Atilla Güney: Mücadele umudu ve zihni diri tutuyor

KHK'li akademisyen Atilla Güney'in "Sosyolojinin Marksist Reddiyesi" çalışması Yordam Kitap tarafından raflarda yerini aldı. "Akademiye mahkeme kararı ile girdim, KHK ile uzaklaştırıldım" diyen Güney ile "Sosyoloji'nin Marksist Reddiyesi"ni, bugünün sosyoloji anlayışını ve sosyal olanı konuştuk.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Atilla Güney KHK’li bir akademisyen. Mersin Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde profesörken, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza attığı gerekçesiyle akademiden atılan Güney’in şu günlerde Yordam Kitap etiketiyle bir kitabı yayımlandı: Sosyolojinin Marksist Reddiyesi.

Güney, bu kitabında gerek günümüz “modern” toplumunun, gerekse de akademinin liberal sosyoloji anlayışını tartışıyor, yargılıyor ve “ölüme” mahkum ediyor. Bilimsel bir yol ve öfkeli bir dille tartıştığı Weberci sosyoloji anlayışının, burjuva devletleri aracılığıyla her geçen gün yeniden üretildiğini iddia eden Güney, bu üretimin ortaya çıkardığı sonuçları Marksizm’i rehber edinerek tersyüz etmeye çalışıyor. Güney’le, bugünün sosyoloji anlayışını, onun bu koşullanışını nasıl tartıştığını ve genel itibariyle sosyal olanı konuştuk.

‘AKADEMİYE MAHKEME KARARI İLE GİRDİM, KHK İLE UZAKLAŞTIRILDIM’

Atilla Güney kimdir? KHK yüzünden akademideki görevinizden uzaklaşmak zorunda kalmanız yaşamınızı nasıl etkiledi?

Ankara’da doğdum ve yaşamımın çeyrek yüzyılı bu şehirde geçti. 1990 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldum. Yüksek Lisans ve Doktora derecelerimi de aynı üniversitenin Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’nda aldım. Beş yıl kadar özel sektör dahil farklı kamu kurumlarında çalıştıktan sonra, 1995 yılında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde asistanlık sınavına başvurdum; sınavı kazanmama rağmen rektörlük atamamı yapmadı. Rektörün, ‘hakkımda elinde kabarık bir dosya ve PKK/KCK/DHKPC ve benzeri örgütlerle bağlantımı gösteren bilgiler olduğunu bu nedenle ‘“benim gibilerin” akademide olmaması gerektiği’ni doğrudan yüzüme söylediği anı hiç unutmadım. İki yıllık bir dava sürecinden sonra 1997’de mahkeme kararı ile akademiye adım attım. Anlayacağınız, akademiye mahkeme kararı ile girdim, KHK ile uzaklaştırıldım.

İronik olacak belki ama akademiden uzaklaştırılmanın, maddi sıkıntıları bir yana bırakırsak, artıları eksilerinden fazla oldu diyebilirim. Ben taşranın güzelliklerine inananlardanım. İhraç sürecinden sonra gerek siyasal, gerek sendikal gerekse bireysel düzeyde dayanışma bağlamında muhteşem ilişkiler yaşadım. Diğer yandan, kitabımda da belirttiğim o akademisyen tipolojisinin merkezinde olduğu ilişkilerin dışına çıkmanın, düşünsel ve siyasal üretkenliği daha da artırdığını gözlemledim. Geçen üç yılda, bir çeviri kitabım yayınlandı; biri ülke içinde biri ülke dışında iki konferansa bildiri sundum; ve bir de Sosyolojinin Marksist Reddiyesi’ni yazdım. Akademide mesai eylerken Halkların Demokrasi Partisi üyesiydim ancak, fazla verimli olamıyordum. İhraç’tan sonra, HDP’de Parti Meclisi üyeliği, HDK’nin yerel ve merkezi meclislerinde farklı görevler aldım; 2018 genel seçimlerinde HDP’den Mersin 3. Sıra milletvekili adayı idim; bu süreçte hiçbir akademik edimin veremeyeceği muazzam siyasal deneyimler yaşadım, gözlemler yaptım. Sonrasında Mersin il örgütünün yönetiminde bir dönem çalıştım. Anlayacağınız, akademik ve siyasal anlamda benim için oldukça hareketli bir üç yıl oldu. Mücadele hem umudu hem de zihni diri tutuyormuş.

