Kadıköy’ün cinayet kokan arka sokakları

Polisiye yazarı Çağatay Yaşmut, yeni kitabı "Benim Canım Ailem"de Kadiköy’ün kriminal hale gelen çehresi içinde, toplumsal sorunlara eğilirken, aile içi ensest olgusunu, çocuk istismarını, kadının toplumsal konumunu ve sıradan insanın güncel sorunlarını ele alıyor. Bir edebiyatçının çağına tanıklık etmesi gerektiğini hatırlatarak…

Gürer Mut

Polisiye edebiyat sadece katil ile maktul arasında gidip gelen, kurmaca olaylarla okurun zihnini meşgul eden veya yarattığı çözümlerle olayları aydınlatan bir tür olmanın yanı sıra, hayatın yalın gerçekleriyle güçlü bağları bulunan bir edebiyat türü. Çağatay Yaşmut, Benim Canım Ailem’de, kentin sokaklarını adımlarken, toplumsal olayları, bunalımı ve yıkımı gözlemleyerek bir hikaye yaratıyor. Türkiye’deki sosyal sorunlara eğilirken, ekonomik bunalımı, kadının toplumsal konumunu, aile içi ensest olgusunu, sıradan insanın gündelik dertlerini es geçmiyor. Hikayenin merkezine koyuyor. Bu anlamıyla sosyal dokuda yaşanan tahribatın sarsıcılığına da ayna tutan Benim Canım Ailem üzerine polisiye yazarı Çağatay Yaşmut ile konuştuk.

Çağatay Yaşmut

Benim Canım Ailem, töre cinayetlerini, aile içi ensest ilişkileri, kadının toplumsal konumunu işlerken, ortaya adeta kötülük toplumundan karelerin çıkıyor. Hikayeyi oluştururken sizi en çok etkileyen neydi? Ayrıca kitabın hazırlık sürecinden biraz bahseder misiniz?

Ben bu hikayeyi yazarken zorlandım. Çünkü çok duygulandım. Ensest konusu benim zayıf noktam. Biliyorsunuz, bu vakaların büyük çoğunluğu kamuoyuna yansımıyor. Bu tip vakalar aile içinde kalıyor. Bunlarla ilgili araştırmalar, okumalar yapıyorum ve bunun eğitimsizlikle açıklanabilecek bir şey olmadığını görüyorum. Bu sorunu dile getirmek istedim. İntikam hikayesine dönüştürdüm. Bir taraftan da karakterin içinde bulunduğu duruma üzüldüm, böyle bir karakter yaratmak istemezdim ama toplumun gerçeği bu ve ben bunu yazmak zorundaydım.

Ensest’ten sonra beni en çok etkileyen konu can sıkıntısının yarattığı boşluk hissiydi. Bunu oluştururken aslında başımdan geçenleri anlattım. Kitabın üçüncü hikayesi, 2001 ekonomik krizinde, işten çıkartılan bir adamın hikayesi. Hikayeyi yazarken geçmişe döndüm adeta, kötü oldum. Tabii ki, ben bu sahneleri anlatırken biraz dramaya kaçtım. ‘Yabancılar’ hikayesi ise daha çok kurgusal bir anlatı. Alfred Hitchcock’un 1951 yapımı Strangers on a Train (Trendeki Yabancılar) filmine bir gönderme.

‘TÜRKİYE’DE YASAKLARLA ÇEVRELENEN BİR BİREY PROFİLİ VAR’

Ülkenin politik atmosferi, yaşanan ekonomik bunalım ve toplumsal hayatta yaşanan kültürel yozlaşma bir polisiye yazarını nasıl etkiliyor?

