duyduğu köyden başlar yeniden. Seslendiği kalbidir. “Bil kalbim” der, “vatan sen nereyi özlüyorsan orasıdır”.

İki dilli yoksul evini hatırlar. Tekvin çağını, kıyam çağını ve aşk çağını geçer, mısralarına mazmun ve kanın sızdığı şiirin kapısının önünde durur. Orada kandilin isi, plakların tozu, yırtılan sayfalar, yeşil mürekkepli bir kalemle altı çizilmiş satırlar ve gazete kâğıdıyla kaplanmış ateş dilli kitaplar vardır.

Çocuğun ismi Faris’tir. Her şeyi, “hepsini hatırlıyorum / anlıyorum orası neresidir” diyerek bitirir anlatısını.

Unutmamaya yazgılıdır: Başlangıca geri döner.

Ali Kotan – Doğu Duvarı Desenleri