Soru ve şiirin mekânı

Şiirin mekânında soru yoktur. Çünkü şair sözünde boşluk yoktur, bir şeyi nasıl yaptığıyla alakalı gerekçe (zaten) sözüne içkindir. "Ol" dediğinde, nasıl olacağı hakkında bir şüphe yoktur. Dolayısıyla, şiir okuru da, soru sormamakla memurdur.

Batuhan Saç

Soru sorabilmek, o yazınsal türün okura verdiği haktır. Deneme türündeki bir metni okurken bunu yapabilirsiniz, hikâye okurken de olayların gelişme sırası ya da imkânı hakkında tartışabilirsiniz, keza fıkra için de bu senaryo geçerlidir. Ama şiirsel olana soru sormak, olanaksızdır. Bu düşünme alanının benzeri kutsal kitapların dili hakkında tartışırken de açılır. Kutsal kitapların dili nasıldır? Nasıl seslenir? Bu tartışma, kutsal kitapların şiirden daha şiirsel olduğu mutabakat ile sonlanabilir.

Bir adım ötede, soru sorabilmek, metnin bize sunduğu teyeller imkânıyla olur. Kopabilecek bağ, soru sorma alanı açar. Bir metne nasıl, ne zaman, neden vb. sorular sorduğumuzda, bu sorgulama, aynı zamanda metnin bağlarına saldırır gibidir. Bir roman yazarı, kahraman uzaya çıktıysa, onu uzaya çıkaran yolu da kurmuş olması gerekir. Kabaca böyle tarif edebiliriz. Ama şiirsel olanda söz hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymaz, boşluk-şüphe-soru yoktur. Kutsal kitabın sözüne dair şüphe ve soru da bu sebeple mümkün gözükmez.

PSİKOZ VE ŞİİR

Felsefe Sanat Psikanaliz topluluğumuzun 25 Kasım’da okumasını yaptığı Metapsikoloji’nin Bilinçdışı VII. bölümünde, okuma sürerken, Şahin Ateş şöyle dedi: “Freud burada şunu söylüyor: Psikotik kendi gerçekliğine son derece vakıftır. Psikotik kendi yaşadığı soruna dair kuşku taşımaz. Sorusu yoktur, psikotiğin gerçekliğinde bir sorun peyda olduysa, bu hikâyede bir boşluk yoktur. Bir yandan da, psikotiğin ızdırabı, sorusunun olmamasıdır, bilgisinde bir boşluk olmamasıdır. Olan, öyledir.”

Bu sözlerin ardından, örnek olması açısından, küçük İskender’den şu dizeleri okudum (İskender, 2001): “Her çöle bir okyanus sakladım git bul istersen” ve “Hele herkes uyusun ben o zaman rüya olurum

Boşluğun olmaması derken, şunu söylüyoruz: Çok basit bir şekilde, mesela bir eylemde bulunurken yöneldiğimiz şeyin ne olduğu, ne kadar sürede o işi yapabileceğimiz veya bunun için yeterli olup olmadığımız vs. önemlidir. Bu, bir soru alanı doğurur, yani “Acaba bu yapılabilir mi?” sorusunu sorarız. Yani özne bir eylemde bulunmak istiyorsa, onun karşısında kendi konumunu da hesaplamış olması gerekir, değil mi? Örnekse, çok doğal bir şekilde, yazı yazmak için kelimelerin anlamlarını bilmek gerekir. Eğer bilmiyorsak, soru imkânı doğmuş demektir.

Bu parantez paragraftan sonra dizelere dönelim. Şair, çöle okyanus saklıyor. “Nasıl saklıyor?”, “Nasıl bunu yapabiliyor?” Kim bu iki soruyu sorabilir? Ya da diğer dize için, şaire, herkes uyuduğunda nasıl rüya olacağını sorabilir miyiz? Soramayız, şiir okurunun bu soruyu sorması olanaksız. Okur şaşırabilir, ama şair sözüne aldanmaktan, o evrenin şehvetine kapılmaktan vazgeçmez. O evrende olanlar, öyledir; belki de ilk defa orada kurulmuştur. Şairin yarattığı evrenin sorusu yoktur.i O, sözü nasıl söylediyse, öyledir. “Ol” dediyse, nasıl olduğuyla alakalı bir soru aklımızda belirmez. Bir şeyi nasıl yaptığıyla alakalı gerekçe zaten sözündedir. Başka bir örnek (Akgül, 2018):

elveda Paris ve Habeş
sizde doğmayı hep özleyeceğim

Peki, soru sorulmayan, hiçbir şeyin kendisini açıklamakta zorunda olmadığı (ya da zaten kendini açıkladığı) bu alan neresi? küçük İskender “Her çöle bir okyanus sakladım git bul istersen” derken, nereden konuşur? Onun bu sözü söyleyebilmesindeki yetkisinin kaynağı nedir?