Ben bunlardan besleniyorum. Bu ülkede her şeyin içindeyim ve bazı şeyleri bir yazar olarak mesele haline getiriyorum. Evet, problemlerle her taraftan kuşatılmış haldeyiz. Ekonomik bunalım, işsizlik, çarpık aile ilişkileri… Feraha kavuşacağınız, nefes alabileceğiniz bir atmosfer yok. Bu coğrafyanın kaderi bu!  Şurası bir gerçek ki, özgürlüğü kısıtlanan her toplumda problemli uçlar ortaya çıkıyor. Yasaklarla çevrelenen bir birey profili var Türkiye’de. Düşüncelerini açıklamaya korkan, duygusal veya bireysel ilişkilerini rahatça yaşayamayan bir toplumda tehlike çanları çalar. Hiç kuşkusuz, ben bir polisiye yazarı olarak bu travma halinden besleniyorum. Çünkü anlatacak çok şey buluyorum. Bu kitabımda ensesti konu aldım. Bir sonraki kitabımda işçi cinayetlerini anlatmayı düşünüyorum. Her gün ortalama 150-200 işçinin öldüğü ciddi bir sorun var bu ülkede.

Bizi Avrupa polisiyelerinden ayıran en temel özellik, sıradan cinayetler örneklerinin ötesinde, politik cinayetlerin yoğun yaşanması. İşçi cinayetleri, kadın cinayetleri, çocuğa yönelik istismar… Türkiyeli bir yazarın sıradan aşk cinayetlerini resmetmesinin ötesinde, besleneceği kaynak çok fazla. Elbette, böyle bir atmosferde Türkiye polisiye edebiyatından, Kuzey Avrupa polisine benzer ürünler çıkmaz; çıkmamalı. Meselelerin can damarında yaşıyoruz. Böyle bir toplumda herkes elinden geldiğince çağına tanıklık etsin. Toplumsal polisiyeler yazılsın.

‘BENİM HİKAYELERİN SIRADAN İNSANLARIN HİKAYELERİ’

Kadıköylü başkomiser Galip, gündelik dertleri olan bir karakter. Aradan geçen yılların ardından karakterde değişiklikler meydana geldi mi? Biraz Galip karakterini konuşalım…

Galip, sıradan cinayetlerin, sıradan polisi… Çünkü benim hikayelerim, sıradan insanların hikayeleri. Ben yaşadığım sokakları yazmak istiyorum. Yaşadığım sokaklarda adi suçlardan başka suçlar yaşanmıyor ve ben bu suçların peşindeki sıradan bir polisi resmediyorum.

Galip karakteri ilk Beyoğlu Çıkmazı kitabımda ortaya çıktı. O zamanlar daha maço, sert bir adamdı. Zaman geçtikçe biz bu adamın aslında o kadar da maço olmadığını, duygusal bir adam olduğunu gördük. Galip değişti. Kadınlara, hayata, olan bitenlere verdiği tepkileri değişiyor. Yumuşuyor, yaşlanıyor Galip… Yalnızlığın getirmiş olduğu bunalım, bıkkınlık var. Oya hayatına yeni girdi. Ama problemli bir kadın Oya. Biz bu problemli hallerini yeni çıkacak romanda daha çok göreceğiz. Oya bipolar ve Galip onu yalnız bırakmıyor, hayatından çıkartmıyor. Eski Galip öyle değildi. Kadınlara bedensel merakı olan bir adamdı. Artık kadın ruhunda bir şeyler arıyor, yakınlık buluyor. Yeni kitapta Oya ciddi bir depresyon geçirecek. Galip’i de çok yoracak. Okuyucu da Galip’in burada ciddi bir testten geçtiğine tanık olacak.

‘KADIKÖY ARTIK KRİMİNAL BİR YER’

Kentin kültürel çeşitliliği de yazarı besliyor hiç şüphesiz. Çevresi cinayetlerle çevrilen bir Kadıköy tablosu çiziyorsunuz. Kadıköy sizi nasıl etkiliyor?

Ben doğma büyüme Kadıköylü’yüm ve bildiğim yeri derinlemesine yansıtabiliyorum. Bir taraftan da Kadıköy artık o eski Kadıköy değil. Eskiden bütün adli vakalar Beyoğlu, Tarlabaşı, Dolapdere’de olur, Kadıköy’ün de sakin bir muhit olduğunu bilirdik. Herkes eğlenmek için Taksim’e gider, sonra da tenha, sakin Kadıköy’e dönerdi. Artık tablo değişti. Kadıköy hafta sonları 2 milyon insanın dolaştığı bir yer haline geldi. Doğal olarak buranın kriminal atmosferi de değişti, Kadıköy artık kriminal bir yer. Burada ciddi ciddi büyük suçlar, cinayetler işleniyor. Bir dönem Beyoğlu’nun cinayet kokan arka sokakları gibi bugün Kadıköy’ün arka sokakları da cinayet kokuyor.

