Barış Ünlü: Kürt entelektüeller için durum hızla değişiyor

Fırat Aydınkaya, Kürd Araştırmaları dergisinin yeni sayısında Barış Ünlü'yle söyleşti. 'Sömürgecilik' kavramının tartışıldığı söyleşide Ünlü, "Kolonyalist dünyada, diğer sermaye türleriyle birlikte kültürel sermaye de eşitsiz bir şekilde dağıtılmış. Kolonyalizm, diğer kültürleri aşağılamak, yok etmek, kendinden utandırmak üzere örgütlenmiş. Böyle bir eşitsizlik içinde, sömürgeleştirilmiş dünyanın bütün dünyanın okuyacağı bir düşünür çıkarması çok zor" dedi.

DUVAR – Dört ayda bir farklı dosyalar ve dosya dışı yazılarla okurların karşısına çıkan e-dergi “Kürd Araştırmaları”nın (Lêkolînên Kurdî) yeni sayısı yayınlandı. Dijital olarak internet üzerinden yayınlanan dergide akademisyen, entelektüel ve araştırmacıların çalışmaları yer alıyor.

“Sömürgecilik ve Kültürel Hegomanya” başlıklı dosyayla okur karşısına çıkan dergi, Kürtçe, Türkçe ve İngilizce yazılara yer verdi. Yeni sayıda Fırat Aydınkaya’nın, yazar Barış Ünlü ile ‘Türklük Sözleşmesi’ kitabı üzerine bir söyleşisi de yer aldı. Söyleşide Ünlü’nün yaptığı açıklamalardan bazı başlıkları şöyle:

Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, Dipnot Yayınları, 2018.

KOLONYALİZMİN İKİ TEMEL AYAĞI: Anti-kolonyal teori, Avrupa tarafından ırksal/etnik bir mantıkla sömürgeleştirilmiş ve kapitalist üretim ilişkileriyle sömürülmüş/yağmalanmış Üçüncü Dünya’da ortaya çıktı. Beyaz dünyaya karşı Siyah, Kahverengi ve melez dünyaların bir başkaldırısı olan teorinin iki temel ayağı olduğu söylenebilir. Birincisi, kolonyalizm ve kapitalizmin tarihsel/yapısal bir analiziydi. İkincisi ise, bu boyunduruktan kurtulduktan sonra yapılacaklara dair bir tasarımdı. İşte tasarımın büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlanmasının; yani kolonyalizmin formel olarak yıkılmasının ardından, hayali kurulan hedeflere ulaşılamamasının ve ulusal kurtuluş hareketlerinin yozlaşıp otoriterleşmesinin analize belli bir gölge düşürdüğünü düşünebiliriz. Politik tasarımın yarattığı hayal kırıklığının, tarihsel analize yönelik de bir şüphe ve yorgunluk yaratmış olabilir demek istiyorum. Yine de, de-kolonizasyonu takip eden yıllarda analizin üstünden hemen yeniden geçildiğini, bazı boyutlarının korunurken, bazılarının terk veya revize edildiğini görüyoruz. Fanon’un son eseri Yeryüzünün Lanetlileri tam bu kavşakta veya geçişte yazılmıştı aslında. Fanon bir yandan kolonyalizm analizi yapıyordu, bir yandan da kolonyalizm sonrası tasarıma dair bazı erken ve öngörülü uyarılarda bulunuyordu. Fanon’un ardından neo-kolonyalizm kavramı, bağımlılık ekolü ve dünya-sistemleri yaklaşımı geliştirildi. Bu perspektiflerin önemli bir kısmı Beyaz sosyal bilimciler tarafından geliştirildi, ama tabii ki Siyah, Kahverengi ve melez dünyalarla iç içe olan, o karşılaşmalarla değişip dönüşen Beyaz radikaller tarafından. Bu anlamda Immanuel Wallerstein’in Fanon’u ölüm döşeğinde ziyaret etmesi sembolik bir olay olarak kabul edilebilir. Bu ziyaret esnasında Fanon’un Amerikalıların dinlemeyi bilmediğini söylemesi, Wallerstein’in ise Siyah ve Kahverengi dünyaları dinlemeyi öğrenebilmesi sonradan geliştireceği düşüncelerini de mümkün kıldı. Her halükarda, anti-kolonyal teorinin bu geliştirilen yeni perspektiflerle birlikte zenginleştiğini düşünebiliriz bence, daha doğrusu bunları anti-kolonyal teoriye dahil edebiliriz. Ama artık devrimsiz bir teoriydi bu. Bu da kendi başına eleştirilecek bir şey değil bence; çünkü, Üçüncü Dünya devrimlerinin hayal kırıklıklarından sonra bir durup düşünme zamanı gelmişti. Bu düşünme hem tarihsel analizi geliştiriyordu, hem de bundan sonra gelecek devrim dalgası için 1917-1968 arasındaki dönemden öğrenilenlerle birlikte hazır olma çabasını içeriyordu.