Çalışmanızın eziyetli ve can yakıcı bir sürecin sonunda ortaya çıktığını, kitabınızda eleştirdiğiniz sosyoloji müfredatından aynı zamanda bir akademisyen de olarak mustarip kaldığınızı söylüyorsunuz. Kendinize yabancılaşıp içinde bulunmak zorunda olduğunuz bu disiplini eleştirme fikri ne zaman hasıl oldu? Kitabı yazım sürecinizden bahseder misiniz?

Yüksek lisan tezim, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş süreci ile İttihat ve Terakki Partisi üzerine yapılmış çalışmaların analizi üzerineydi. İlk defa tezi yazarken, Türkiye toplumsal tarihçiliğinin kahir ekseriyetinin kitabımda eleştirdiğim genel sosyoloji anlayışının yöntembilimsel tahakkümü altında olduğunu fark ettim. Böyle bir çalışma yapma fikri o zaman doğdu diyebilirim. Bu fikri tez danışmanımla paylaştığımda, karşıma alacağım anlayışın ne denli güçlü olduğunu söyledikten sonra, böylesi bir entelektüel krallıkla savaşmanın bir tür Don Quijote etkisi yaratacağı konusunda beni uyarmıştı. O günden bu yana bu fikri canlı tuttum; kısa kısa notları bir kenarda bir gün yazıya dökme umuduyla biriktirdim. Türkiye’de akademi, üzerinizdeki siyasal/ideolojik baskıların yanı sıra, akademik kariyer basamaklarını tırmanırken kendinize oto-sansür de uyguladığınız tuhaf bir baskılama biçimini de bütün bilimsel üretim süreçlerine gömülü halde kalıcılaştıran bir yapıdır. Akademiden uzaklaştırılmam hem böylesi bir cesareti toparlamamı, hem bu baskıdan özgürleşmemi hem de eyleme geçmemi tetiklemiş oldu. Reddiye kitabının diline ve üslubuna da yansıyan hırçınlık, Marx’tan ödünç alacağım bir deyimle, akademik olarak zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan bir bilim insanının mücadelesinin somutlaşmış risalesidir.

Sosyolojinin Marksist Reddiyesi, Atilla Güney, 240 syf., Yordam Kitap, 2019.

Çalışmanızın amacını, işçi sınıfını eksen edinip tarihsel maddeciliği odağa almak yerine, “idealist-spekülatif bir kültürel değer anlayışını ana omurgası yapmış sosyoloji disiplinine ve onun Türkiye’deki tedarikçilerine kuramsal bir saldırı amaçlamak” olarak açıklıyorsunuz. Sizce, bahse konu olan bu grup, çalışmanızı okuyunca ne hissedecek? Üzerine alınacak mı?

Umarım yanılırım, ama gerek Reddiye’yi yazarken gerek sonrasında çalışmanın hedefindeki kütlenin kitaba karşı derin bir sessizlik ve kayıtsızlık içinde kalacağını düşünüyor(d)um. Doğrudur, saldırı bu bahse konu tedarikçileredir, ama mesajın hedef kitlesi başka yerde. Önsözde de vurguladığım gibi, kitabı yazarken, benim de tedrisatından zorunlu olarak geçtiğim bu sosyoloji anlayışının nasıl iliklerime kadar işlediğini her satırda ızdırap duyarak hissettim. Bu çok acı vericiydi ve yazarken en çok zorlayıcı olan, bu cendereden kurtulma mücadelesiydi. Bu memlekette kendisini sol/sosyalist ve özgürlükçü bir perspektif içinde konumlandıran akademi içi/dışı düşün insanlarının da büyük çoğunluğunun benim durumumda olduğu kuşku götürmez bir gerçeklik. Dolayısıyla birinci mesaj yoldaşlaradır! Bir epistemolojik/ontolojik konumlanış olarak tarihsel maddeciliği Weberci sosyolojinin ideolojik tahakkümünden kurtarmalıyız; bu salt bilimsel değil, aynı zamanda siyasal bir mücadeledir de. Diğer yandan, son zamanlarda Kürt özgürlük hareketinin siyasal stratejilerini kurgulayanlarda Marksizmin aşıldığı ve hatta miadını doldurduğuna ilişkin yaygın bir entelektüel anlayış hakim. Söz konusu yaklaşım aslında Marksizmi geçmişin reel sosyalizm deneyimleri ile özdeşleştirme yanılgısından kaynaklanıyor. Marksizm, daha açıkçası tarihsel/diyalektik maddecilik, tarihsel-toplumsal ilişkilerin altında yatan nedenleri kavramamıza yarayan bir bilimsel anlayıştır; o bize evvel emirden geleceğe dair bir siyasal proje önerme kaygısını öncelikli hedefi yapmaz. Tarihsel maddecilik aynı zaman bu gün Kürt özgürlük hareketinin motor gücü olan Kürt proletaryasının da bilimidir. Reddiye’nin ithaf edildiği ‘Türkiye işçi sınıfı’nı bu minval üzere anlamak gerek. Dolayısıyla ikinci mesaj düşünsel olarak hızla verili sosyo(ideo)lojinin mecrasına girmeye başlayan Kürt entelijansiyasınadır.