Farklı bir örnekle aynı soruları tekrarlayalım: GATA psikiyatri servisinde staj yaptığım zamanlarda, o servisin psikologlarından biri, Varlık dergisinde çıkan şiirimi okuduğunda, şiirin bir şizofrenin sözlerinden ne farkı olduğunu sormuştu. Söylediğinin, iyi niyetli bir okumayla, haklılık payı vardı; özellikle de imgesel şiir söz konusu olduğunda. Yani imgesel şiirin sözleri kimi bakışlara “deli saçması” olarak gözükebilmekteydi. Ama deli saçması o sözler, şiir adını giydiğinde, yetki sahibi oluveriyor.

Mesela küçük İskender’in Ölen Sevgilimin Şiir Defteri’ndeki “Bu deniz kabukları / hangi yaradan döküldü sahile…” (İskender, 2017) ifadelerinin şiirsel bir değeri olmadığında, sözünün deli saçması olmadığını söylemek için hiçbir sebebimiz kalmıyor. Yani, şiiri şiir yapan şey, sorudan payını almayan mekânın ta kendisi. “Yaradan dökülen deniz kabukları”ndan bahsettiğimizde, onu şiir yapan şey, kimi zaman da dışarısında kalabildiğimiz bir mekân. Diğer deyişle, soru sormasak da, sorma imkânımızın olduğu bir alanın da var olması.

TARTIŞMASIZ ŞÜPHESİZ ŞAİR

Lacan bir psikotik olan M. Gérard Primeau ile öğrencileri önünde bir görüşme yapar. Görüşmede, Primeau kendi evrenini anlatır, Lacan da onu dinler. Primeau telepatiden bahseder, Lacan da “Kesinlikle” diyerek başlar diyaloğu kurmaya. Çünkü soru yoktur, şüphe yoktur, telepati kesinlikle vardır Primeau’nun kurduğu evrende. Primeau kendisini şair olarak anlatır. Lacan da “Katılıyorum, şair olduğunuz su götürmez bir gerçek” diyerek cevap verir. Birkaç adım daha atar Primeau, “Şiirlerimle, şiirsel konuşmamla dünyalar yaratırım” der. Yani yaratılan dünyanın kaynağı onun şiirsel sözüdür (Lacan, 1980, s. 26-34). Oldurmuştur, sözüyle var kılmıştır. Ve bunu nasıl yaptığı soru kabul etmez bir şekilde kesinlik içerir; evreni nasıl yaratabildiği hakkında konuşmak, bunun imkânsızlığını anlatmak, onu duymamak anlamına gelir.

Lacan’ın vakasından, bir şairin, şair olduğunu ötekinden duymasının gerekliliğini de okuyoruz. Yani deniyor ki, şair adı, takdim edilir. Kişi kendisine bu adı koyamaz. Adam Phillips şairi “Paçasını kurtarabilen kişi” olarak tanımlamıştı. Birleştirerek söyleyebiliriz, şair paçasını delilikten kurtarabilmiş kişidir. Peki şair kendini neyden/nereden kurtarır?

ŞİİRDE MEKÂN

Şahin Ateş’in ve aynı zamanda Burak Maşalacı’nın da Freud’un söylediklerini aktarırken yaptığı soru vurgusu, Winnicott’un Oyun ve Gerçeklik kitabında oyunu kuran temel mesele olarak ele alınıyor. Winnicott kitabında tekrar tekrar ve ısrarla şunu söylüyor (Winnicott, 2017): “… anlaşmaya göre bebeğe şu soruyu asla sormayacağızdır: ‘Bunu sen mi tasarladın, yoksa dışarıdan mı sunuldu sana?'” Yani, oyun oynayana bu sorular asla sorulmayacaktır. Aynısı şiir için de geçerli: Çöle nasıl okyanus sakladın, okyanusu tutacak elin var da çöle nasıl götürdün? Hepsinde inandık, peki “git bul istersen” dediğin kişi de aynı gerçeklikte mi yaşıyor? Bu sorular, konu şiir veya oyun olduğunda hükümsüz.

