Göbekli Tepe: Uygarlığın ana rahmi

Şanlıurfa’nın yaklaşık 22 km uzağında, Örencik köyü yakınlarında bulunan Göbekli Tepe’yi bu kadar ilginç kılan nedir peki? Neden tarihsel, antropolojik okumalarımızı zorlayacak sorularla karşılaştık onunla beraber. Peki ya keşfedilme serüveninde neler yaşandı?
Stitched Panorama

Okan Çil  benokancil@gmail.com

Yüzyıllar öncesinden günümüze dek gelen yapılar arasında belki de en enteresan olanı Göbekli Tepe’dir. Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada ciddi bir yankı uyandıran bu yapı M.Ö. 9500 yıllarında inşa edilmeye başlanır. Dönemin teknolojisini aşan mimarisiyle, akla havsalaya sığmayacak örgütlenme becerisiyle de hepimizi şaşkınlığa uğratır.

Şanlıurfa’nın yaklaşık 22 km uzağında, Örencik köyü yakınlarında bulunan Göbekli Tepe’yi bu kadar ilginç kılan nedir peki? Neden tarihsel, antropolojik okumalarımızı zorlayacak sorularla karşılaştık onunla beraber. Peki ya keşfedilme serüveninde neler yaşandı?

Her ne kadar 1995’te kazı çalışmaları başlatılmış ve elde edilen bulgular 2000 yılı itibariyle dünyayla paylaşılmış olsa da projenin yürütücüsü Alman arkeolog Prof. Klaus Schmidt’in Göbekli Tepe’ye dair yaptığı ilk çalışmalar 1963’e kadar uzanır. (Diğer taraftan, 1980’de yöre halkından Şeymuz Yıldız, toprağı işlerken, durmadan yontulmuş taş parçaları bulması üzerine, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’ne haber vermiş ama bu olayla pek ilgilenilmemiştir.) Çeşitli nedenlerle sekteye uğrayan çalışmalar, Schmidt’in 1994’te Şanlıurfa’ya adım atmasıyla beraber keskin bir ivme kazanır ve proje “eski aydınlanma çağıyla Mezopotamya ovasında Sümer, Akat, Asur ve Babil gibi bu çağın en eski uygarlıklarının ortaya çıkışı arasındaki boşluğu dolduran bir tür Nuh Gemisi’ne” dönüşür.

TANRILARA YAKARIŞ 

Şu ana kadar Göbekli Tepe’de yedi ana yapı (A, B, C, D, E, F ve Aslanlı Dikili Taş) bulunmuş durumda. (Schmidt’in araştırmalarıysa 15 yapının daha olabileceği yönünde. Böylelikle dikili taş sayısının 200’e ulaşacağını tahmin edilmekte.) Her yapı içinde yer alan dikili taşlar 2-3 metre yüksekliğinde ve ortalama 5 ila 15 ton ağırlığında. Bunların arasında 7 metre uzunluğunda, 3 metre genişliğinde ve tahmini ağırlığı 50 ton olan bir dikili taş bile mevcut.

Dikili taşlarla ilgili en dikkat çeken şeyse hemen hepsinin “T” harfi şeklinde olması. Bazı araştırmacılar, çatı desteği yüzünden dikili taşların bu şekilde inşa edildiğini iddia etseler de antropologlar ve arkeologlar bu fikre katılmazlar. Öne sürdükleri argümanlar, tapınağın misyonuna ve kabartmaların anlamına yöneliktir.

PEKİ BUNUN ANLAMI NEDİR?

Göbekli Tepe’deki yapıların, 5:3 şeklindeki oranlarıyla ve eliptik biçimleriyle ana rahmini ve rahimde plasentayla beslenen bir fetüsü andırdığı yönünde bir fikir vardır. Hatta Sümer dilinde plasentanın, kanın, ölümün ve direklerin dikildiği yerlerin de “uš” diye anılması bu fikri destekler nitelikte. Schmidt’se yapıların tanrısal bir yanı bulunduğunu, dikili taşların Tanrıları / ataları temsil ettiğini belirtir.

YENİ BİR ÇAĞIN DOĞUŞU

Göbekli Tepe’ye dair hepimizi şaşkınlık içinde bırakacak daha bir düzine mimari ayrıntı olsa da işin esas sorusu başka: Neden? Neden insanlar böyle bir şey inşa etme gereği duymuşlar ve bunu hangi koşullarda yaratmışlar?

M.Ö. 9500’ün hemen öncesinde dünya, Genç Dryas Buzul Çağı’nın (M.Ö 9600-9500) etkisindedir. Bu çağdaki insanlar avcı-toplayıcıdır. Genç Dryas’la beraber, özellikle Mezopotamya’da toplanabilir yiyecekler ve av hayvanları da ortadan kalkmaya başlar. Yaklaşık 1300 yıl sonra ısı yeniden yükseldiğinde süregiden hayatlarında bir değişiklik baş gösterir. Süregiden hayat? Avcı-toplayıcılar o vakte kadar, belirli göç yolları üzerinde ilerleyerek avlarının izini sürerler, küçük gruplar hâlinde yaşayarak hayatta kalmanın yollarını ararlar. Fakat sonra tam olarak açıklanamayan bir şekilde, faaliyetlerine son verip bir araya gelerek Göbekli Tepe’yi inşa etmeye koyulurlar.