‘SOSYOLOJİNİN ÖZÜNDE TOPLUMSAL DÜZEN VE İKTİDAR SAPLANTISI İÇKİNDİR’

Çalışmanızda, 20. yüzyılın genel olarak saygı gören sosyolog tipinin, sürekli bir cemaate ait olmaya meyilli, inceleme nesnesine dair üst perdeden dem vuran ve sınıfsal ilişkilere her zaman mesafeli bir aristokrat olduğunu söylüyoruz. Sosyolojinin, gerek geçtiğimiz yüzyıl, gerekse de günümüzde bir burjuva bilimi olduğunu nesnel olarak nasıl açıklarsınız?

Sosyoloji, bilimsel bir disiplin olarak 19. yüzyıl sınıf savaşımları koşularında, muhafazakar bir burjuva bilimi olarak icat edildi. Sosyolojinin bu sınıfsal karakteri, kurucu babalarının insan emeğinin hiçbir şekilde değer yaratmadığını ispata, insanın maddi emeğinin ürünü olan değerin yerine bireyin (failin) içinde kendi eylemlerine anlam verdiği tinsel/kültürel anlamı ikame etmeye yöneltti. Bu anlayış, sonrasında o kadar ileri götürüldü ki, en radikal biçimiyle toplumsal bir kategori olarak sınıfların reddine, en olumlu haliyle de bir statü mertebesi olarak ele alınmasına yol açtı. Sınıf savaşımları bir kere yok sayıldıktan sonra, siyasal mücadeleleri açıklayacak nedensellik ilişkisi olarak gelenek, kültür ve din hem toplumsal düzen sağlayıcı ethos olarak hem de verili bütün toplumsal çatışmaların kaynağı olan pathos olarak icat edildi. Sosyolojinin özünde toplumsal düzen ve iktidar saplantısı içkindir. Sınıf mücadelelerine karşı tarihin motoru olarak seçkinler ve seçkinler arası rekabet, sınıf çatışmaları yerine merkez-çevre gibi yapısal ikilikler, maddi üretim ilişkilerine karşı, düşünce-tin ve kültürün tarihsel/toplumsal belirleyiciliği üzerinden tasarımlandı bu disiplin. Bu haliyle de burjuvazinin, siyasal, toplumsal ve ideolojik iktidarının yeniden üretimine payanda bir bilim görünümüne kavuştu.

Kitabınız, odağa aldığı sosyolojiyi –bir süredir- burjuva bilimi olmakla suçluyor. Fakat akademik bir birim olarak felsefe, fen, sanat, tarih, edebiyat gibi disiplinlerin de bugün devrimci olduğunu söylemek mümkün değil. Bu durum akademinin varoluşuna ters değil mi? Akademiyi, toplumsal bağlamda nasıl yorumlarsınız?

Aslında ters değil. Sosyolojinin “modern” bir bilim olarak kurgulanışı ile akademinin kurumsallaşması, hem bu burjuva bilimin gereklerine, hem burjuvazinin gereksinimlerine uygun akademisyen tipolojisinin yetiştirilmesi için yapılandırılışı birlikte ilerleyen bir süreç olmuştur. Sosyolojinin kendi içinde, sanayi sosyolojisi, siyaset sosyolojisi, aile sosyolojisi, tarihsel sosyoloji gibi alt disiplinlere ayrılıp hiyerarşikleşmesi ile akademinin kariyer basamaklarının buna göre düzenlenmesi ve sermayenin ihtiyaç duyduğu uzman tipinin yetiştirilmesi arasında nesnel bağlantılar olduğu kuşku götürmez. Reddiye’de eleştirilen biçimiyle verili sosyoloji, akademinin soğuk duvarları arasında yürütülen bir tartışmanın ötesine geçip, gündelik siyaset üzerine değerlendirmede bulunan insanların düşünce kalıbını, analiz biçimini ve kavramsal alet çantasını da biçimlendiren bir mantık ve bu haliyle bilimsel bir konumlanışın ötesine geçip ideolojik biçime büründü. Ve bu akademi içinde üretilen sosyoloji sayesinde başarıldı. Bu nedenle tıpkı felsefe gibi sosyolojinin de aşılması gerekiyor. Bu aşma mücadelesinin birincil zemini akademiler olmakla birlikte, sosyolojinin hedefindeki işçi sınıfı ile kendisi için araştırma nesnesine dönüştürdüğü diğer mağdur ve madun (kadınlar, cinsel kimlikler, inançsal ve etnik aidiyet biçimleri) kesimler ile topyekûn bir toplumsal birliktelik kurmak zorundayız. Bunun içi önümüzde sosyolojik imgeleme ve düşünüşe alternatif, devasa bir tarihsel maddeci bilim anlayışı bulunuyor.