‘KADIN CİNAYETÇİ YARATMAK ÇOK ZOR’

Yabancılar hikayesinde, Galip ve Serdar kadar, Oya’nın da cinayetin çözülmesinde büyük rol oynadığını görüyoruz. Kadın katillerin fazla olduğu, fakat kadın dedektiflerin pek de yaygın olmadığı bir alan polisiye edebiyat. Buna duruma dair neler düşünüyorsunuz? İlerleyen çalışmalarda bu tabloyu değiştirmeyi düşünür müydünüz?

Evet, kadın karakterler az da olsa var. Ama bir kadın dedektifi biçimlendirmek bambaşka bir meziyet. İtiraf edeyim ki, ben kadın bir cinayetçi yaratamam. Kadın bir cinayetçi yaratmak gerçekten çok zor. Bir de, Galip karakteriyle o kadar özdeşleştim ki, artık karakterimi yaratırken düşünmüyorum. Bir yazar için de en güzel şey budur. Benim artık karakterim hazır. Ayrıca kadınlar gerçekten çok katmanlı, ayrıntılı düşünüyor meseleleri, ben bu kadar ayrıntılı düşünemem. Benim çizdiğim Galip karakteri çok düz bir karakter.

Şüphesiz Oya karakteri cinayeti çözecek olsaydı, Galip’ten çok daha hızlı çözebilirdi. Ne kadar manik depresif de olsa, kültürel birikimi, sezgileri ile sonuca ulaşabilirdi. Oya boş bir karakter değil, akıllı bir kadın. Onu da işin içine katmak istedim. Özellikle bir sonraki kitapta ona daha geniş bir yer vereceğim.

‘POLİSİYENİN İÇİNDE GÜNCEL, TOPLUMSAL SORUNLAR VAR’

Benim Canım Ailem, Çağatay Yaşmut, Oğlak Yayınları, 243 syf., 2019.

Bizde polisiye edebiyat basit bir anlatı, gündelik/geçici bir metin olarak görülüyordu. Ama polisiye edebiyatın özel olarak kente, toplumsal dokuya dair önemli notlar düştüğü de ortada. Sizce polisiye edebiyata dair önyargılar değişti mi? Polisiye edebiyatın geldiği yeri nasıl değerlendiriyorsun?

Eskiden üvey evlattı polisiye, eleştirmenler de polisiyeyi üvey evlat olarak görüyordu. Polisiye yazarları da bu alanı rahatlıkla sahiplenmiyordu. Büyük edebiyatçılarımız isimlerini gizleyerek eserler verdiler. Belki de, bu alanda ürün vermeye utanıyorlardı. Peyami Safa bir taraftan Fatih Harbiye, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu gibi büyük eserler hazırlarken, bir tarafta da Cingöz Recai gibi bir eseri yazınca utandı diye düşünüyorum.

Fakat 1990’dan sonra işler değişti. Celil Oker, Ahmet Ümit ve Osman Aysu gibi isimler çıkmaya başladı. Bu dönemde bir çok polisiye yazarı göğsünü gere gere ben polisiye yazarıyım dedi. Bugün Polisiye Yazarlar Derneği’in (POYABİR) bütün yazarlarına sorun, hepsi göğsünü gere gere “Ben polisiyeciyim” der. Artık polisiye ürün üretmekten büyük zevk alan ve bununla övünen büyük bir toplam var.

Peki, polisiye edebiyat hak ettiği yere geldi mi? Bence hak ettiği yere geliyor. Çünkü bugün dünyada milyonlarca insan polisiye okuyor ve binlerce polisiye roman yazılıyor. Dizilere, sinema filmlerine uyarlanan romanların da dörtte üçü de polisiye. Popüler kültür müdür? Evet popüler kültür ürünüdür. Kimse polisiyeye yüksek edebiyat ürünü demez. Polisiye ürün verenler olarak bundan da rahatsızlık duymuyoruz. Polisiyenin içinde de güncel, toplumsal sorunlar var. Tarihe not düşerken ille de insan psikolojisini, yazgısını, anlatacaksınız diye bir zorunluluk yok.