Schmidt, yapının inşası esnasında en az 500 ila 1000 kişinin örgütlü hareket ettiklerini savunur ki daha çok insanın olduğu düşünülür. Bu durum sadece beraber hareket etmeyi değil, peşi sıra daha bir sürü etmeni de düşünmemize olanak tanır. İlk akla gelen şudur: Bunca insan nasıl beslenir ve nasıl barınır? Görevleri yüzünden göçerliği / yarı göçerliği bırakmaları gerekir çünkü ve beslenmeleri için de belli tohumları evcilleştirmek zorundadırlar. Schmidt’in, yerleşik hayata geçişteki (İlk şehir devlerini kastediliyor.) “Nuh Gemisi” benzetmesi böylelikle yerli yerine oturur. Diğer bir değişle Göbekli Tepe, kültürel bir ara form olarak algılanır.

Göbekli Tepe ve Tanrıların Doğuşu, Andrew Collins, Çev: Leyla Tonguç Basmacı, 520 syf., Alfa Basım Yayın, 2016.

MİTOLOJİLER 

Göbekli Tepe’nin neden inşa edildiğine dair bir sürü iddia mevcut olsa da hepsinin gelip toplandığı yer Tanrılara yakarış üzerine kurulu olması. Genç Dryas’ın getirdiği büyük zorlukların yeniden yaşanmaması için bir tür toplu ayin gibi yani. Gerek dikili taşlar gerek her bir yapı üzerine kazınan çeşitli simgeler de bu fikri destekler nitelikte. Yaban öküzü, ceylan, aslan, akrep, örümcek, karınca, flamingo, akbaba, kurt ve buna benzer pek çok hayvan yontma tekniğiyle günümüze dek gelmiş durumda. Bu hayvanların bir kısmı zaman içinde evcilleştirilmiş olsa bile, temsiliyetleri sevgi ve şefkat üzerine değil, korku ve endişeye yöneliktir.

Örneğin akbabalar. Dönem kültüründe insanın ruhunun başında olduğuna inanılırdı. Ölüleri de bir dikili taşın tepesine koyar, ardından akbabaların gelip etlerini yemesini beklerlerdi. Akbabaların sonsuz yolculukta, ölülere eşlik edeceğini düşünürlerdi. Tabii sadece ölüm için değil, doğum için de önemli bir hayvandı akbabalar. (D yapısında Kozmik Doğum Taşı’yla Akbaba Dikili Taşı yan yanadır.) Hatta Çatalhöyük’te sırtında bebek taşıyan bir akbaba formu mevcuttur. Tıpkı günümüze kadar uzanan, bebekleri, leyleklerin getirdiği fikri gibi.

Kurt figürü de benzer bir hikâyenin parçasıdır. Marvel filmlerinden çokça aşina olduğumuz düzenbaz Tanrı Loki’nin çocuğu Feris Kurdu olarak bilinen canavar (Ve onun da çocukları olan, güneşi yutan Sköll, ayı yutan Hati de dahil.) temsiliyetleriyle korkuyu arttıran ve yok oluşu anlatan figürlerin başında gelir. İgnatius Donnelly’yse güneşi, ayı, dünyayı yutma gibi durumları kuyruklu yıldızlara yorar. Migrand Yılanı da bu yok oluşun figürlerindendir.

“Fenris Kurdu yaklaşarak kocaman ağzını açar; alt çenesi yeryüzüne, üst çenesi gökyüzüne ulaşır ve yeri olsa ağzını daha da açacaktır. Gözlerinden ve burun deliklerinden alevler saçılır. Fenris Kurdu’nun yanına gelen Migrand Yılanı sel hâlinde, havaya ve sulara yayılan bir zehir kusar.”

Rasmun Byörn Anderson’un Norse Mythologyadlı eserinde geçen bu kısım, İskandinav Ragnarök Mitolojisi’nden bahsederken, Göbekli Tepe’deki hayvan yontmalarının temsiliyeti hakkında da fikir sahibi olmamıza olanak sağlar.

GÖBEKLİ TEPE’Yİ ANLAMAK

Göbekli Tepe’deki çalışmalar devam etse de hâlâ büyük gizemler ve keşfedilmeyi bekleyen yapılar mevcut; bilinmezlik sürüyor. Bilim insanlarının tartışmalarının takip edemesek de Göbekli Tepe üzerine yazılmış kitapları okumak, konuyla ilgili yeterli fikre sahip olmamıza yeter.

Göbekli Tepe’yi okumak, kültür ve uygarlık tarihimizin gelişimini anlamak için olmazsa olmaz bir dönemeç hâlini almış durumda. M.Ö. 9500 yılında başlayan yapı inşası, sadece tarihsel-antropolojik birtakım boşlukları doldurmakla yetinmiyor, aynı zamanda bir hikâye anlatıyor. Bu hikâyenin hakkını verebilirsek, inanç tarihinden de Marvel filmlerinden de daha fazla zevk alacağımız aşikâr.