‘GELENEK, SİYASET SOSYOLOJİSİ VE TARİHSEL SOSYOLOJİ ÜZERİNDEN SİYASİ GELENEĞE DÖNÜŞTÜ’

Çalışmanızda, “liberal” sosyolojiyi açıklarken, liberalizmi, “daha çok bir siyaset yapma pratiği, geleneğin içine gömülü bir şeyler yapma yordamı” olarak niteliyorsunuz. Peki, ideoloji bunun neresinde?

İdeoloji tam bu geleneğin içine gömülü. Gelenek sosyolojinin baş tacı kavramıdır. Liberal düşünürler siyaseti, geçmiş deneyimlerle insani bedenlere ve toplumsal bünyeye işlenmiş bulunan gelenek icabı düşünme ve eyleme üzerinden tanımlarlar. Bir başka deyişle gelenek, pratik siyaset yapma tarzının üzerinde yükseldiği ethos’tur. Sınıf ve sınıf ilişkileri yerine ikame edilen seçkinler, gelenek üzerinden şekillendirilmiş siyasetin sosyolojik faili, rol yürütücüsüdürler. Böylece rasyonel tercih kuramının bireyi, hesap yapmaya gerek duymadan eylemini gerekçelendirecek dayanakları bulur gelenek içerisinde. Toplumsal dünyadaki tahakküm ilişkileri içerisinde muktedir olmanın, zihinsel yapıların düzenlenip yönetilmesinin gelenekte yattığını keşfeden muhafazakar-liberal ideologlara destek veren sosyologlar, geleneği sosyolojik olarak yeniden icat ederek, siyasal geleneği/devlet geleneğini toplumsal bünyeye dahil ettiler; onu toplumsal düzenin ve siyasal alanın kurcusu ve dolayısıyla eyleme ilkesi haline getirdiler. Gelenek, siyaset sosyolojisi ve tarihsel sosyoloji üzerinden siyasi geleneğe dönüştü. Böylece bir siyasi eyleme girişebilmek için uzun bir kullanım deneyimiyle, bazen metodik bir eğilimle ona alışmış olmak, topluma içselleşmiş bir kullanım kılavuzu gibi devlette saklı bulunan amaçları ( devlet geleneği, devleti kurtarmak, devletin bekasını korumak) seçkinlerin kendi amaçları gibi benimseyip içselleştirdikleri yordam olarak revize edildi gelenek. Sosyoloji gelenek nosyonu üzerinden bütün toplumsal siyasal mücadeleleri hem tarih dışına iter hem de birer patoloji (düzeltilip toplumun dengesinin sağlanması gerekir) olarak görürken, insanlar arası ilişkileri kerameti kendinden menkul düşünsel/tinsel yapılara havale ederek bütün maddi dayanaklarından koparır. Bu edimin kendisi son derece ideolojiktir.

Çalışmanızın dili, kitabın ana fikriyle de uyuşur bir biçimde, öfkeli… Kitabınızın sözüyle birlikte de düşünürsek, gerek kişisel, gerekse de sosyal olarak öfkelenmenizin sebeplerini nasıl açıklarsınız?