REEL-SOSYALİZMİN ÇÖKÜŞÜ: Anti-kolonyal teori, de-kolonizasyonun belli başarısızlıklarından sonraki ikinci büyük darbeyi reel-sosyalizmin çöküşüyle aldı, çünkü anti-kolonyalizmin bir boyutu ulusal bağımsızlıksa, ikinci boyutu da anti-kapitalizmdi. 1990’ların olağanüstü karamsarlığını, neo-liberalizmin ilan edilen nihai zaferini hatırlayalım. Fakat bu zaferin de beklenenden çok kısa sürmesiyle birlikte, son yıllarda sistem karşıtı hareketlerin anti-kolonyal bir duyarlılıkla tekrar yükselişe geçtiğini görüyoruz. Ve bu duyarlılık kolonyalizmi 1950’lere kıyasla çok daha geniş yorumluyor. Örneğin üniversitenin de-kolonizasyonundan, müfredatın de-kolonizasyonundan, doğanın de-kolonizasyonundan, ya da hayvanların de-kolonizasyonundan bahsedilebiliyor. Kolonyalizm modern dünyayı anlamak ve değiştirmek için bir tür büyük metafora dönüştü.

ANTİ-KOLONYAL TEORİDEN ÖĞRENECEK ÇOK ŞEY VAR: Bugün içinde geçtiğimiz ve muhtemelen en az birkaç on yıl sürecek belirsizlik, kamplaşma ve mücadele çağında, yeni teorilere ihtiyaç olabilir ve bunlar ortaya da çıkabilir. Her halükarda, yeni dönemin ve olası yeni teorilerin anti-kolonyal teoriden öğrenecek hala çok şeyi olduğunu düşünüyorum. Örneğin Fanon’u okuyan insanlar hala bu kadar etkileniyor ve kendilerine dair bir şeyler buluyorsa, analiz ettiği nesnelerin ve öznelerin belli devamlılıklar sergilediğini düşünebiliriz. Ama elbette güncelleştirerek ve sorunuzda “önemsizler” ve “az önemliler” dediğiniz diğer gruplardan da öğrenerek. Aklıma ilk gelenler feminizm ve hayvan kurtuluşu hareketleri. Sınıfsal, ırksal/etnik, cinsel ve türsel hiyerarşilerin mutlaka bir arada düşünülmesi gerekiyor artık. Sadece ezilen ve sömürülen hiçbir varlık kalmasın diye değil. Aynı zamanda bunlar birbirini besleyen ve üreten hiyerarşiler olduğu için ve bir hiyerarşiyi analiz etmek için kullanılan bir perspektif bir başka hiyerarşideki kör noktaları görünebilir kıldığı için.

Bir teori veya bir fikrin istenen veya hayali kurulan sonucu vermesi, genelde bir kuşağın, hatta birkaç kuşağın ömründen uzun sürüyor. Yani kişinin ömrü bir sürü şeyi görmeye yetmiyor, bu da teorilere veya fikirlere dair bir inançsızlık veya siniklik yaratabiliyor. Kişilerin zamanıyla, yapıların zamanı arasındaki uyumsuzluktan bahsediyorum. Dolayısıyla anti-kolonyal teorinin kendi zamanı da hala devam ediyor olabilir ve başka fikir ve teorilerle birleşmeyi becerebilirse, bugüne kadar gerçekleştiremediği hedeflerini ileride belki gerçekleştirebilir.

KÜLTÜREL SERMAYE EŞİTSİZ BİR ŞEKİLDE DAĞILDI: Kolonyalist dünyada, diğer sermaye türleriyle birlikte kültürel sermaye de eşitsiz bir şekilde dağıtılmış. Kolonyalizm, diğer kültürleri aşağılamak, yok etmek, kendinden utandırmak üzere örgütlenmiş. Böyle bir eşitsizlik içinde, sömürgeleştirilmiş dünyanın bütün dünyanın okuyacağı bir düşünür çıkarması çok zor. Bunu Kürtler için de düşünebiliriz. Ekonomik ve kültürel sermayeden bu kadar mahrum edilmişken, kendi dilinde yazamazken, başka bir dilde yazmaya çalışırken, akademiye alınmazken vs. bir düşünce üretmek, üretseniz bile bunu belli standartlarla sunmak kolay değil. Tabii Fanon’un bir Fransız sömürgesinde doğup büyümesi, Paris’te okuyabilmesi her şeye rağmen bir avantaj olarak görünebilir, sorunuz bağlamında düşünürsek. Kimin sömürgesi olduğunuz büyük farklar yaratabiliyor. Hindistan’dan bu kadar entelektüel çıkması da tabii İngiliz sömürgesi olmalarından kaynaklanıyor önemli ölçüde. Ama Kürt entelektüeller için durum hızla değişiyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde öğrenci olan, akademisyen olan, hatta Türkiye akademisinde dahi bir ölçüde var olabilen binlerce insandan bahsedebiliriz. Bunun düşünce dünyasına yansıması mutlaka olacaktır, oluyor da zaten. Sizin yeni derginize de bu dinamiğin bir ürünü olarak bakabiliriz.

SÖYLEŞİNİN TAMAMI