Diyebiliriz ki, oyun ve şiir, ortak kabul edilen gerçekliği alaşağı etme yetkisine sahip. Oyun oynayan, oyun kurarken şöyle demez mi: “Sen X ol, ben Y olayım, o da Z olsun.” Asla, “Ben nasıl Y olayım?” sorusu sorulmayacaktır; teklif, “Ol”dur. Ve gene kritik olanı: Yapılanın adı oyun değildir, nesnelerin adı da oyuncak değildir. O, şiirdir. Bu paralellikte, Winnicott’un kitabında sunduğu vakasındaki ifade de şöyle: “Çocukları olduğunu iddia ettiği birkaç oyuncak ayısı var. Kimse bunları oyuncak olduğunu söylemeye cesaret edemiyor” (sf. 38). Evet, şiirde de böyle, onun bir oyun olduğunu söylemeye kimse cesaret edemez.

“Şair sözüne güven olmaz” denir. Çünkü şair naifçe kandırır, aldatır ve eşsiz bir evrene davet eder. Davet ettiği mekân yerçekimsiz de olabilir. Bu mekâna adım atarken, yaradan deniz kabukları dökülebilir mesela. Ya da bisikleti duvara sevgilisinin omzuna başını yasladığı gibi yaslayabilir. Dolayısıyla, şair sözüne güvenmek, daha naif bir yorumla, onun oyununa katılmak değil midir? Şair, oyuna davet eden değil midir?

küçük İskender Gümüşlük Akademisi’ndeki derslerinde farklı yapıları olan bir kale gibi tarif ediyordu şiiri. Okur, yani o oyuna dahil olan kişi, bir kapı bulacak ve şairi içeride ele geçirecekti. küçük İskender tam da bir oyunu tarif ediyordu. Yani şair bir duvar örüyor, ama bu öyle bir duvar ki, örülürken dış gerçeklikte rastlamadığımız ve tanıdık olmayan bir malzeme kullanılmış; kışkırtıcı da bir mekân. Benzer şekilde ve birkaç adım ileride, şiirin mekânına dair düşünceler Rimbaud’ya Akıl Notları’ndan da okunabilir (İskender, 2013): “Şiir, kaybolmaktır. Şiir, ebe kendisini ararken saklandığı yerde gizli bir haz duyan oyuncunun hissettiğidir. Son anda görünmektir. Ya da hiç görünmemek! Hiç görünmemeyi göze almaktır şiir.”

SON

Şairleri ve şiiri düşünürken, olağanüstü bir çeşitlilik zemininde düşündüğümüz açık. Ancak, bu çeşitlilik, bizi ortaklıktan alıkoymaz; ortaklıktan kritik olanı da soru meselesi. Çünkü şair bahsettiğimiz zeminde kendi olanaklılıklarını ve derisini aşar. Kurallar ve sınırlar elindedir, yeniden yazma imkânı bulur. Yani şiirdeki beden, şairin bedeni midir, bu bilinmez. O, çöle okyanus saklamıştır; o, Paris ya da Habeş’te doğmayı özleyebilecek olandır.

Son olarak şöyle diyebiliriz: Şiir okuru, soru sormamakla memurdur. Bu, sahneyi şiire bırakmak için, şiirin sahnesini kurmak için bir önkoşuldur. Sahne kurulduğunda ise söz şiirindir.

KAYNAK

  • Akgül, A. (2018). Manhatten ve Rakı. Ankara: Kaos Çocuk Parkı.
  • Lacan, J. (1980). Returning to Freud: Clinical Psychoanalysis in the School of Lacan. (S. Schneiderman, Dü., & S. Schneiderman, Çev.) New York.
  • Nişanyan, S. (2019, 12 5). nisanyansozluk. https://www.nisanyansozluk.com/?k=mesele&lnk=1 adresinden alındı.