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzaladığımızın ilk günleriydi. İmzacı arkadaşlarla ne yapacağımıza, ne tür tutum alacağımıza ilişkin yoğun tartışmalar yürütürken bir meslektaşım bana, “ben senin gibi siyasi değilim ki, ben bilim insanıyım” demişti. Önerdiğim mücadele eylem biçimleri fazlasıyla radikal gelmişti anlaşılan. Bilim insanı denilen büyük oranda modern dünyanın ürünü olan yaratı tam da Reddiye’de eleştirdiğim sosyolojinin ürünüdür. O pratik siyasete ve dolaylı olarak sınıf mücadelelerine mesafeli, sınıfı en fazla bir inceleme nesnesi olarak gören bir aristokrattık. Aristokratik duruş, kapitalizmin devleti gibi, ona sınıf mücadeleleri karşısında tarafsız ve sınıflar üstü bir konum bahşedip ihtiyaç duyduğu kuramsal huzuru sağlarken, pratikte küçük burjuva niteliği sınıf ilişkilerini saldırgan biçimde yok saymaya iter. Bu tipoloji diyalektik olarak sosyolojinin ürünüdür ve o sosyolojiyi yeniden üretir, sosyoloji tarafından yeniden üretilir. Bu bağlamda akademi her zaman siyasaldır ve siyasal mücadelenin düşünsel/ideolojik düzeyde verildiği alanlardır. Hal böyle olunca, bir burjuva bilimi olarak sosyolojinin objektiflik, nesnellik ve nezaket jargonunu bir kenara itmek gerekti. Zira ortada biteviye devam eden bir sömürü ilişkisi varsa, tarafsız ve objektif bilim naraları atmanın ne anlamı olabilir ki.

REDDİYE, BİR EPİSTEMOLOJİK GERİLİM HİKAYESİDİR’

Bugün, liberal sosyolojinin, insanı tarihsel üretim koşullarından soyutlayarak din ve kültür üzerinden analiz ettiğini söylüyorsunuz. Bahsettiğiniz grup, ekonomik krizin ayyuka çıktığı, geçim sıkıntısının süreklileştiği günümüzde, kitlelerin sessizliğini nasıl yorumluyorsunuz? Veyahut tersini düşünürsek, siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Reddiye’nin ön sözünde de belirttiğim gibi, biz en çok geleceğe ilişkin sosyalizm inancının yokluğu yıkıyor. Bir sömürü düzeneği olarak kapitalizmin yıkılabileceğine dair inançsızlık, piyasanın gündelik yaşantımızın her ayrıntısına, düşüncelerimize, yaşamı algılayışımıza ve eylemlerimize sinmesinin yarattığı umutsuzluk halini boca ediyor. Kuşkusuz bu inancın oluşumunda, toplumsal tarihimize salt düşünceler ve ideal kurgular üzerinden yaklaşan, insani eylemi, sınıfsal mücadeleleri görmezden gelen, yok sayan bu sosyolojik düşünmenin etkisi inkar edilemez. Geçmiş yaşamın tamamını ve şimdiyi, düşüncelerin ve onların taşıyıcısı bir avuç seçkinin yönlendirdiği lafzı üzerinden kurgulayan bu sosyoloji anlayışı, sadece güncel siyasi gelişmeleri anlama mantığı üzerinde nefes almayı zorlaştıran bir tahakküm kurmakla kalmadı, mücadele yollarını da tıkadı. Reddiye bir epistemolojik gerilim hikayesidir ve onun gayrı-nizami dili umuda metodolojik düzlemde bir çağrıdır. Zira sorunu ortaya koyuş biçimimiz, mücadele biçimlerini ve sorunun çözüm yollarını da bağrında taşır.

Hazırladığınız yeni bir çalışma var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Şimdilerde Mersin’de küçük bir kafe açtım, birkaç aydır bu işle meşgulüm. İlk başlarda, muzdarip olduğum entelektüel tartışmalardan uzak duracağım bir sığınak gibi tasarlamıştım bu mekanı. Ama hem eski hem yeni öğrencilerim ve kentteki akademi dışından dostlarım bu direncimi kırdılar. Gün içinde hoş muhabbetlerin yaşandığı sıcak bir ortama dönüştü; bu en azından benim ticari yeteneksizliğimi ve beceriksizliğimi kapatıyor. Aktif siyasetten elimden geldiğince uzak durmamaya da çalışıyorum bir yandan. Şu sıralar, tarih metodolojisi üzerine bir kitap çeviriyorum. Yayınevine söz verdiğim sürede bitirebilirsem 2020 ortalarında basılacak. Bunun dışında planını çıkardığım yeni bir kitabın da kısa kısa notlarını çıkarıp, ağırdan okumalarını yapmaya çalışıyorum. Reddiye’nin son bölümünde kısaca değinilen tarihsel maddeci diyalektik bakış açısının daha da açımlanacağı ve alternatif bir siyasal metodoloji önermek bu çalışmanın temel amacı. Bir başka deyişle, bunca saldırıdan ve eleştiriden sonra benim ne düşündüğümü söyleyeceğim bir çalışma olacak.


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.