Eskiden polisiye edebiyat toplumsal meselelerden soyutlanmıştı. Bir kaçış edebiyatı veya vakit geçirmek için göz atılan metinlerden oluşuyordu. Bugün polisiye yazarlarının meseleleri var. Polisiye edebiyat, özellikle kara romandan sonra toplumla iç içe. Toplumdan yalıtılmış bir insan profili yok artık. Bu da çok okunmasını sağlıyor.

Türkiye’nin polisiye için zengin bir atmosferi var dedik; peki Türkiye polisiye edebiyat alanında özgün bir yer edinebilir mi?

Hiç kuşkusuz özgün bir yer edinecek. Fakat şu an o seviyeye çıkamadık. Bu belki tanınmışlıkla, çevirilerle gerçekleşebilir. Ama maalesef ürettiğimiz ürünler yabancı dillere çevrilmediğinden, yeterince tanınmıyoruz. Burada yazarlardan çok ajanslara, yayınevlerine büyük iş düşüyor.

Medyanın içinde bulunduğu durum, yayımlanan ürünlerin uluslararası boyutta tanıtılamamasında etkili. Örneğin The New York Times, Washington Post, The Guardian, Huffington Post ve The New Yorker gibi büyük yayınların kitap listelerini her ülkenin yayıncısı göz önünde bulunduruyor. Bizde uluslararası bir yayının bulunmuyor oluşu ve bu coğrafyanın ürettiği metinlerin gerektiği gibi tanıtılmamasını da bir sorun olarak görmemiz gerekir.

‘POPÜLERLİK YAZARI ZEHİRLER, KÖRELTİR!’

Avrupa’da oturmuş bir polisiye edebiyat kültürü olduğunu biliyoruz. Bizde ise polisiye edebiyat denince akla PR çalışmaları akla geliyor. Sizce bizde popülerlik, edebiyatın bir adım önüne mi geçti?

Polisiye edebiyatı takip eden toplama baktığın zaman, popülerliğin bir anlamının olmadığını görüyoruz. Ama genel olarak bir okur kitlesine ulaşayım diyorsanız, şüphesiz orada iş sizde bitmiyor. Bir yazar olarak ne yapabilirsiniz ki? Yazarın görevi, iyi bir eser vermek ve üretiminin arkasında durmaktır. Bir yazarın kötü eser verme lüksü yok! Bunun dışında başka bir şey yapamaz. Burada yayın evlerinin bütün yazarları hakkıyla tanıtması gerekiyor.

Popülerlik sadece polisiye yazarlarının değil, bütün yazarların önünü kesen bir şey… Bugün kitapevlerine gidin edebiyat raflarına bakın bir sürü adını duymadığınız isimle karşılaşacaksınız. Böyle giderse üç-beş tane kafa yazarın her zaman arkasında kalmaya mahkumuz.

Dediğim gibi popülerlik her zaman iyi bir şey değil. Edebiyatçıyı bir süre sonra zehirlemeye başlıyor, köreltiyor. Dan Brown böyle bir örnek mesela. Da Vinci’nin Şifresi’ni yazdığında bu kadar popüler değildi; sonraki çalışmaları giderek düşüşe geçmeye başladı. Seri üretime geçmeye başladığında nitelik de düşmeye başlar. Burada okura da iş düşüyor. Kendisine dayatılanı iyi değerlendirmeli ve gerekiyorsa almamalı.

Önümüzdeki dönem için kitap çalışması var mı? Başkomiser Galip cinayetlerin peşine düşmeye devam edecek mi?

Felsefe Cinayetleri’ni yazıyorum şu anda. Bu kitaptan sonra bir öykü projesi var kafamda. Ama şu an için nedir, nasıl olacak ben de bunun üzerine düşünüyorum. Kendimce bir rutini yakalamaya çalışıyorum; bir öykü, bir roman şeklinde gideceğim… Öykü de, Felsefe Cinayetleri’ni yazarken şekillenecek.